Türkiye’de İktisat Eğitimi 4: Nedir bu akademisyenlerin çektiği!

Öncelikle sevgili ekip arkadaşlarıma ilgilerinden ve katkılarından ötürü teşekkür ediyorum. Umuyorum gittikçe uzayan bu seri yazılar bir o kadar da artan derinliği ile iktisat eğitimimiz hakkında daha ciddi düşünmemize vesile olurlar.

Buraya kadar tasnif ve mevcut egitim boyutuyla irdelemeye çalıştığımız konuya akademisyenler açısından da yaklaşmamız yerinde olacaktır. Malum, iktisat eğitiminde öğrenci ile akademik materyal arasındaki köprü görevi kendilerinde olan; bunun yanında hem kendi sosyal hayatlarını hem de öğrencilerinin sosyal hayatlarını düşünen ve bir de akademik çalışma yapmak zorunda olan bir gruptan söz ediyoruz.
Durum aslında dünyadaki yaygın eğitim kültüründen biraz farklı ve belki de -öznelliğini kabul ederek söylemeliyim ki- daha sıcak. Hatırlarım, yabancı bir arkadaşım bana “Aslında sizlerin en büyük özelliğiniz sinerjiniz. Buralarda kimse bir hocasına kız arkadaşıyla yaşadığı sorunları anlatmayı düşünmez ama sizin için de ve hocalarınız için de bunlar çok normal şeyler” demişti. Evet, işte bu yüzden bizdeki akademinin ilgi alanı ve kültürel anlamdaki sorumluluk çizgisi diğer ülkelerden biraz daha geniş bir hal alıyor.

Önceki yazılarımızda dünya ile rekabet edebilen bir iktisat eğitimine olan ihtiyactan bahsetmiştik. Yukarıdaki satırların desteğiyle söyleyebilirim ki bu sistem ne yazık ki ithal edilebilecek bir sistemle olamaz. Eğer medet umulanlar ithal sistemler olursa o zaman karşılığında kaçınılmaz fedakarlıklar da yapılması gerekir. Örneğin hiçbir akademisyenden 900 sınav kağıdını iki haftada okumasını isteyemezsiniz, eger bunu isterseniz karşılığında uygun ek ücreti de vermeniz gerekir, hem akademisyene hem de asistanına. Oysa bizdeki devlet okullarımız yeri geliyor çalışan müstahdemlerinin sayısını düşürmek zorunda kalıyor mali sıkıntıları sebebiyle. Öyleyse durup bir düşünmek lazım.

Burası Türkiye hemşehrim, burada işler farklı yürüyor!
Danimarka’da bir profesörün dönemlik vermekle yükümlü olduğu ders sayısı 1 tanedir ve bunun da haftalık süresi 135 dakikadır. Bunun dışındaki tüm zamanı araştırma faaliyetlerine ayrılmıştır. Araştırma amacıyla kullandığı tükenmez kalemine kadar her şey üniversite tarafından karşılanır; her türlü akademik seyahatin tüm masrafları ödenir; SSCI’daki her yayını için 5.000 Euro civarında destek verilir.
Türkiye’deki bir profesorun kac saat ders vermek zorun oldugunu bilmiyorum ama benim zamanımda bir devlet üniversitesinde olup da gündüz ogretimindeki hocalarımız haftada 180 dakika ders verirlerdi. Akademiyle ilgili giderlerini karşılamak içinse maaşları dışında hiçbir destekleri yoktu. Şimdilerde TÜBİTAK’ın sosyal bilimlere destek olmasıyla bu alanda bir miktar da olsa nefes alınabildiğini söyleyebiliriz. Maaşlar ise ayrı bir sorun; son düzenlemelerle ne yapıldı bilemiyorum ama maaş ile karşılığında beklenen işin, özellikle asistanlar düzeyinde fazlasıyla adaletsiz olduğunu söyleyebiliriz.
İşin bir diğer traji-komik tarafı ise bu isi, hem de bu zor koşullarla yapmaya gönüllü birçok insanın olması ve her şeye rağmen çalışmalarına devam etmesi. Demek ki bilim insanlarımız da birçok konuda özverili oluyor ve Türk bilim hayatının devam etmesi için fedakarlıklarda bulunuyorlar.

Not: Hem deneysel iktisat yaz okulunun yorgunluğu, hem de TEPAV’daki yeni işim dolayısıyla bir miktar yoğundum; 1,5 ay önce düzenlemek için bir kenara bıraktığım yazıyı havasını bozmamak amacıyla kısa da olsa aynen yayınladım.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+