Son Eklenen Yazılar

Dertli Dünyanın İdeolojisiz İnsanı

tolga_bagci

Aslına bakılırsa, kullanıla kullanıla çok yıpranmış şu “ideoloji” sözcüğünü doğru anlayabilmek için, en iyisi onun kökenine sadık kalmaktır: İdea ile ilgili olana “ideolojik” denir. (Alain Badiou) [1]

Farklı noktalardaki lokal çalkalanmaların evrensel bir huzursuzluk denklemine iştirak ettiği vakitleri tecrübe ediyoruz. Ortadoğu’da yoğunlaşmış despotizm, onunla koşut giden toplumsal yozlaşma ve etnik-mezhepçi savaşlar, etki çemberini her gün büyüten köktenci terör, Batı’da yükselen aşırı sağ, kapitalizmin bir türlü refaha erdiremediği emekçiler ve yoksul kitleler… Bütün bu sorunların giderek karmaşık ve entegre bir hâle evrildiği günlerde, karanlıktan kaçan insan için, insanlıkla ilgili yine karanlık bir kuşkuculuğa dalıp gitmek çekici gelebilir. Bu süreçte, egemen düzen, her toprağın koşullarına uygun depolitizasyon reflekslerini icra ederken, tarih felsefesinden kopuk postmodern zihniyet de endişe ve korku iklimindeki toplumsal hâlet-i ruhiyeyi ‘akla güvensizlik’ ilkesiyle daha da karartıyor.… Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Eğitim Sistemi Üzerine 2/4: Ne yaptık?

karikatür

Eğitim sistemimizi değerlendirdiğim yazı dizisinin ilk bölümünde malumu bir kere daha dile getirmiştim: Eğitim cephesinde işler yolunda gitmiyor. Peki, bu kötü gidişatın sebebi ne? Çocuklarımız diğer ülkelerdeki akranlarına kıyasla aynı soruların neden daha azını doğru cevaplayabiliyor? İşverenlerimiz eğitim sistemimizi neden pek de kaliteli bulmuyor? Aslında eğitim açısından kronik sorunlarımız var ve her derdin devası (?) ikinci nesil reformlarla gelişme sağlanması gereken alanlardan biri de eğitim. Bu nedenle bu başarısızlığın nedenlerini oldukça geriye gidip tartışmak yerine, ülkemizin bir başarı hikayesi olarak öne sürülen 2002 sonrası dönemde neler yapıldığını tartışacağım.

1. Hayaller Singapur, Gerçekler Trinidad ve Tobago
Çok basit bir ifadeyle çocuklarımızı öğretmenleriyle etkileşime geçip bilgi/beceri birikimlerini artırmaları ve toplumca uygun kabul edilen davranış kalıplarını edinmeleri maksadıyla okula gönderiyoruz. İkinci kısmının tartışmaya açık olduğunu düşündüğüm bu basit ifade bana Hababam Sınıfı Tatilde adlı filmde geçen “Okul her yerdir.… Yazının Devamını Oku

Anne Ben Muhafazakar Oldum

fv_12may2017

Üç çeşit sermaye var: İlki beşeri sermaye. Kişinin bilgi, beceri kazanmak için yaptığı eğitim harcamaları. İkincisi fiziki sermaye. Cebinizdeki para, sahibi olduğunuz ev, kolunuzdaki bilezik. Üçüncüsü de sosyal sermaye. Judson Hanifan 1917’de kullanmış bu terimi ilk kez. Popülerleşmesi James Coleman ile oluyor. Tanımını da John Field’dan alalım: “Gerçekte veya uygulanmada karşılıklı tanışıklık ve tanımaya dayalı olarak az ya da çok kurumsallaşmış, uzun ömürlü iletişim ağına sahip olması nedeniyle, bir bireyin veya bir grubun haklı olarak hissesine düşen kaynakların bir toplamı”(1). Yani kolunuzdaki saatten, kiminle sevgili olduğunuza; üzerinizdeki kıyafetten, nasıl bir bıyık bıraktığınıza kadar pek çok şey bu sermayenin ürünleri. İddia şu: “Kişiler arasında örgütlenme ve birbirlerine duydukları güven ile o toplumun zenginliği arasında pozitif bir korelasyon vardır“(2).… Yazının Devamını Oku

Homo Agent Tür, Praksiyoloji, Bolluk ve Kıtlık Dünyası

serkan_kiremit_yazi_19nisan2017

“Kapitalizm, ölüm fermanı ceplerinde olan
hâkimlerin önünde yargılanır. Hâkimler, çok iyi savunma yapmış
kapitalizmin galibiyetini karara bağlamak yerine,
Hakimler, tekrar savunmada kalarak başka iddianamelerle
karşısına çıkarak kapitalizmi idama götürüyorlardı.”
Josh Scumpeter, ‘Capitalism,Socialism and Democracy’, s.144.

