Murat Çokgezen Röportajı – 2

Bir diğer sorum da hocam, yeni açılan özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki durumla ilgili. Durum iki tarafta da aynı. Yani iktisat ve işletme bölümleri hemen açılıyor. Bir masa, bir hoca, tamam. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz, iktisat eğitiminin kalitesi bağlamında, nelerdir hocam?

Tabii bu şekilde açılan üniversitenin eğitimi de ona göre oluyor. Bu şekilde oradan yetişen adam işe yaramıyor, bu yüzden bunlara talep de düşük oluyor. Herkes belirli, kurumlaşmış yerleri tercih ediyor. Ama bu okullar da isteniyor, ben bunu da tartışamam. Yani vatandaş ben kötü iktisat eğitimi istiyorum diyorsa ne yapacaksın? Biraz önce de söyledim, adam ben Serçe’ye binmek istiyorum diyor, biz ise yok, illa Cadillac’a bineceksin diyoruz. Bırak, adam neye istiyorsa ona binsin. Yeter ki neye bindiğini bilsin. Burada önemli olan, eğitim kaliteleri arasındaki farkın vergi veren kişiler tarafından bilinmesi. Özel üniversiteler bunlara kendileri katlanıyor, ama devlette durum farklı. Bu kötü eğitimi finanse etmeye vergi verenler razıysa, benim için sorun yok. Ama kurumlar arasındaki bu fark tüm vergi verenler tarafından bilinsin istiyorum.

Üniversitelerdeki akademik performans da ayrı bir konu. Sizin bu konuda bir çalışmanız var. Bu çalışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Söylediğim gibi, akademisyenlerin iyisi var kötüsü var. Bu olacak, kaçınılmaz bir şey. Yalnız Türkiye’de şöyle bir durum var: İyi ile kötü arasındaki fark bilinmiyor. Dolayısıyla insanlar da bu farkı belirtmek istemiyor. Bakıyorsun, herkes profesör olmuş. Nobel’i alan da profesör, hiç doğru düzgün okuma-yazma bilmeyen de profesör. Dolayısıyla bunun birtakım kriterlerinin olması lazım. Para kazanmak için insanların birtakım bedeller ödemesi gerekli. Bu konularda kriter koymak gerçekten zor. Ama bence, tartışmalı da olsa birtakım kriterler koyarak bunları belirlemeye çalışmak hiç kriter olmamasından daha iyidir. Biliyorsunuz, doçentliğe yükselmek için bir yabancı dil barajı var. Şu anda insanlar bu baraja takılıyorlar. Demek ki, Türkiye’de birçok doçent ve profesör bir yabancı dili doğru düzgün konuşamıyor. Bunu yapamıyorsa uluslararası literatürü takip edemiyor demektir. Bırakın yayın yapmayı, dünyada ne olduğundan haberi yok demektir.

Bir akademisyenin iki tane alternatifi var: (1) Çalışıp yabancı dili öğrenmek – bu zor bir şey; (2) Yabancı dil barajının kalkması için kulis yapmak – bu daha kolay. Sanırım bundan önceki hükümet döneminde oldu. Hükümete baskı yaptılar, kanunu değiştirdiler, baraj düşürüldü. Hatta bir kereliğine mahsus olarak düşürüldü. Ondan sonra bunlar doçent oldular.

Dışarıdan bakan bir insan açısından, yani vergi veren bir kişi açısından baktığınızda, bu kişi “adam doçent olmuş, helal olsun aldığı paraya” diyor. Vergi veren hiç kimse, örneğin bir profesöre verdiği parayı sorgulamıyor. Bunların arasında bu parayı hiç hak etmeyen adamlar olduğunu bilmiyor. En azından bunlar bilinsin istiyorum. Bunun için de birtakım kriterler uygulanmalı. Bu kriterler ne olabilir? Bence yayın yapmak önemli bir kriter. Yabancı dil kriteri de öyle. Mesela yabancı dil kriteri doçentlikte değil, doktora eğitimine başlamadan önce uygulanmalı. Belli bir seviyenin üzerinde yabancı dil bilgisi olmayan adam doktoraya alınmamalı, çünkü doktora insanın bilgisinin şekillendiği yerdir. Yabancı dil bilmeyen, dünyadaki literatürü izleyemeyen bir adama nasıl doktor ünvanı veriyoruz, bunu çok merak ediyorum. Sonra o adam doçent oluyor. 40 yaşından sonra İngilizce öğrenmesi mümkün değil zaten. Dolayısıyla ne yapıyor? Kendisini başka işlere veriyor, siyasete veriyor falan filan. Bu yüzden objektif kriterlerin mümkün olduğunca arttırılması lazım. İngilizce bilmek ve yayın yapmak bu kriterlerdendir.

