Murat Çokgezen Röportajı – 1

Murat hocamızı Homoekonomikus ve Ekonomiturk‘teki yazılarından takip ediyorsunuzdur mutlaka. Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nde doçent olarak görev yapan Murat Çokgezen teklifimizi kırmayarak bizimle görüşmeyi kabul etti. Kendisiyle İstanbul’da bir kafede oturup cheese cake ve kahve eşliğinde gerçekleştirdiğimiz sohbetimizi, geç de olsa sizlere sunabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz! İlk parça bu hafta, devamı da çok yakında! Keyifli okumalar…

Sanıyorum şimdi soracağım soru sizi bir şekilde tanıyan ve yazılarınızı takip eden herkesin merak ettiği bir sorudur. Akademisyenliğe nasıl karar verdiniz? Bu süreç nasıl başladı?

Sanıyorum hikâyemi yüksek lisans yıllarında aldığım bir dersten başlatabilirim. O zaman aldığım bir derse kamu üniversitelerinin bir kısmında olduğu gibi dersin hocası değil, asistanı giriyordu. Ama akıllı bir çocuktu, etkilemişti beni, matematik dersleri veriyordu. O yüzden matematiğe merak sarmıştım. Herhalde onun sayesinde oldu, onun çok etkisi vardır.

Yani siz iktisadı okumaya başladığınızda…

Lisans eğitimimi iktisat üzerine tamamlamadım. Uluslararası ilişkiler okudum. İktisat biraz tesadüf oldu, ama sonra sevdim. Bahsettiğim asistanın da katkıları oldu.

İktisadiyat üzerinden birçok arkadaş iktisatçı ne iş yapar, hangi konularla ilgilenir diye sorular soruyor. Hatta bir arkadaş iktisatçı olursam çok para kazanır mıyım demişti. Sanırım bu soruyu aracılık ederek size de sormalıyım. İktisatçı ne iş yapar? Çok para kazanır mı? Benim zamanımda iktisat denilince akla borsa, broker, bir gecede kazanılan milyonlar gelirdi. Sizin zamanınızda da böyle miydi?

Hayır, hayır. Öyle şeyler pek yoktu. Söylediğim gibi, ben de çok bilinçli başlamadım bu işe. Bazı tesadüflerin etkisi vardır.

İktisatçı para kazanır mı? Kazanılabilir, akademisyen olarak da kazanılabilir. Nobel Ekonomi Ödülü 1.000.000 dolar ise, değil mi? O zaman kazanılabilir.

İktisatta bir de şu var: Mesela bir işletmeci, bir makine mühendisi denildiği zaman insanların aklına bir meslek geliyor, ama iktisatçı denildiğinde bu kadar somutlaştıramıyorlar. İktisatçı her işi yapar gibi geliyor insanların aklına. İktisatçı ne yapar?

Evet, bu sosyal bilimlerin özelliğinden de ileri geliyor. Bu yüzden ben herkese mühendislik okumalarını tavsiye ediyorum. Mühendisten iktisatçı oluyor, ama iktisatçıdan mühendis olmuyor. Dolayısıyla mühendisliğe yatırım yapmak, iktisada yatırım yapmaktan daha evlâ gözüküyor.

Şu anda Marmara Üniversitesi’nde çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. İstanbul’dan, Marmara Üniversitesi’nden baktığınızda Türkiye’deki iktisat eğitimini nasıl görüyorsunuz? Yani özel üniversiteler var, devlet üniversiteleri var…

Genel olarak ümit var diyebilirim. Ayrıca şunu da söylemek lazım: Efendim, her yerde eğitimin kalitesini yükseltelim diyorlar. Ben bunu pek anlamlı bulmuyorum. Bütün üniversitelerin kalitesini yükseltip aynı seviyeye çekelim demek, bütün otomobil fabrikaları Cadillac kalitesinde araba üretsin demek kadar saçma geliyor bana. Üniversiteler arasında kalite farkı olacak.

