Ortaya Karışık Kuantum

20. yüzyılın başında Alman fizikçi Max Planck’ın, klasik fiziğin büyük çıkmazlarından karacisim ışımasına çözüm bulma yolunda öne sürdüğü devrimci fikirle doğan kuantum fiziği, 1920’lerin dahi fizikçilerinin elinde güçlü teorik temellerini kazandıktan sonra, günümüze kadar birçok deneysel testi başarıyla geçti. Ne kadar garip, anlaşılması zor, klasik mantığımıza uymayan tarafları olsa da, atomların, parçacıkların, yani en “temel” olanın dünyası bu yasalarla işliyordu. Dahi Einstein bile kabullenmek istemediği bu kuram karşısında çaresiz kalmıştı. Buraya kadar herşey güzel, hoş da , günümüze geldiğimizde kuantum fiziğinin ne yazık ki bilgi eksikliğinden ya da bilinçli olarak yanlış anlamalara yol açacak şekilde yorumlanması, mistik boyutlara çekilip, özünün “çorba” edilmesi ve birtakım düşünce modellerine adını vermesiyle birlikte “bilimötesi bir bulamaça” çevrildiğini söylemek yanlış olmaz kanımca. Bununla birlikte, klasik fizik devrinin, dolayısıyla klasik düşünce sisteminin  sonunun geldiği ve hayattaki çıkmazlara artık kuantum yöntemleriyle son vereceğimiz yönündeki iddialı yorumların cirit attığı bu ortamda , neyin ne olduğuna dair iki kelam etmekte fayda olur, diye düşünüyorum.

Birinci nokta şu; çok yaygın olan “ Zaten bu klasik fiziğin sonu geldi, klasik mantık çöktü- hayata kuantumla bak, yeni şeyler keşfet!” söyleminin eksik ve yüzeysel bir bakış açısının ürünü olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, kuantum fiziği klasik fiziğin çuvalladığı noktalara ilaç gibi gelmekle kalmayıp, aslında hepimizi oluşturan atomların, elektronların ve diğer temel parçacıkların fiziğini açıklamaya çalışan sağlam bir kuram olarak da literatürde yerini aldı. Fakat kuantum fiziğine temel olan garip-uçuk yasalar(belirsizlik ilkesi, dalga özelliği-olasılıklar, gözlemcinin etkisi vb) birtakım özel koşullar haricinde yalnızca mikroskopik boyutlarda, yani küçüğün dünyasında geçerliliğini koruyabiliyor. Sistemin kuantum sayısı ve boyutları büyüdüğünde, ki şuan bulunduğumuz makroskopik dünya buna bir örnektir, o zaman kuantum fiziğinin bu garip yasalarını göremiyoruz. Bundaki en temel sebeplerden biri de sistemin boyutu büyüdükçe dalgaların koherent(uyumlu) girişim özelliklerini kaybetmeleri. Lafın kısası, Newton’un deterministik kuvvet yasaları, bulunduğumuz dünyadaki nesnelerin-büyük moleküllerden roketlere kadar- hareketlerini açıklamakta hala başarılı. Dolayısıyla, klasik fizik dünyasında klasik mantığımıza ters olaylarla karşılaşmıyoruz.

