Homo Sapiens'in Gizil Yetileri Üzerine Tezler-1

 

 

1) Homo Sapiens(Latince’de “bilen adam”) salt biyolojik bir varlık değildir; evrimsel gelişim sürecinde, primatlar arasında yalnız  ona özgü olan Tinsellik niteliğini kazanmıştır.

Heidegger der ki  İnsan  Dasein (orada –varlık) olarak bir Geworfenheit (ortaya fırlatılmışlık) durumu içindedir,  ancak açıktır ki bu “ortaya fırlatılmışın” yazgısı en yakın evrimsel akrabası şempanzeninkiyle bir olamaz. İnsan kendini bilen varlıktır ; karmaşık, beyinsel fonksiyonları ona Us denilen yetiyi kazandırmıştır ve o Ustur ki, Homo Sapiens yalnızca ve yalnızca onunla kavramları ve kavramlar arasındaki ilişkiyi türetmeye ve çıkarsamaya yeteneklidir. Bu gerçek, daha şimdiden İdealar Dünyasının, İyinin, Güzelin, Doğrunun, Sonsuzluğun, Tanrısallığın ve doğal olarak onların karşıtlarının tanımlanabilirliğinin biricik tanıtıdır. Böylelikle Homo Sapiens’in tinsel bir niteliğe sahip olduğu tanısı salt metafizik söylemlerden özenle arındırılmış olur.

 
2) Nasıl ki güdüler ve dürtüler İnsanın doğal, biyolojik eylemini belirliyorsa, Bilinç ve Us da onun  tinsel eylemini belirler. Doğru, İyi ve Güzel olana ulaşmak  için önce bilmek gerekir; bilmek için ise biricik eylem ilk prensiplerin bilimi olan Felsefe’den başka bir şey değildir.

 
Felsefe bilme için yapılan düşünsel eylemdir. Us varolduğu için felsefe olanaklıdır; Us olmasaydı felsefeden bahsetmek anlamsız olurdu, tıpkı  farelerin, örümceklerin ya da gorillerin felsefe yapabileceğini iddia etmek gibi.   Platon’un  bir diyaloğunda Meno ile Sokrates arasında dillenen şu paradoksu duyduk;  “Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak aramaya gerek yoktur; şayet onu bilmiyorsak onu nasıl ararız, çünkü daha ne aradığımızı bile bilmiyoruzdur.” (Paradox of Inquiry) . Aslında Usun açısından paradoks çözümlüdür, felsefe(araştırmak) olanaklıdır; çünkü felsefe Usun açınımıdır, izlenecek biricik eylem, Kavramların(Özgürlük, İyi, Kötü vb.) Logos içindeki bağıntılarının doğru kurulabilmesidir (Aziz  Yardımlı). Bu ise Diyalektik Yöntemin gerekliliğini imler.  Felsefe, Us’tan çıkar ve ona geri döner( usdışını irdelediği durumlar da dahil). Böylelikle temel vargımıza yeni bir uzam katarız  ; Etik, Siyaset, Sanat , Bilim vb. etkinliklere bakışımız, bu etkinliklerin ussal ve tinsel oldukları düzeye dek, Felsefi olmalıdır. Daha da açık olmak gerekirse, örneğin Bilim sözkonusu olduğunda, nükleer bombanın , kimyasal gazın, biyolojik silahın bilgisinin gerçek Bilim kavramına denk düşmediğini hemen anlarız, çünkü Logos içinde Bilimin gerçek anlamı onun Ahlaklılık ile olan bağıntısıyla çözülür;  salt yoketmeye güdümlü, moral belirlenim ve Sevgiden yoksun  Bilim, aslında hiçbirşeyi bilmiyor demektir.

 
3) Özgürlük , insan etkinliğini ve eylemini içsel, istençli ve kendinde yapan biricik kavramdır. Ama gerçek özgürlük salt  X ya da Y tikellerinin kendindeliği  değil, bütün tikelleri kapsayan kendindeliktir ki bununla  tam da ussal-evrensel zorunluluğa ait olan Özgürlüğü imleriz.