Ben daha çok kamu üniversiteleriyle ilgileniyorum, çünkü genelde onlar kamunun parasını yiyorlar. O yüzden oradaki eğitimin topluma karşı birtakım sorumlulukları var, yani hesap verme ihtiyacı var. Tabii şunu söyleyebilir bir kamu üniversitesi: “Ya kardeşim, biz kötü eğitim veriyoruz.” Olabilir, bunu da kabul ederim, ama açık açık bilinsin bu. Bunun bilinebileceği bir sistemin oturmasını istiyorum. Vergi veren kişiler ile bu kişilerin aldığı hizmet arasındaki enformasyon asimetrisinin kapanacağı bir sistem olsun istiyorum ben. Ama vatandaş kalitesi düşük de olsa aldığı eğitimden memnunsa buna söylenecek bir şey yok. Çünkü bir sürü öğrenciye “sen gel birinci sınıfta kaydını yaptır, dördüncü sınıfta sana diplomanı verelim” desek, birçoğu bunu kabul edecektir. Bizim bu adama zorla “gel sana iyi iktisat eğitimi verelim” diye bir çabada bulunmamızı anlamlı bulmuyorum.

Bu bağlamda özel üniversiteleri nasıl görüyorsunuz?

Bir kere dinamizm getirdiler, farklılık getirdiler. Hem araştırma alanında bir dinamizm getirdiler, hem de iktisat eğitimi noktasında bir dinamizm getirdiler. Şöyle ki: Araştırma yönünden dinamizm getirdiler, çünkü kaynağı bol olan ve iyi kullanan – maalesef bir kısmının kaynağı bol, ama iyi kullanamıyor – mesela Koç Üniversitesi gibi, Bilkent Üniversitesi gibi üniversiteler var. Buralarda hem araştırma kalitesi hem de eğitim kalitesi yüksek. Dolayısıyla bunlar bir şekilde çıtayı sürekli olarak yukarı çekiyorlar. Eskiden var olmayan referans noktaları bir şekilde hayatımıza girmeye başladı. Bu önemli bir şey.
İkincisi, bu üniversiteler iktisat eğitimi açısından iyiler. Çünkü öğrenci en nihayetinde o okul için bir müşteridir, tatmin edilmek zorundadır. Öğretmen de, yani o okuldaki hoca da maaşını öğrenciden aldığını bildiği için müşterisine iyi hizmet ediyor. Ama kamu üniversitelerindeki hocalar maaşını devletten aldığı için öğrencisine değil, devletine hizmet etmeyi öncelikleri arasına koyuyor. Bunu da nereden görüyorum: Bakın, özel üniversitelerde okul tanıtımları var. Hocayı alıyorlar Kars’a gönderiyorlar ve burada iyi öğrenci kimse bul getir diyorlar. Yani profesörü kaldırıyorsunuz Erzurum’da öğrenci bulmaya gönderiyorsunuz. Onu bulamazsa hoca maaşını alamayacak! Ya da okula öğrenci geliyor, ona tanıtım yapılıyor vs. vs. Şimdi kayıt zamanı bir devlet üniversitesine gidin, bir Allah’ın kulunu bulamazsınız! Yani öğrenci gelse kamu üniversitesine, “ben bu okul hakkında bilgi almak istiyorum” dese – şimdi biliyorsunuz sistem de değişti, önce puanı alıyorsunuz, sonra okulu seçiyorsunuz – kendisine yardımcı olacak bir Allah’ın kulunu bulamaz.

Buna karşın neden hâlâ devlet üniversitelerine talep var? Çünkü ortada bir haksız rekabet var. Yani devlet üniversiteleri aynı hizmeti devlet sübvansiyonuyla bedava veriyorlar. Özel üniversitenin puanının ya da talebinin – her ikisi de aynı anlama gelir – bir devlet üniversitesinden düşük olması, oradaki eğitim kalitesinin düşük olduğunu göstermiyor. Sadece ekstra bir para ödemesi gerektiği için öğrenci bedava olanını tercih ediyor. Dolayısıyla özel üniversitelerin bu anlamda çok önemli getirileri olduğunu söyleyebiliriz.

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti Başkanı Ekrem Demirtaş’a katıldığı bir programda şöyle bir soru sorulmuştu: “Bu özel üniversiteleri açıyorsunuz, ama öğrenciler aynı şehirdeki bir devlet üniversitesinden çok daha düşük puanlarla bu üniversitelere geliyor ve iktisatçı olarak mezun oluyorlar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?” O da “bence biz güzel bir şey yapıyoruz, çünkü aslında bu parayı vererek de okuyabilecek olanları devlet kontenjanından düşürmüş oluyoruz ve diğer insanlar için yer açıyoruz” demişti. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz hocam?