Gelelim diğer bir noktaya;  daha çok kuantum fiziğinin, bilim ve teknolojinin gelişimine getireceği katkıları ve felsefenin temellerine yönelteceği devrimci bakışı düşünedururken, hayretle izlediğim ve son derece hızlı sistematize olan Kuantum Düşünce Modelleri… Korkarım bu modellerin kuantum fiziğiyle tek gerçek bağı yedi harfli “kuantum” sözcüğünden ibaret ; kuantum fiziğindeki yasaların garipliğinden esinlenme yoluyla “bilimsel süsü” verilmiş, sonra da mistik boyuta taşınıvermişler. Hayatınıza anlam vermekten tutun etrafınızdaki ” fizik dışı-insan temelli” sistemleri açıklamak adına öne sürülen bu teknikler , laf hokkabazlığının ötesine geçmeyen boyutlardadır ve kolaylıkla “ev yapımı” formatına sokulabilirler. Nasıl bu modelciler belirsizlik ilkesinden “hayatta herşey mümkündür “ mottosunu çıkartabiliyorsa, ya da kuantum dolanıklık özelliğinden feyz alıp “bütün atomlar birdir, yoksa hepimiz kardeş miyiz?” diyebiliyorsa, benim tavsiyem siz de alın elinize bir fizik kitabı, kuantuma da gerek yok, başka bir konuda birkaç temel kuralı anlayıverin, bakın neler çıkartırsınız hayata dair… İnsanın istedikten sonra yapamayacağı şey var mı?

Açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer sorun da özellikle düşüncelerimizde, aldığımız kararlarda kuantum yasalarının ne kadar etkili olacağı. Kuantum fiziğinin bunda belirleyiciliğini iddia etmek için, şöyle yüzbin kere düşünmekte fayda var.Daha önce de belirttiğim gibi bazı özel durumlar dışında kuantum etkilerini klasik hayatta, makroskopik boyutlarda görmek neredeyse imkansız. Örneğin birtakım kuantum etkileri binbir zahmetle son derece gelişmiş labaratuvarlarda gözlenebiliyor ancak. Ve fizik dünyasında ciddi derecede kabul gören görüşe bakarsak; sinir sisteminin temel taşları nöronlar, kuantum etkilerinin geçerliliğini yitirdiği, dalgaların koherent özelliklerini kaybettikleri makroskopik ortamlar olarak görülüyor.Yani aldığımız kararlarda ve düşünce sistemimizde kuantum fiziğinin rol alma ihtimali çok düşük gözüküyor [1]. Yine de bilimsel düşüncede kapılar sonuna kadar kapanmaz tabii; buna inanan bilim adamları yok değil ama bu teoriler emekleme aşamasında ve henüz deneysel desteği yok. Kesin olan şu ki; bunlar çıkıp da “Açılın, Kuantum Baba geldi, dertler bitti” demekle hallolacak işler değil.

Peki özellikle iktisat gibi alanlarda duymaya başladığımız “kuantum yaklaşımları” ? Bunun yaratabileceği kavramsal kargaşa için ayrı bir yazı gerekir, ama bu yaklaşımlarda “kuantum” sözcüğü kullanılarak girişilen aslında bir orjinallik arayışı . Kafa karıştırıcı nokta da kuramlarda adı geçen prensiplerin sanki sadece kuantum mekaniğiyle düşünülmesi mümkün olan yollar gibi lanse edilmesi. Mesela ekonomideki ani gelişmeleri tanımlamak için mutlaka “kuantum sıçraması” kelimesini mi kullanmamız gerekir? Kısacası “kuantum” kelimesini başa getirince bir görüşün radikalliğini mi vurgulamış oluyoruz? Böylece eski düşünce biçimlerinden kurtuluşun bir simgesi oluyor sanıyorum kuantum. Dolayısıyla bu yaklaşımların da paketleniş biçimine eleştirel bakmakta fayda olacağını düşünüyorum.

Neticede, yüzeysellikten ve basite indirgemekten kaçınmak, elmayla armutu ayırabilmek gerek bu durumlarda. Kuantum kuramının düşünce modellerinden çok, halihazırda teknolojiye getirmiş olduğu (özellikle optik ve elektronikte) ya da getireceği yeniliklere(kuantum bilgisayarlar, kuantum şifreleme vb), evrenin temel kurallarını anlamakta açacağı ufuklara ve özellikle epistemolojik bağlamda felsefeye getireceği  yeni anlayışa vurgu yapmak, kuantumun doğru algılanışı anlamında da daha yerinde olacaktır.

Tolga Bagci

[1] Price, Michael Clive. http://www.hedweb.com/manworld.htm#free-will

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.