Zeitgeist- Dünya Kupasına Tarihsel Bir Bakış

* Bu yazı 22 Haziran 2010 tarihinde Siyaset Kahvesi’nde yayınlanmıştır.

Futbolseverlerin şu vuvuzela zımbırtısı yüzünden paralize olduğu bu sancılı dönemde, Dünya Kupası tarihine şöyle bir bakıp, insanlık olarak ne badireler atlattığımıza dair bir değini yapmak istedim. Acısıyla tatlısıyla ne kupalar yaşanmış derken, belki de tek derdimizin vuvuzela olduğuna sevinmeli ve bu şımarıklığımızla gurur duymalıyız.  En kötü günümüz böyle olsun diyelim.  Futbol gerçekten sadece futbol değildir ; futbol hiçbir zaman basit bir oyun olmadı.  İngilizlerin baş döndüren ilk 20 dakikaları, Almanların kazanmaya programlı makine düzeni, Hollandalıların total futbolu, İspanyolların rakibi felce uğratan pas trafiği, Brezilyalıların insanüstü top sürüş tekniği ve İtalyanların katı defansı gibi teknik kavramlar  bu oyunun tarihini anlatmaya yetmez kuşkusuz. Çünkü insan oyundayken bile sadece oyunda değildir; psiko-sosyal bir varlık olarak tüm benliğiyle, yanlışıyla doğrusuyla , yitici ve saçma ya da tam tersi kalıcı ve güzel olanıyla yeşil sahadadır.
Dünya Kupası henüz emekleme çağında(İtalya-1934) olmasına rağmen, kitlesel barbarlık ve nihilizmle çoktan tanışmıştı. Meşin yuvarlak yeşil sahada devinirken, binlerce İtalyan faşist, Mussolini’ye karşı bağlılıklarını yerine getiriyor, bu büyük organizasyonu kara bir propaganda aracına çevirme görevini çok iyi beceriyorlardı. Statlar “Duce” sesleriyle inliyordu. Belki bugün vuvuzelanın 130 desibeli aşan gürültüsünü duyduğumuza şükretmeliyiz. Faşist sloganlar  ve futbolun galeyana getirici atmosferi içinde , İtalya kazanıyor, Duce coşuyor, insanlık ise onurunu tümden kaybedeceği, yüzyılın en karanlık dönemine hazırlanıyordu  . 34’de futbol, faşizmi coşturmakta o kadar başarılıydı ki, Hitler Mussolini’den esinlenerek Berlin 36 Olimpiyatlarını da ideolojik bir şölene dönüştürecekti. 30’lu yıllarda Zeitgeist, kin ve nefret kusmaya hazır, saatli bir bombaydı ve kuşkusuz Dünya Kupaları da bu olguya anlatım verme görevini  eksiksiz olarak yerine getiriyordu .  
Evet, futbol sadece futbol değildir; insanın bütün kültürel geri-kalmışlığı, milliyetçi nefreti ve vahşeti sahaların saf yeşil renk olmasına izin vermez, ona kirli kanını akıtır. Dünya Kupasında değil ama Dünya Kupası elemelerinde(1969) , iki ülke Honduras ve El Salvador, literatüre Futbol Savaşı ya da 100 Saatlik Savaş olarak geçecek olayla tarihe kazındılar. Göçmen sorunu nedeniyle zaten gergin olan iki ülke ilişkileri, elemeler için oynanan maç serisinde tamamen kopma noktasına gelmiş ve akabinde gelişen olaylar neticesinde iki ülke, bilançosu 3000 ölü olan bir savaşa girmişti. Elemelerin ilk maçında ise tam bir trajedi yaşanmıştı. El Salvador’un Honduras’a  yenilmesine daha fazla tahammül edemeyen genç vatansever kız, 18 yaşındaki Amelia Bolanos, babasının silahını alıp kalbine dayamış ve sonrasında canlı yayınlanan cenaze töreniyle tüm ulusun acılarına tercüman olmuştu[1].
Yıl 1974’ü gösterdiğinde Soğuk Savaşın buz gibi havası elbette yeşil sahaları da sarmıştı. Turnuvaya ev sahipliği yapan Batı Almanya, grup maçlarında Doğu Almanya ile eşleşmişti. Alman’ı Alman’a kırdıran kahbe dünya, futbolda da yüzünü göstermişti. Gerilim ve nefret pusuda bekliyordu.   Turnuvanın ilk maçında Kapitalist Batı Almanya, Şili’yi kaderin cilvesi olarak Marksist oyuncusu Breitner’in attığı tek golle devirirken, grup elemelerinin son maçında Doğu Almanya , misafir geldiği Batı Almanya’da , bütün dünyayı şoke ediyor ve Sosyalist Dünyanın hanesine bir zafer ekliyordu. Batı Almanlar, sonradan kupayı alacak olmalarına rağmen, Doğu Almanların zaferi karşısında  çıldırmışlardı. Ama 1974 yılında sadece iki kutuplu dünyanın gergin havası yoktu. Güzel şeyler de olmuştu. Hollanda milli takımı efsane oyuncusu Johan Cruyff önderliğinde dünyayı Total Futbol denilen sistemle tanıştırıyor ve insanlık da yeşil sahalardaki bu güzelliğe kayıtsız kalmıyordu. O gün bugündür, Portakalları dünyada sevmeyen yoktur. Bu vesileyle bir parantez açıp,bugün de bunun bir benzerini yaptıkları için, din, dil, ırk ayrımlarını altüst ederek, insanlığın estetik olarak eğitimi projesinde görev alan,  Güzelin bir Evrensel olduğunu tanıtlayan tüm Barcelonalı ve İspanyol kardeşlerimizi  kutlamalıyız.
1986 Meksika Dünya Kupası ise belki de nefreti, hırsı, intikam duygusunu meşin yuvarlağa enjekte eden en somut örneklerden birine tanık oldu. Bundan 4 yıl önce iki ülke, İngiltere ve Arjantin, Falkland Savaşı’nda karşı karşıya gelmişti. Bu kara parçası için 257 İngiliz,  649 Arjantin askeri [2] canını vermiş ve savaştan geriye iki ulus arasındaki derin bir hesaplaşma arzusu kalmıştı. Kupada oynanan Arjantin-İngiltere maçı da bir ölüm kalım savaşıydı adeta. Maçtan akıllarda kalan iki şeyden biri kuşkusuz, Maradona’nın eliyle attığı ve maçtan sonra “Tanrının Eli” olarak adlandırdığı goldü . Zafer için her yol mübahtı, hele rakip İngiltereyse bunu fazla sorgulamaya gerek yoktu. Diğer gol de yine Maradona’nın kendi yarı sahasından gelip İngilizleri birer birer çalıma dizerek attığı Yüzyılın Golüydü.  Maradona’nın yine maç sonunda yaptığı bir açıklama ise çok manidardı:
“Sanki bir futbol takımını değil, bir ülkeyi yenmiştik.Maçtan önce futbolun bu savaşla hiçbir ilgisi olmadığını söylememize rağmen, biliyorduk ki onlar orda birçok Arjantinli genci küçük kuşlar gibi öldürdüler. Ve işte bu intikamdı” [3].
Elbette Dünya Kupası serüveni boyunca yaşananlar sadece bunlardan ibaret değildi. Futbol her zaman toplumun aynası oldu, sırf bu yüzden ciddi bir araştırma konusu olmayı hakeder. Diyor ki  Durham Üniversitesi’nden Prof. Giulianotti  : “Futbolun, iki yönlü  mesajı vardır. Bir mesaj ