Liberal ve Diktatör

Yukarıdaki resimde sol tarafta duran kişiyi belki bazılarınız tanımayabilir. Arkaya eğilmiş hâlde gülen bu kişi 80’li yıllarda iki dönem Amerikan başkanlığı yapmış olan Cumhuriyetçi Ronald Reagan. Onun hemen yanında, elleri önde, yüzünde geniş bir gülümsemeyle duran gözlüklü kişi de 1974’de Nobel ödülü alan ve Milton Friedman’la birlikte Neo-liberalizmin kurucu babalığını yapan iktisatçı Friedrich von Hayek. Fotoğraf 1983 yılında Hayek Beyaz Saray’da Reagan’ı ziyaret ederken çekilmiş. [*]

Friedman’la kıyaslandığında Hayek’in çok az tanınan bir iktisatçı olmasının nedeni, Hayek’in de üyesi olduğu Avusturya İktisat Okulu’nun ana akım iktisat tarafından ciddiye alınan bir iktisat okulu olmamasında yatıyor. Hayek’in Nobel almasıyla birlikte 70’lerde kısa süreli bir canlanış yaşayıp ilgi gören Avusturya Okulu, bugün iktisat ders kitaplarında adı geçmeyen iktisat okullarından biri.

1899 doğumlu Hayek adını ilk olarak 1930’ların başlarında Keynes ile Treatise on Money adlı kitabı hakkında tartışmaya girince duyurmuş, ancak Keynes’in kişisel cazibesi ve retorik kabiliyeti karşısında yenilgiye uğramıştı. Kendisi açısından daha da vahimi, Keynes’in sonradan yayınlanan General Theory’sini eleştirmemesi olmuştu. Tüm bunlar 40’ların başından itibaren Hayek’in ününün sönmesine katkıda bulunmuştu. Böylece, Keynesyen devrim karşısında Hayek 1940’ların sonlarına gelindiğinde unutulmuş biriydi. Bu unutulmuşluktan ancak 70’lerin ortalarından itibaren kurtulacak ve 80’li yıllarda Amerika ve İngiltere’de uygulanan ekonomi politikalarının fikir babası olacaktı.

Aslında 1974’de Nobel alıncaya kadar geçen sürede Hayek iktisatçı olmaktan ziyade bir düşünür olmuştu.  1944’de yayınladığı The Road to Serfdom, 1960’da yayınladığı The Constitution of Liberty ve 1979’da tamamlanan üç ciltlik Law, Legislation and Liberty onun en önemli kitaplarıdır. Bu açıdan Hayek’i 20. yüzyılın en önemli liberal düşünürü olarak görebiliriz. Dahası, Hayek tüm hayatı boyunca uzlaşmaz bir piyasa ekonomisi savunucusu ve sosyalizm düşmanıydı. Ona göre,

Sosyalizm ahlâkî açıdan bakıldığında tüm ahlâkî kuralları, kişisel özgürlüğü ve sorumluluğu oluşturan temelleri yok etmeden duramaz. Siyasî açıdan bakıldığında er ya da geç totaliter bir devlete yol açar. Maddî açıdan bakıldığında da, fiilen fakirliği yol açmasa bile, refahın üretilmesini çok büyük ölçüde engeller. [1]

Hayek’in düşüncesinde sosyalizm ile özgürlükler arasında temel itibariyle bir uyumun olmamasının ana nedeni, klasik sosyalizmde devlete atfedilen gücün derecesinden kaynaklanıyordu. Bireylerin planlamacıların tablolarının bir parçası olduğu toplumda bireysel özgürlükler söz konusu olamazdı. Bu açıdan Hayek’in sosyalizme yönelik itirazı ekonomik verimlilik değil, bireysel özgürlükler üzerine temellenmişti. Kapitalizm ekonomik açıdan sosyalizme kıyasla daha verimli olduğu için meşru değildi; meşru olmasının ana nedeni sosyalizmin özgürlüklerle çatışmasından kaynaklanıyordu.

Hayek sınırlandırılmaması durumunda sonunda sosyalizme yol açacağı gerekçesiyle demokrasiye de karşı çıkıyordu. Dolayısıyla Hayek’in en büyük korkusu demokrasinin sınırsız bir demokrasiye dönüşmesiydi. Aslında Hayek’e göre demokrasi kelimesi gerçek anlamını da hemen hemen yitirmişti ve başka bir kelimeyle ikâme edilmesi gerekiyordu:

Eğer demokrasi bugün için tam olarak çoğunluğun sınırsız gücü anlamına geliyorsa, çoğunluğunkinden daha üstün bir gücün bulunmadığı devlet sistemini tanımlamak için (…) yeni bir kelime bulmak gerekecektir. Böyle bir devlet sisteminin demarşi kelimesiyle adlandırılmasını öneriyorum – bu devlet sisteminde halk (demos) kaba kuvvete (kratos) sahip olmayacak ve yönetim (archein) “irticalen çıkarılan kanunnamelerle değil, yürürlükte bulunan ve halk tarafından bilinen daimî olarak yerleşmiş kanunlar” (John Locke) ile sınırlandırılacaktır. [2]

Hayek entelektüel hayatını devlet planlamasının ve müdahalesinin olmadığı serbest piyasa sistemini savunmaya ve meşrulaştırmaya adamıştı. The Road to Serfdom adlı kitabında, devlet kurumlarının bireysel özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik doğal bir eğilimleri olduğunu ve bunun da sosyalizm ya da faşizm şeklindeki “köleliğe giden yol”u açtığını belirtiyordu. Buna göre, devlet müdahalesi ve kurumsal müdahale ekonomik alanda etkinsizliğe ve politik alanda otoriterliğe yol açıyordu. Oysa piyasa düzeni bireysel olarak amaçlanmamış da olsa toplumsal açıdan faydalı sonuçlar yaratıyordu. Bu nedenle, devlet tarafından yönlendirilen kurumsal bir tasarım düzeninde, bireysel özgürlüğü ekonomik etkinlikle birleştirmek mümkün değildi. Serbest piyasa düzeninin zayıflamasının ana nedeni, refah devleti uygulamaları ve buna bağlı olarak devlet bütçesinin genişlemesiydi. Hayek’e göre bunlar demokratik bir düzenin zararlı yan etkilerini oluşturuyorlardı. Buna yol açan da sınırsız demokrasiydi.

Peki, demokrasinin sonunda sosyalizme varmaması için ne yapmak gerekiyordu? Bunun yanıtı Hayek gibi liberal ve özgürlük savunucusu biri için gayet garip görünüyor, ama Hayek’e göre yapılması gereken şey bir “diktatörlük” kurmaktı. Hayek bunu şöyle meşrulaştırıyordu:

Bir yönetimin bozulma hâli içerisinde bulunduğu ve hiçbir kurala itibar edilmediği bir durumda, nelerin yapılabileceğini ve nelerin yapılamayacağını söylemek için kuralların oluşturulması gerekir. Bu türden koşullarda, bir kişinin hemen hemen mutlak nitelikteki güçlere sahip olması pratik açıdan kaçınılmazdır. [3]

Bu açıdan bakıldığında diktatörlük, hem kanunî otoriteyi yeniden kurmak için oluşturulan bir devlet örgütüdür, hem de demokratik kitle hareketleri karşısında liberal devletin ve toplumsal düzenin güvenliğini sağlamak için gerekli olan bir araçtır. O hâlde, kendisine sınırlar koyan, halkın demokratik arzularını liberal değerlerle sınırlandırarak piyasa özgürlüğünü sağlayan, piyasalardaki karışıklığı ve sendikalar gibi ekonominin işleyişine olumsuz etkide bulunan birtakım özel güçleri ortadan kaldırmak amacıyla toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyen bir diktatörlük, liberal değerler açısından hiçbir tehlike yaratmaz.

Nitekim Hayek, Şili’de seçimle işbaşına gelmiş sosyalist Salvador Allende’ye karşı 1973 yılında darbe yapan diktatör Pinochet’yi desteklemişti. Aynı zamanda İngiliz Times gazetesine bir mektup yazarak Pinochet’nin kurduğu cuntayı savunmuştu. Yazdığı mektupta Hayek’e göre, fazlasıyla “iftiraya uğramış” olan Pinochet rejiminde kişisel özgürlük Allende dönemine kıyasla çok daha fazlaydı ve kendisi bunu kabul etmeyen tek bir kişi bile görmemişti. Bir başka yerde de şunları diyordu:

Otoriterliği totaliterlik ile karıştırmayın. Latin Amerika’da olan hiçbir totaliter hükümet bilmiyorum. Sadece bir tane vardı, o da Allende yönetimindeki Şili’ydi. Şili şu anda büyük bir başarıdır. Dünya Şili’nin zamanımızın büyük ekonomik mucizelerinden biri olduğunu anlayacaktır. [4]

Darbelere “alışık” olan bir ülkede yaşayan bizler için Hayek’in sözleri gayet garip görünüyor, ama 20. yüzyılın en önemli liberal düşünürünün özgürlüklere bakışı böyle. Neo-liberalizmin gerisinde yatan bu mantığı ortaya sermesi açısından aşağıya Hayek’den bazı alıntılar koydum. 12 Eylül Darbesi’nden sonra Türkiye’de Neo-liberal ekonomi politikaların uygulandığını hatırlarsak, Hayek’in sözleri daha bir manidar görünüyor.

Kimi zaman bir ülke için, şu veya bu biçimdeki bir diktacı gücün bir süreliğine mevcut olması zorunludur. Sizin de anlayacağınız üzere, bir diktatörün liberal yoldan yönetimde bulunması mümkündür. Aynı şekilde, bir demokrasinin de liberalizmden tamamıyla yoksun olarak yönetimde bulunması mümkündür. Şahsen ben, liberal bir diktatörü, liberalizmin olmadığı demokratik bir yönetime tercih ederim. [5]

(…) bir diktatörlük kendisine sınırlar koyabilir ve bilinçli olarak kendisine sınırlar koyan bir diktatörlük, politikalarında, sınırlı olmayan demokratik bir meclisten daha fazla liberal olabilir. [6]

(…) geçmişte iyi diktatörler de olmuştur; bunların yeniden ortaya çıkması uzak bir ihtimaldir. Fakat bir diktatörün özgürlük düzenini, yani bireysel özgürlük düzenini yeniden kurduğu bir ya da iki deney yapılabilir. [7]

Ne kadar hoşlanmasak da, gerçek anlamıyla mutlak olan değerlerin hiçbir biçimde var olmadığını tekrar tekrar kabul etmek zorunda kalıyoruz. İnsan yaşamının kendisi dahi mutlak bir değer değildir. Bazı yüksek değerler uğruna insan yaşamını feda etmeye her defasında hazır olmalıyız ve etmeliyiz. [8]

En fazla sayıda yaşamın korunması gereği, bütün bireylerin yaşamlarının aynı derecede önemli sayılacağı anlamına gelmez. Bir doktorun hayatını kurtarmak, hastalarından herhangi birinin hayatını kurtarmaktan daha önemli olabilir; aksi takdirde kimsenin hayatını kurtarmak mümkün olmayabilir. Başkalarına yaşam veren ya da onların hayatlarını koruyan kişilerin hayatları açıkçası daha önemlidir. Bir topluluktaki iyi bir avcı ya da koruyucu, doğurgan bir anne ya da belki yaşlı bir bilge bile, çoğu bebekten ve yaşlı insandan daha önemli olabilir. [9]

Özgürlük belirli bir derecede demokrasiyi gerekli kılar; fakat bu sınırsız demokrasi ile, yani her şeyi kapsayan yetkilere sahip olan kanun koyucu ve temsilci bir meclisin varlığı ile uyumlu değildir. (…) özgürlüğün olmaması, sadece bir süreliğine dahi olmaması yerine demokrasiyi geçici olarak, tekrar ediyorum geçici olarak, feda etmeyi tercih ederim. [10]

Reagan’ın askerî harcamaları azaltmamakla doğru bir iş yaptığına inanıyorum. Dünya barışı Amerika’nın güçlü olmasına bağlı. Mesele, Sovyetlerin bizi tamamıyla boyun eğecek derecede sindirdiği bir duruma kendimizi sokup sokmadığımızdır. Batı en az Sovyetler Birliği kadar güçlü olmak zorundadır. Hiçbir Rus’un nükleer bir savaş başlatacak denli kaçık olduğunu zannetmiyorum. Fakat Ruslar bizi askerî üstünlükleriyle sindirecek konumda olurlarsa, istedikleri her şeyi yapmaktan çekinmeyeceklerdir. [11]

Özgür bir toplum, nihaî analizde, yaşamların muhafaza edilmesine indirgenebilecek olan bazı ahlâkî kuralların varlığını gerektirir. Ancak bütün yaşamların değil, zira daha geniş sayıdaki diğer yaşamların korunması için bireysel hayatların feda edilmesi zorunlu olabilir. Bu yoldan ancak “yaşamların tartılmasına”, yani mülkiyete ve sözleşmelere yönelik kurallar ahlâkî sayılabilirler. [12]

____________________________

[*] Fotoğrafı Hayek’in kurduğu Mont Pelerin Society adlı derneğin resmî sitesinden aldım. Linki şurada.

[1] Friedrich von Hayek, “Socialism and Science”, The Essence of Hayek, Ed. Chiaki Nishiyama ve Kurt R. Luebe, Stanford, California: Hoover Institution Press, 1984, s. 123.

[2] Friedrich von Hayek, “The Constitution of a Liberal State”, New Studies in Philosophy, Politics, Economics, and the History of Ideas, Chicago: Chicago University Press, 1978, s. 104.

[3] Friedrich von Hayek, “Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism”, Röportaj: Renèe Sallas, El Mercurio (s. D8-D9), 12 Nisan 1981, Santiago de Chile.

[4] Daily Journal (Venezuella), 15 Mayıs 1981, s. 4. Aktaran: Alan Ebenstein, Friedrich Hayek: A Biography, Chicago: Chicago University Press, 2. Basım, 2003, s. 300.

[5] Hayek, Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism.

[6] Friedrich von Hayek, “Friedrich von Hayek: From Servitude to Liberty”, Röportaj: Lucia Santa Cruz, El Mercurio (s. D1-D2), 19 Nisan 1981, Santiago de Chile.

[7] Friedrich von Hayek, Nobel Prize-Winning Economist Friedrich A. von Hayek, Oral History Program, Los Angeles: University of California Press, 1983, s. 165.

[8] Hayek, Socialism and Science, s. 117.

[9] Friedrich von Hayek, The Fatal Conceit, Chicago and London: The University of Chicago Press, 1991, s. 132.

[10] Hayek, Friedrich von Hayek: Leader and Master of Liberalism.

[11] Encounter, Mayıs 1983, s. 54. Aktaran: Ebenstein, s. 301.

[12] Hayek, Friedrich von Hayek: From Servitude to Liberty.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.