Çok doğru söylemiş. Aslında özel üniversiteye giden öğrencinin – sadece üniversite değil, lise, ortaokul ya da ilkokul – velisinin de, kendisinin de ödüllendirilmesi gerekir. Çünkü oraya gitmeseydi kamuda bir yer işgal edecekti. Kaç para bunun maliyeti? Diyelim ki 1.000TL. O zaman devlet bu parayı o öğrencinin cebine koymalı. Çünkü o adam aslında diğerlerine bir kıyak yapıyor. Bunun da bir getirisi olmalı.

Acaba özel üniversitelere yapılan destekleri bu bağlamda düşünebilir miyiz? Gerçi çok yüksek meblağlar değiller ya…

Evet, bunlar çok abartılıyor, ama birçok özel üniversite, özellikle de gerçek anlamda vakıf olanlar için – mesela bir Sabancı vb. – öğrencilerden topladıkları ve devletten aldıkları para yeterli değil, şirketlerden gelen bağışlarla ayakta duruyorlar. Bunlara baktığımızda, devletten aldıkları paranın toplam harcamaları içerisindeki payı öyle abartıldığı kadar değil.

Peki, bir de şöyle bir eleştiri var, ama makul bir eleştiri mi bilmiyorum: Devlet üniversitelerindeki hocaları çalıyorlar deniliyor. Yani oradaki iyi hocalar özel üniversitelere gitmeye başlıyor, dolayısıyla öğrenciler…

Palavra, palavra! Çünkü kimse devleti bırakmaz. Kim bırakıyor? Emekli olan adam bırakıyor. Dikkat ederseniz, bu şekilde gidenlerin önemli bir kısmı emeklilik yaşı gelmiş insanlardır. Bu anlamda da özel üniversitelerin elini öpmek lazım, çünkü bu üniversiteler emekli olmuş hocayı kendisine almasaydı, o adam sittin sene kamuda kalacaktı. Arkadan gelenlerin önünü kapatacaktı. Kimse devletteki koltuğunu bırakmak istemiyor. Özele niye gidiyor? Devletten bir emekli maaşım var, oradan da biraz para alırım diyor. Yoksa, dikkat ederseniz, faal yaşlardayken özel üniversitelere geçen kişilerin sayısı sınırlı. Dolayısıyla hocalar genelde emekli olduklarında geçiyorlar. Aslında bu da özel üniversitelerin kendi kusurudur. Ben olsam bir tane emekli olmuş hocayı almam. Emekli olmuş adam artık bitmiş demektir.

Bu biraz da reklam olabilir mi? Bir nevi vitrin görüntüsü, profesörlerimiz çok var vb…

Sanmıyorum, ama öyle bile olsa anlamsız.

Özel üniversiteler de iki gruba ayrıldı gibi. Bir tarafta Koç, Sabancı gibi iyi okullardan genç mezunları getirip eğitimlerini bu şekilde veren bir grup, diğer tarafta da içeriden transfer yapan, emekli olmuş hocaları alan bir grup var. Bunların eğitim içerikleri ve yayınları da çok farklılaştı aslında.

Doğru. Hangisi iyi? Dışarıdan gelmiş olanı, Koç’un, Sabancı’nınki iyi. Eğer içeride emekli olmuş olanlar işe yarasaydı, ötekilerin de performansının iyi olması lazımdı. O adam zaten işe yaramıyor. Çoğu bir ikinci emeklilik hayatı, tatlı la dolce vita yaşıyor özel üniversitelerde. Aslında bunlar özel üniversitelerin de önünü kapatıyorlar. Ben özel üniversitenin patronu olsam, kamu üniversitesinden emekli olmuş adamı kapımdan içeriye sokmam. Paramı israf ediyorum demektir bu. Yok tecrübesiymiş! Hiçbir şeyi anlamlı değil. Onun yerine, bu adamla benzer işleri yapabilecek daha dinamik ve genç insanları hem dünyanın her yerinden hem de daha ucuza istihdam edebilirim. Bence özel üniversiteler paralarını israf ediyorlar. Ben bu adamların – çoğunlukla – işe yaradığını düşünmüyorum. Ha, kamu açısından baktığınızda, dediğim gibi, çok büyük sevap işliyorlar. O işe yaramaz adamlar öteki türlü kamu üniversitelerinde kalacaklardı. Şimdi orayı boşalttılar, aşağıdan gelenlere yer açılmış oluyor. Bu anlamda pozitif etkisi var tabii ki.

Bir de şöyle bir tartışma dönüyordu – gerçi öğrenci arkadaşlardan onu meydanlarda da görüyoruz: Devlet okulları parasız olsun. Biliyorsunuz bir katkı payı var devlet okullarında. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?

