Alman İdealizmi Üzerinden "Spekülatif Fizik" Değinisi I – Kant ve Ding an sich Kavramı

1781 yılında Immanuel Kant’ın başyapıtı ,Salt Aklın Eleştirisi’nin( Kritik der Reinen Vernunft)  yayınlanmasıyla başlayan ve  Hegel’in ölümüyle son bulan Alman İdealizmi ,felsefe tarihinin en derin etki bırakan akımlarındandır. Elli yıllık zaman zarfında başlıca Kant , Fichte , Schelling ve Hegel’le şekillenen bu düşünce sistematiği , Hegel’le bir doruk noktasına ulaştıktan sonra, Marx ve Engels’in eleştirisiyle Diyalektik Materyalizm’in de doğuşuna  ortam oluşturmuştur. Temel  noktaları arasında, süje(özne-ben)- obje(nesne) ilintili  zorunlu ilişkilerin sorgulanması  yöntemiyle, bütünsel ve sistematik bir epistemoloji  oluşturma arzusu yattığından  mütevellit , fiziğin ne olduğu, sınırları ve araladığı metafizik olasılıklar babında kuvvetli bir  düşünce egzersizini mümkün kılar. Alman idealizmi sadece o dönemle kalmayıp, bugünkü modern bilimin de eleştirisi projesi adına, yönelttiği sorular ve metodolojisiyle, ışık tutma gücünden bir şey kaybetmemiştir.

“Bütün bilgimizin deneyle başladığına kuşku yoktur” [1]önermesi Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi’ndeki giriş cümlesidir. Her fizikçinin seveceği bir yargıdır bu, çünkü bir anlamda spekülasyonu gereksiz kılar; fakat Kant bu kadar rahat değildir . Bu önermeden yola çıkarak ,aslında daha derinde yatan başka bir gerçeğe ulaşmak arzusundadır. Kant ,yargıları farklı iki şekilde, ikiye ayırır;  a priori- a posteriori ve analitik-sentetik olmak üzere;
A priori ( önsel) yargı, deneyden gelmeyip evrensel geçerliliği olan,zorunlu yargıdır. A posteriori(sonsal) yargı ise deneyden gelen yargıdır. Bir diğer taraftan da analitik-sentetik ayırımı mevcuttur; analitik(çözümlemeli) yargı, kavramı kendi içinde barındırır, akılla rahatlıkla kavranabilir. Örneğin, “Hiç bir bekar, evli değildir” gibi. Sentetik( birleşimsel) yargı ise yüklemle özne arasında tanımsal bir ilişki barındırmayıp, iki bilgiyi birleştiren yargıdır. Örnek; ”Bekarlar çok yemek yemezler” . Kant’a göre bu iki farklı ayırımı birleştirirsek, toplamda bilgiyi 4 olası kombinasyonla açıklayabiliriz; analitik a priori, sentetik a priori, analitik a posteriori ve sentetik a posteriori olmak üzere.  Kant için en kritik olanı sentetik a priori bilgidir; çünkü bu bilgi hem sentetiktir, objelere aittir ve bilgimizi genişletir,  hem de aynı zamanda a priori bilgidir; zorunlu ve tümel  yargılardır. Örneğin, “Doğru, iki nokta arasındaki en kısa yoldur” ya da “her türlü değişime karşın, toplam maddenin miktarı sabittir.” Değişimle ilgili önermeyi incelersek; bu hem a prioridir, deneye dayanmaz, zorunlu olarak kavranabilir, hem de sentetik bir yargıdır,değişim ile madde gibi iki farklı kavramı birleştirir . İşte Kant’a göre, en kritik soru yani salt aklın problemi burada başlar; öyle ya, bu bilgi nasıl mümkündür? Bir anlamda matematiksel bilgiyi ve fiziği olanaklı kılan koşullar nelerdir? Kant ancak bu sorunun araştırılmasıyla, bilgimizin sınırlarına ulaşabileceğimizi ve objeyle-süje arasındaki bağlantıyı anlayabileceğimizi iddia eder. Bu sorudan yola çıkarak da yine başka bir kritik sorunun peşindedir; dogmatik rasyonalizme girmeden, yani  birtakım kavramlar  tanımlayıp , onların anlamlarıyla hokus pokus yapmadan,  metafizik yapmak mümkün müdür? Hem bizi dünya hakkında sentetik önermelerle aydınlatacak, hem de apriori olup, genel-geçer yapıda olacak düşünce sistemine ulaşabilir miyiz? Mesela, bir metafizik problem olarak “ Dünyanın bir başlangıcı olmalıdır “ önermesini ne açıdan ve nasıl irdeleyebiliriz? [1]