 
Özgürlüksüz, hiçbirşey kendinde değildir; birey ancak içsel belirlenimle eylemine sahipse, onun  özgürlüğünden söz edilebilir. Her türlü dışsal belirlenim özgürlük kavramından ayıklanır. Bununla birlikte, Özgür Birey yalnızca ussal zorunluluk içersinde olana boyun eğmelidir. Bu ise derin düşünüldüğünde özgürlükle çelişik değildir, aksine onunla koşut gider. Çünkü gerçek özgürlük keyfi özgürlük değildir; gerçek özgürlük, tek bireyin istencinin aslında bütün bireylerin istenciyle barışık , aynı Logosun parçaları olarak harmoni içinde kapsanmasıdır  ki bu zorunlu çıkarsama ancak ussal bir varlık olan insanın vargısı olabilir. Usun , Yasanın ve Devletin zorunluluğu tam da özgürlüktür ; Hegel bunu tüm yalınlığıyla şöyle tanıtlar ; “Yalnızca yasaya boyun eğen İstenç özgürdür, çünkü onda kendi kendisine boyun eğer, kendi kendisindedir ve özgürdür” (Tarih Felsefesi,s 36).

 
4) Ahlak , özgür bireylerin eylemlerinin, İyinin ve Kötünün  yargıcıdır. Mutlak Ahlak vardır ; o da evrensel ve ussal olan a priori Ahlaktır. Ahlak, fenomenolojik bir  göreli çokluklar ve saçmalıklar yığını değildir; O  Saltık, Bir ve Tektir.

 

Homo Sapiens’in özgür ve ussal bir varlık olduğu düzeye dek, törel belirlenimlerin biricik gerçek kaynağı Us ve İdealar Dünyasıdır. Ahlak, ne Kutsal Kitaplar’da öyle yazıyor diye dışsal olanı kabullenmektir, ne de Tanrı öldü diye, İyinin ve Kötünün göreliliğini(Nietzsche), dolayısıyla keyfiliğini öne sürüp yasasızlığı, töresizliği kutsamaktır.  Gerçek Ahlak, çokluklar ve bölünmüşlükler dünyası değildir; örneğin  Hindistan’daki yüzlerce saçma gelenek , İslam ülkelerinde kadını erkeğin yarısına ya da bazen dörtte birine eşitleyen usdışı  Şeriat , insan öldürmenin moral olarak Kötü olduğunu  bile tanıtlamaktan aciz (çünkü Usu a priori inkar ettikleri için Usu kullanamazlar) Nihilist, değersiz  öğretiler, insanın bu keyfi, rastlantısal çokluklar çöplüğünde nasıl da sersem,çaresiz, dışsal çitlerle sınırlandırılmış bir köle olabileceğini sergiler.  İnsanın çaresizleştirilmesine bir başka örnek de Marksist öğretiden gelir; Lenin bunu şu sözleriyle açar: “Biz,(komünistleri kastediyor) ezeli ve ebedi bir ahlaka inanmıyor ve ahlakla ilgili bütün masalların sahte olduğunu gözler önüne seriyoruz.” İnsanın özsel olarak Özgür olmadığını, bireyin maddi dış koşulların ya da salt bir burjuva-proleter diyalektiğinin gölgesinde belirlendiğini önkabul alan bir felsefenin böyle bir çıkarsamada bulunması şaşırtıcı değildir; aksine kendi içersinde son derece tutarlıdır. Ahlakın “masallığı”, Sovyet dönemindeki terör devletinin ve köle-yoldaş diktatoryasının somutluğu ile doğru orantılıydı.

 
5)  Her kötülük bilgisizlikten gelir; kimse bile bile kötülük yapmaz.(Sokrates)

 

Kavramlar Logos içindeki bağıntılarıyla düşünüldüğünde berraklaşırlar. Örneğin Şiddet hemen Kötülüğü  imler, çünkü zaten dürtüsel ve usdışı bir harekettir, mantıksal zorunlu değildir ama Zor’un kendisidir; bu yüzden bilgiye kapalı olduğu oranda kötülüğe yakındır.  Tıpkı şiddet gibi, yolsuzluk, hırsızlık , despotizm, fanatizm,kölelik, eşitsizlik,ırkçılık, kapitalizm, emperyalizm, sömürü vb. şeyler de  bilgisizlikle doğru orantılı olarak kendilerini bu dünyada edimselleştirirler. Böylelikle biliriz ki İnsanlık Sorunu dediğimiz şey aslında bir Bilgi Sorunudur. Bu ise insanlık için biricik umuttur, çünkü bilgisizlik salt eğitimle köreltilebilir.  İnsanın İyiliğe olan bütün gizil yatkınlığı(çünkü İyi olana eğilim zorunludur) ussal eğitimle, yani Tin’in sanat, bilim, felsefe etkinlikleriyle, Sonsuz Güzellik İdeası altında kendini açındırır.

 

Temel kavramlar için referans:
http://www.diyalektik.org/

* Bu yazı 8 Aralık 2009 tarihinde Siyaset Kahvesi sitesinde yayınlanmıştır.

http://www.siyasetkahvesi.com/sayfa.php?ole=yazi&yzid=774

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.