SSCB kurulduğunda komünist teorisyenler amaçlarını gerçekleştirirken sözde ufak ama pratikte büyük bir problemle karşılaştılar. Soruları üç örnekliydi. Birincisi eşit işe eşit maaş iken eşit olmayan işlere nasıl aynı maaşı vereceğiz. İkincisi çöpleri kim toplayacak? Ve sonuncusu bayramlarda bazı kişiler tatil yaparken bazı kişiler nasıl çalışacak? (Yani onlara garsonluk kim yapacak gibi…) Bütün problemler komünist toplumun vaadi olarak “mutlak sosyal ve iktisadi eşitliğin” psikolojik ve ekonomik bozukluğunu ifade ediyordu.

Özetle SSCB genelde sosyalist toplumlar en büyük vaatleri olan eşitliği gerçekleştiremediler. 20 yıl sonra amaçlarını pratik olarak genel refah üzerine kaydırdılar.… Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Eğitim Sistemi Üzerine – 1/4: Ne durumdayız?

karikatür_1

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve beceri kazanımlarını değerlendirdiği araştırma projesi olan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PISA) 2015 yılı sonuçlarını 6 Aralık 2016’da açıkladı. Türkiye’nin okuma, fen bilimleri ve matematik alanlarında 2012 sonuçlarına kıyasla hem ortalama puan hem de sıralama açısından gerilemesi ülkedeki eğitim sistemi sorunlarını bir anda gündeme taşıdı. Aslında PISA’daki başarısızlık, sistemden duyulan genel memnuniyetsizliğin dışavurumunu sağlayan bir tetikleyici olarak değerlendirilebilir. Çünkü PISA başarısızlığının temellerini oluşturan eğitim alanındaki zayıflıklarımız da son birkaç yıldır daha kısık sesle ve daha düşük frekansla dile getiriliyordu. Özellikle liselere geçiş sınavlarındaki alışkanlık haline geldiği düşünülebilecek değişim yapma eğilimi, üniversite mezunu işsiz oranının görece yüksek olması, lise türlerine ve illere göre LYS başarısı uçurumları gibi sorunlar, sayılabilecek onlarcası arasından benim ilk aklıma gelenler.… Yazının Devamını Oku

Ölümden Önce Hayat Var mı? Zamanı ve Güzelliği Anlama Çabaları

Dali

Hayatta hiçbir şey sabit kalmaz. Her şey değişir. Ve bu basit gerçek bizlere -genelde- korkunç gelir. Günler gelip geçerken her şeyin değişiyor oluşuna isyan eder, kalıcı bir şeylere tutunmaya çalışırız. Akan hayatla uyuşmayan “sabit” gerçeklikler yaratır, sonra da onlara sıkı sıkı yapışırız. Peki, tersi mümkün değil midir? Yani, hayatın değişimleri ve akış ile dost olmak mümkün değil midir?

Yaşadığımız çağın aurası sahiplenmenin, ele geçirmenin, kârın, elde etmenin doğru olduğunu söylüyor olabilir; fakat hayatın gerçekliği basittir: “Hiçbir şeyi tutamazsın/sahip olamazsın.” Vakit, kesinlikle nakit değildir. İstediğiniz parayı verin, geçen zamanı geri getiremezsiniz. Dolayısıyla gerçekliği olan -her ne kadar uçucu da olsa- değişim ve akış iken, nakit sadece bir inançtır (Bir şeylere sahip olunabileceği inancı). Bu inanç hem hırsın ve bencilliğin kaynağıdır hem de hırs ve bencillik yaratır.… Yazının Devamını Oku

Revizyon da Bizi Görecek mi?

ilk_görsel

Hüseyin Ekrem Cunedioğlu ve Mustafa Eray Yücel*

Bir pırlantayı cut (kesim), carat (karat, kırat, büyüklük), clarity (berraklık, lekesizlik) ve co-lor (renk) olmak üzere dört C ile kimliklendirebilirsiniz. Bir istatistik daha fazlasını istiyor. Tam beş C’si var. Condensed (yoğunlaştırılmış) olmalı, contextualized (bağlamsallaştırılmış) olmalı, calculated (hesaplanmış) olmalı, categorized (tasnif edilmiş) olmalı ve corrected (düzel-tilmiş) olmalı. Hakikaten ciddi iş. Burada önce iki ayrı William’dan söz etmek lazım.

Rivayet o ki, 1066’dan sonraki yıllarda Normanların İngiltere’deki zaferini müteakip, İngil-tere Kralı 1. William kendisine tabi toprak sahiplerinden mülkiyetlerindeki arazilerin ve diğer varlıkların bir dökümünü istiyor. İş bununla kalmıyor, toprak sahiplerinin Kralın önünde ant içmeleri de gerekiyor. Sayım (census) süreci vergi denetiminin sınırlarını aşıp siyasi gücün bir yansıması olarak işte karşımızda ve açıkçası bununla pek sorunumuz yok.… Yazının Devamını Oku

Sözleşmeli Okullar: Nedir, Ne Değildir?

fullscreen-capture-11212011-42450-pm-bmp

Sevgili iktisadiyat.com takipçileri; yeni bir yazıyla, genişlemiş iktisadiyat.com ailesiyle tekrar birlikteyiz. Laf aramızda, ailenin genişlemesinin beni mutlu etmesinin en büyük sebebi yazı sırasının daha nadiren geliyor olması, keh keh. Gelgelelim vazifeden kaçış yok, yol belli. Eğip başımızı usul usul yürüyeceğiz şimdi. İşin şakası bir yana, zaten nadiren bana gelen yazı sırasını aslına bakarsanız iple çekiyorum, zira bu yazılar bana da üzerine yazdığım hususlardaki düşüncelerimi düzene koyma şansı tanıyor. İşbu yazıyı da aynı maksatla kullanarak eğitim politikası üzerine birtakım kıtıpiyoz tespitlerde bulunmak niyetindeyim.