Bir başka deyişle Kant’ın çetrefilli yolculuğunda, bütün umudu ve can yoldaşı “sentetik a priori “ bilgidir.  Filozofun temel  amacı, bilen süjenin( insan) bu bilgiye nasıl ulaştığını anlamak ve objelerden gelen deneysel edinimi bizim nasıl kategorize ettiğimizi  bulmaktır. Buna ulaştığımız zaman, her türlü objeyi nasıl olup da deneyimleyebildiğimizi ve dolayısıyla objelerin uyması gereken, genel-geçer a priori koşulları anlamış olacağız. Bu ise büyük projeyi tamamlayacaktır. İşte Salt Aklın temel amacı, deneysel edinimimizi mümkün kılan koşulları araştırmaktır. Kendi de tanımladığı üzere Kant , felsefede Kopernik devrimine eşdeğer bir devrim yapmıştır; paradigmayı ters çevirmiştir; süjenin objeyi nasıl deneyimlediğine  ve ondan gelen bilgiyi nasıl işlediğine bakarak, objeler hakkında a priori ve dolayısıyla bütünsel-bilimsel bir bilgiye ulaşmayı hedeflemiştir. [2]

Ding an sich’e Giriş:
Kant’ın sentetik a priori bilgiye erişmedeki araçları da “Transcendental Conditions” olarak adlandırdığı  “Aşkınsal Koşullar “dır.  Öyleyse bunu araştıran felsefe de “Aşkınsal Felfese”den başkası değildir. Objelerin deneyimlenmesi, deneysel bilginin mümkünlüğü, hem duyumlamaya( Sinnlichkeit) hem de anlamaya (Verstand) bağlıdır. Örneğin “Aşkınsal Estetik” sezgiyle ilgilenir, “Aşkınsal Mantık” da objelere bağlı a priori bilgiyle. Kant’a göre objeleri deneyimleyebilmemiz için birtakım kavramların ve formların anlağımızda ve duyumuzda a priori bulunması gerekmektedir; objeler bu formlara uyarlar, algımız böylece oluşur. Mesela uzay-zaman Kant’a göre  sezginin a priori formlarıdırlar; aşkınsal olarak ideal, empirik olarak gerçektirler. Dolayısıyla deneyimlediğimiz bütün objeler uzay-zamanda bulunmak zorundadırlar.[2]

Kant’ın epistemolojisinde bir diğer kritik nokta da , “Aşkınsal İdealizm” kavramı içersinde yer alan, numen-fenomen ayırımıdır.  Kant’a göre fenomenlerle( yani bize görünenler)  ilgili tüm zorunlu ve evrensel bilgiye ulaşmamız mümkündür; çünkü zaten bütün olası nesneler , anlağımızdaki  ve duyumuzdaki a priori formlara uydukları için deneysel edinim mümkün olmuştur. Ancak , numenler hakkında hiçbir şey bilemeyiz; onlar kendinde şeylerdir. Almancası’yla  Ding an sich. Ding an sich nesnelerin bizden bağımsız olarak var olan halleridir, dolayısıyla onlar hakkında deneysel bir veriye ulaşamayız; çünkü bize represante olmazlar bile. Onları a priori olarak da kavrayamayız; çünkü kendi kendine nesnelerdir onlar, genel-geçer yasalara uymak gibi bir zorunlulukları yoktur. İşte Kant’ın bu kendinde şey kavramı , bir anlamda bilgimizin sınırına son noktayı koymuştur. Filozofa göre kendinde şeyleri algılayamayız. Ding an sich’e dokunamayız bile, uzaktan agnostizmle imgeleyebiliriz onu ancak. Kant tarafından ortaya konuluş biçimi ve yarattığı sonuçlar anlamında Ding an sich, felsefe tarihinde en tartışmalı ve en çok eleştiriye maruz kalan kavramlardan biri olagelmiştir.

Yazının birinci bölümünü burada noktalamak istiyorum; amacım Kant’ın epistemolojisinde temel kavramlara giriş yapmak ve eserinde sorduğu kritik sorunun, fizik ve metafizik açısından önemini vurgulamaktı. İkinci bölümde Kant’tan sonraki dönem, Fichte , Schelling ve Hegel’den kısaca bahsedip, esas olarak Schelling’in “Spekülatif Fizik” kavramı üzerinde durmak istiyorum.  Nihai hedefim,  bütün bunlar eşliğinde bir modern fizik eleştirisine temel oluşturabilmek.

[1] Critique of Pure Reason( Kritik der Reinen Vernuft), Immanuel Kant.
[2]Understanding German Idealism, Will Dudley.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.