Peki, biraz da piyasanın iktisatçılara bakışından bahsedelim. Mesela çok gördüğümüz bir şey: Bankalar gişe memuru alıyorlar, ama kriterlerine iktisat ve işletme mezunu olmayı koyuyorlar. Düşündüğümüz zaman, o işin gereği ileri düzey bir bakkal hesabından fazla değil, ama yoğun şekilde dört yıllık üniversite mezunları istihdam ediliyor. Bunu kaynak israfı boyutuyla düşündüğümüzde, piyasa bu kaynak israfını kendi lehine değerlendiriyor diye düşünebilir miyiz?

Evet, ileri bir bakkal hesabından öte bir şey gerektirmediği doğru. Burada suçlamamız gereken piyasa değil. Daha önce söylediğim gibi, bu kaynak israfını yaratan şey talep fazlasıdır. Sen de olsan, aynı paraya lise mezunu yerine üniversite mezunu çalıştırmak istersin. Kaynak israfı mı bu? Kesinlikle kaynak israfı. Daha önce de söyledim, malları bir şekilde piyasa fiyatının altına bir fiyatla sattığınızda kaynak israfı olur.

İktisat eğitimimize baktığınız zaman, dünya ile karşılaştırmalı olarak, kendi akademisyenlerimizi yetiştirebilir noktada olduğumuzu düşünüyor musunuz? Yani bu anlamda, kendi akademisyenlerimizi yetiştirerek dünya ile rekabet edebilecek noktada olduğumuzu düşünüyor musunuz?

Kendi akademisyenlerimizi yetiştirme noktasında, çok sayılı insanın bunu yapabileceğini düşünüyorum. Bunun sayılı okulda yapılabileceğini düşünüyorum. Bence çoğu okulda doğru düzgün akademisyen yetiştirebilecek doktora programları, bunu yürütebilecek hoca potansiyeli yok. En azından kamu üniversiteleri için bu böyle, çünkü dediğim gibi, vergi verenler açısından ben kendimi kamu üniversitelerinden sorumlu tutuyorum. Doktora programında ders verecek hocaların çıtasının yüksek olması gerekiyor. Kendisinin çıtası yüksek olacak ki, öğrencisinin çıtasını da yüksek tutabilsin. Doktora bu sonuçta, bir adamı şekillendiriyorsun.

İktisadiyat’ta yazan Ceyhun Elgin bir yazısında belki Avrupa’da olduğu gibi bölgesel enstitüler kurulabilir diye bir öneride bulunmuştu.

Kesinlikle, öyle olması lazım.

Mesela Hollanda’daki Tinbergen Enstitüsü 20 yılı aşkın bir süredir hem içeriye hem de dışarıya akademisyen yetiştiren bir yapı. Belki bizde de böyle bir şey olabilir. Bu noktada, düzenleme ve denetleme boyutuyla YÖK’ü nasıl görüyorsunuz?

Nihayetinde YÖK de akademisyenlerden müteşekkil bir yapı. Bir şekilde onlar da içlerinden geldikleri grubu suçlamak istemiyor. Zaten şu anda Türkiye’de bu kadar çok doktora programına ihtiyaç da yok. Dediğiniz gibi, belki bölgesel birtakım yapılar oluşturulabilir. Burada görev almanın çıtaları diğerlerine göre çok yüksek olabilir. Burası bir cazibe merkezi olur. Sadece buralara doktora verme yetkisi verilir. Çok da güzel olur bence.

Son birkaç sorumu da iktisat öğrencisi arkadaşların merakları ve bize yönelttikleri soruları bağlamında sormak istiyorum. Ben de İktisadiyat’taki bir yazımda bundan bahsetmiştim. En başta da siz “iktisat okumayın” şeklinde bunu dile getirmiştiniz. Yurtdışındaki saygın doktora programlarına baktığımızda mühendisleri, matematikçileri ve hatta fizikçileri doktora programlarına kabul ettiklerini görüyoruz. Bu noktada iktisat okumanın anlamı ne oluyor? Bununla ilgili sorular geliyor. Siz bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Özellikle akademisyenlikte, iktisat menşeinden geldiğinizde kafanız şekillendirilmiş hâlde geliyorsunuz. Belirli şekilde ön yargılarınız oluyor. Ama bir matematikçi, bir fizikçi dışarıdan bakıyor. Belki daha iyi görüyor. Sizin de bildiğiniz gibi, Nobel almış iktisatçılar arasında kökeni iktisat dahi olmayan isimler var: Kahneman,Smith, Nash. Yani bu tip insanların da önünü kapamamak lazım.

İktisat lisans eğitimi bir nevi gereksiz mi oluyor bu durumda? Bugün, ülkesine göre üç ya da dört yıllık bir iktisat lisans programından gelen bir kişi ile bir fizikçinin iktisat yüksek lisans programında gördükleri şeyler aynı. Oradan çıktıklarında da belirli bir seviyenin üzerinde yayın yapabilir hâle geliyorlar. Öyleyse iktisat için iktisat lisansı gereksiz midir?

Akademisyen olmak için tabii ki, bence gereksiz. Ayrıca dediğim gibi bir mühendisi de koysanız işletmeciliği çok güzel yapıyor. Birçok örneği var. Şirket yöneticisi var…

O zaman buradan hareketle, iktisat bilim midir konusu sorgulanabilir mi?

Bence birçok şey sorgulanmaya açık. Buradan bakarsak, sosyal bilimlerin güzel tarafı belki de rekabete daha açık olmasında yatıyor. Mesela bakıyorsunuz, bir hastanenin yöneticisi doktor olabileceği gibi işletme mezunu da olabiliyor. Ama bir işletmeci doktorluk yapamıyor. Belki diğer alanlarda da rekabet olabilir, ama onlar dışa kapalı oldukları için bu pek görünmüyor. Belki ben de lisanstan sonra fizik üzerine yüksek lisans yapsaydım iyi bir fizikçi olurdum. Bunu bilmiyoruz. Mesela bir doktorun bankada çalışması konusunda engel yok, ama bir işletmecinin bir hastaya bakması konusunda ciddi engeller var. Halbuki, diyelim ki, ben işletme okudum, ama kendi zevkine tüm tıp kitaplarını okudum, sınava girdim ve verdim. Niye doktorluk yapamayayım? Biliyorum, bunlar uç örnekler, ama neden olmasın?

Bu anlamda da belki bütün eğitim sisteminin bir şekilde sorgulanması lazım. Dediğiniz gibi, madem bir fizikçi kolaylıkla iktisat Nobel’i alabiliyor, o zaman bunlar sorgulanmalı. Niye sorgulamıyoruz? Belki kimse ekmeğinden olmak istemiyor. Nasıl ki doktorlar kendilerinin mesleğine başkalarının girmesini istemiyorlar, öyle. Ben şöyle düşünüyorum: Mesela göz doktoruna gidiyorsunuz. Doktorun gözünüzün kaç numara bozuk olduğuyla ilgili olarak yaptığı hemen hemen hiçbir şey yok. Bir makineye koyuyor, makine çözüyor her şeyi. O makinenin başında ben de durabilirim. Özellikle eczacıları düşünün. Eczacı dükkânı işletmek için eczacı olmanın hiçbir gereği yok aslında. Sen diplomanı asıyorsun, kalfalar çalıştırıyor. Ama kalfa bir eczane açmak istese yasak. Notere gidiyorsunuz, hiçbir zaman noterin kendisini göremiyorsunuz. Her işi sürekli kâtibi yapıyor, ama kâtip bir noterlik açayım dese olmaz. Halbuki bütün işi katip götürüyor. Şimdiye kadar olmamış olması, bundan sonra olmayacağı anlamına gelmez. Belki bunların hepsinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. İktisat da buna dahil.

Birçok arkadaşımızdan şu soru geliyor: Birinci sınıftayım, ikinci sınıftayım, akademik anlamda hangi alanlarda kendimi geliştirmeliyim? Akademisyen olmayı düşünen arkadaşlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Şu andaki gidişe baktığımızda, tabii ki öncelikli olarak yabancı dil lazım. Yabancı dile yapacağın bir yatırım, akademisyen olsan da olmasan da işine yarar. Yabancı dil öğrenmenin maliyeti hiçbir zaman batık maliyet olmaz. Ondan sonra iktisat teknikleri geliyor. Matematik aşinalığı giderek önem kazanıyor. Buna karşı çıkanlar var, ama bunların bir kısmı matematikten anlamadığı için karşı çıkıyor. Bilmediğini küçümseyen, anlamadığıyla alay eden insan tavrıyla karşı çıkıyorlar. Tabii bu kişilerin hepsi için aynı şeyi söylemiyorum, ama bir kısmı böyle. Artık insanlar akademisyen olmasalar da matematiği, özellikle de istatistik ve ekonometri tekniklerini bir şekilde kullanabiliyorlar. Bunlar bence en önemli yatırımlar. Biraz da hayal gücü olursa, ister akademisyen olsun isterse başka konuda çalışsın, iyi olur diye düşünüyorum.

Son olarak; basılı bir kitabınız var, bunun dışında taslak olarak ya da yakında çıkacak bir kitabınız var mı, onu sormak istiyorum.

Homoekonomikus’tan bahsediyorsunuz herhalde. Homoekonomikus benzeri bir kitap daha var sırada. Bildiğiniz gibi, Homoekonomikus’ta geçmişte yayınladığım kısa, popüler yazılarımı toplamıştım. Ondan sonra, bir-iki sene boyuca bir dergide tarzları kısmen aynı kısmen farklı olan benzeri yazılar yazmıştım. Onları bir şekilde kitaplaştırmayı düşünüyorum. O da buna benzer bir şey olacak. Ne zaman çıkar bilmiyorum, ama böyle bir hedefim var. En azından, söz uçar yazı kalır. Yazılı bir kaynak bırakalım.

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim hocam.

Ben teşekkür ederim.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+