Tabii “eğitim politikası” dediğimiz fazlasıyla geniş bir kavram: PISA sonuçlarından tutun da “Finlandiya müfredat denen şeyi kaldırmış ağbi”ye kadar uzanan bir spektrumdan bahsediyoruz. Bense tabii bu spektrumun anca ufak bir kısmı hakkında ahkâm kesecek cesareti kendimde bulacağım. O da bilhassa Amerika Birleşik Devletleri’nde son yıllarda sıkça tartışılan bir eğitim inovasyonu olan “Sözleşmeli Okul” denen naneler hakkında olacak.* Bu konuya eğilmek istememin bir numaralı sebebi ise, söz konusu tartışmanın aslında sadece Amerika Birleşik Devletleri’nin değil, dünyadaki pek çok ülkenin eğitim politikası hususundaki endişelerini ortaya döken bir tartışma zemini sahibi olduğunu düşünmem.… Yazının Devamını Oku

Küresel Ekonomiye Bir Vitamin Takviyesi Olarak Küresel Ticaretin Kolaylaştırılması

ilk-gorsel

Küresel ekonomileri geçmişten bu yana incelendiğinde, ekonomik büyüme ve refah artışının –şüphesiz bazı hususlarda şerh koymak kaydıyla– uluslararası ticaretin daha kolay yapıldığı dönemlere rastladığı rahatlıkla gözlemlenebilmektedir. Kolay ticaret dendiğinde gümrük kapılarının sonuna kadar açıldığı, emniyet ve güvenlik kaygılarının bir tarafa bırakıldığı ütopik bir dünyadan bahsetmiyoruz tabi ki. Özellikle son 200 yıllık dünya ekonomisine bir göz attığımızda; ülkelerin sadece kendileri için en iyi olacağını düşündüğü korumacı politikaları yoğun bir şekilde uyguladıkları dönemlerin uzamasının, aslında bu politikaların kısa vadede uluslararası ticaret ve refah artışı için, uzun vadede ise kendi ekonomileri için pek de fayda getiren bir husus olmadığı karşımıza çıkıyor.

Adam Smith Mutlak Üstünlükler Teorisi’nde dış ticaretin ihracat ve ithalat bileşenlerinin her ikisiyle beraber ülke refahını artıran bir husus olduğunun altını çizmiştir. Serbest ticaretin doğduğu topraklar olarak kabul edilebilen İngiltere’de Smith’in de dâhil olduğu liberal akım dış ticaretin zenginlik ve refah için kilidi açan bir anahtar rolüne sahip olduğunu ifade ederken, İngiltere’de dahi zaman zaman kendisini farklı perspektifler ile gösteren korumacı politikalar yerel dinamiklerde sanayiyi koruma görevini üstlense de küresel dinamizmi sekteye uğrattığı da göz ardı edilemez.… Yazının Devamını Oku

Platon-Lenin-Badiou Üçgeni’nde Hakikat-Komün Bağıntısı Üzerine

gorsel

Politika olarak adlandırılan faaliyetin, salt dışsal yöneten-yönetilen ilişkisiyle sınırlı olduğu ön kabulü, günümüzde giderek belirginleşen ontolojik bir sorun halini aldı. Homo politicus’un bu incitici sınırlandırmayı aşıp, Özne bilincine erişmesi için “hakikat prosedürleri”yle felsefi teması zorunlu. Bu bağlamda Komün, Özgürlük İdeası’nın son erek olduğu düzlemde, toplumsal özdeğerlerin sınır tanımaz açınımına olanak veren mekansal-zamansal (tarihsel) zemin olarak irdelenmeyi hak ediyor. Komün’e ait olarak serimlenen pre-politik hak ve adalet kavramlarının özsel kaynağını ise – Alain Badiou’nun haklı olarak bizi götürdüğü yerde – Antik Yunan’ın İdealar Dünyası’nda bulmamız rastlantısal değil. Ve belki de bu Platonik yolculukta daha ileri gidecek olursak, Alman İdealizmi’yle yeniden bir başlangıç yapılabileceğine inanmamız bir tuhaflık teşkil etmiyor aslında. Slavoj Žižek’in “Bugün hâlâ Hegelci olmak mümkün mü?” sorusuna verilecek “evet, ama komünist bir Hegelci” yanıtı absürt karşılanmamalı.… Yazının Devamını Oku