Devlet okulları zaten parasız sayılır. Yani çok cüzi bir miktar veriyor öğrenci arkadaşlar bunlara. Tabii ben olsam, ben de ücretsiz olsun isterim – akıllı bir hareket yani. Ben de olsam okulumun parasını başkası versin isterim.

Yurtdışındaki, mesela İngiltere’deki, Amerika’daki sistem bizde de uygulanabilir olmalı mı? Harç miktarlarının yükseltilmesi eğitimin kalitesinde bir etki yaratabilir mi? ODTÜ Rektörü Ural Akbulut’un bir sözü vardı. Gerçi bununla doğrudan ilgili değil, ama şöyle diyordu: “Otoparktan, yani en azından verebilecek olanlardan yıllık 100 dolar alsam, yıllık bütçeme çok ciddi katkısı olur.”

Öncelikle, tırnak içinde, bu durum ciddi yanlış algılamalara yol açıyor. Bir kere, bedava eğitim diye bir şey yok. Eğitim paralı. Ahmet okuyor, ama bunun parasını Mehmet veriyor. Böyle bir sistem var. Öncelikle bu konu iyi anlaşılmalı. Tabii öğrenci açısından okula giden bedavaya okuyor. Bu talep anlaşılabilir bir talep. Dediğim gibi, ben de olsam bedava olsun, paramı başkası versin isterdim. Hatta aldığım ceketin parasını da başkası ödesin isterdim. Yani bu talep çok rasyonel oluyor.

Böyle olmalı mı? Bence olmamalı. Herkes yaptığı şeyin maliyetine katlanmalı. Bunun – bedava eğitimin – bir sürü olumsuz sonucu var. Nedir bunun olumsuz sonucu? Bugün en basit iktisat kuralları söylüyor ki, eğer bir malın piyasa fiyatını olması gerekenin altında belirlerseniz, o mala karşı aşırı talep olur. Şimdi, üniversitelere karşı aşırı bir talep var. Bunu nereden biliyoruz? 1.5 milyon kişi sınava giriyor, 300.000 kontenjan var. Yani bir talep fazlası var. Bu talep fazlası nereden kaynaklanıyor? Üniversitelerin fiyatının olması gerekenin aşağısında olmasından. Bunun ne gibi sonuçları var? Kaynak israfı yaratıyor. Niye? Bedava olduğu için. İşine yarasa da yaramasa da herkes okula gitmeye çalışıyor, askerden kaçmak için okula gidiyor. Düşünsenize, adam askerden kaçıyor, Ahmet askerden kaçıyor, bunun için ben para veriyorum. Kızlar için, belki iyi bir koca bulurum diye sosyalleşmek için giden var. Şimdi o koca bulacak, diğeri sevgili bulacak diye onun parasını ben veriyorum.

Hâlbuki ceplerinden para çıksa insanlar şunu düşünecekler: “Ben bu kadar para vereceğim bu okula, bunun karşılığında ne alacağım?” Para vermedikleri için karşılığının ne olduğunu düşünmüyorlar. Dolayısıyla işlerine yarasa da yaramasa da okuyorlar. Evet, kendisine maliyeti yok, ama topluma büyük bir maliyeti oluyor. O zaman ne oluyor? Adam mezun oluyor, iş bulamıyor. Bu sefer rant aramaya çalışıyor. Yani bu sefer, diğer siyasi durumlardan kendime nasıl menfaat yaratabilirim diye düşünüyor. Rekabetin önünü kapamaya çalışıyor vs, vs.

Benim fikrimce, insanlardan bunun parası bir şekilde alınmalı. Özellikle üniversite eğitiminde insanlar aldıkları eğitimin bedelini doğrudan, bir şekilde ödemeliler. Nasıl ödeyebilirler? Peşin ödeyebilirler. Devlet kredi verir, onlar da mezun olduktan iki sene sonra öderler. Faizsiz olabilir bu, ama bir şekilde ödemeliler. Yani adam okula gitmeden önce şunu düşünmeli – şu an düşünmüyor: “Ben okula gideceğim de ne olacak?” Şu anda düşünmüyor bunu. Adam için okumanın alternatif maliyeti bile yok. Niye? Çoğu okulda devam mecburiyeti bile yok. Adam hem çalışıyor hem de bedavadan okula gidiyor. Hem fırsat maliyeti sıfır hem de okulu sıfır liraya getiriyor. Oh, bundan iyisi can sağlığı. Çok ciddi kaynak israfı.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+