KUANTUM MEKANİĞİ VE MARKSİST MATERYALİZM ÜZERİNE

Karl Marx ve Friedrich Engels’in materyalizmine(maddecilik) zemin oluşturan anlayışın kökeni kuşkusuz Antik Yunan’da yatar. Demokritos’un maddeci- atomcu felsefesi ve Heraklitus’un sürekli değişim, karşıtların birlikteliği ve hareketi doğurması fikirleri, 17.yüzyılın Newton mekaniğiyle ve ardından gelen bilimsel gelişmelerle birlikte, Marx ve Engels’in diyalektik materyalizminde sistematik bir bütünlük içinde şekillenir. Materyalist felsefeye göre, madde düşünceden bağımsız bir gerçeklik olarak vardır; düşünce, nesnelerin algı mekanizmalarıyla etkileşiminden doğan bir üründen başka bir şey değildir. Köklerini George Berkeley’den alan ‘subjektif idealist’ felsefede ise nesnel gerçeklik yerine yalnızca zihinde düşüncelerle var olan bir gerçeklikten bahsedebiliriz. Bu idealist yaklaşım daha da ileri götürüldüğünde, maddenin inkarına kadar giden mistik- Matrixvari bir öğretide son bulur.

1900’lerin başında kuantum kuramının doğuşuyla ve sonrasında yapılan deneylerle, Newton mekaniğinin evreni açıklamak için yeterli olmadığı ve temel parçacıkların fiziğinin bildiğimizden daha farklı olduğu gerçeğine dayanarak, birtakım çevrelerde Marksist materyalizmin çıkmaza girdiği ve kuantum kuramının idealist felsefeyi desteklediği yolunda görüşler belirdi. Öncelikle belirtmekte fayda var ; kuantum kuramının maddenin, örneğin elektronların, dalga-parçacık ikiliğini barındırması, sistemin olasılıklarla ifade edilmesi, gözlemcinin ölçüm yaparak sonucu etkilemesi ve dolanıklık gibi klasik fizikle açıklanamayan gerçeklere ışık tuttuğu aşikar. Ancak bu sonuçların, idealistlerin yorumladığı gibi materyalizmi yıktığını söylemenin geçerli bir dayanağı yok. Kuantum mekaniği parçacıkların nesnel varlıklarını kabul eder ve bunların etkileşimine yine deney ve gözleme dayanan bilimsel verilerle bakar. Ontolojik bir kaygı içinde, “madde var mı, yok mu?” gibi bir soruyla yola çıkmaz. En temeldeki yasalar nedir, bu soruya yanıt arar. Bu yasaların materyalizme yıkıcı bir darbe vurduğunu söylemek ise aşırı hayalcilik olacaktır . Örneğin, elektronun dalga özelliği gösterip dalga fonksiyonunun tüm uzaya yayılmasını ele alalım. Bu, matematiksel olarak elektronun bir olasılık dağılımını takip ederek, bir anda uzayın farklı yerlerinde olabileceği gibi bir yargı doğurur. Ancak ölçümden önce elektronun belirgin bir yerde olmaması, elektronun aslında nesnel gerçeklik olarak varolmadığı ya da onun bir yanılsama olduğu sonucunu gerektirmez. Buradaki olasılıklı yasa ya da belirsizlik, elektronun doğasında olan, onunla bütünleşik bir yasadır; her şeyin yalnızca zihinde varolduğunu doğrulamaz. Benzer şekilde, kuantum fiziğinde gözlemci ve gözlenenin oluşturduğu sistemin bir bütün halinde olması, dolayısıyla idealistlerin ağzını sulandıran sınırlı bir subjektivizm barındırması, iki sistem arasındaki etkileşimin kaçınılmazlığından doğar. Temeldeki olay yine fizikseldir, maddesel etkileşimin sonucudur; kuantum fiziğinde elektronun herhangi bir özelliğini ölçmek isterseniz, onun dalga fonksiyonunu geri dönüşsüz olarak değiştirmiş olursunuz, yani ölçmek istediğiniz(ya da bilgi almak istediğiniz) parçacıkla-sistemle bir şekilde temasta olmanız gerekir. Bu ise, aşırı uçtaki idealizmin iddia ettiği gibi maddeyi es geçip, gizemli boyutta bir gözlemci(elektron üzerinde ölçümü yapan) zihinsel aktivitesini temel ve yegane gerçeklik noktası kabul etmemiz için geçerli bir neden sunmaz. Bu anlamda, kuantum kuramına bakarak, maddenin ilüzyondan ibaret olduğu ve düşünsel aktivite dışında bağımsız-nesnel bir gerçeklik olmadığı yargısını çıkarmak, mistisizm tutkusunu canlı tutmaktan öteye geçmez.

Kuantum mekaniği sunduğu deneysel verilerle Marksist materyalizmi yıkmayı değil, olsa olsa bu materyalist anlayışın revizyonunu gerekli kılabilir. Maddenin, fizikteki yeni buluşlar ve kuantum mekaniğiyle eriyip gittiği iddiasına , Sovyet Devrimi’nin önderi Lenin , Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm adlı eserinde şöyle yanıt vermiştir; “ ‘Madde yitip gidiyor’ demek, aslında bugüne kadar bildiğimiz maddeyi barındıran limitler kayboluyor ve bilgimiz daha derinlere iniyor demektir. Maddenin değişmez, mutlak, basit olarak bildiğimiz eski özellikleri yerini relatif(göreceli) bir madde anlayışına bırakıyor.” Daha güncel bir örnekle noktayı koymak gerekirse, Matrix filminde Neo’nun karşısında kaşığı büken çocuğu hatırlayalım. Film boyunca empoze edilen idealist yaklaşıma göre, kaşık bağımsız bir gerçeklik değildir, ancak düşündüğümüz müddetçe vardır. “There is no spoon! (Kaşık Yok)” gibi oldukça iddialı ve mistik olan bu ifadeye, kuantum mekaniğini temel alan materyalizmin vereceği yanıt şu olurdu heralde: Kaşık var; ama o senin bildiğin kaşıklardan değil !

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.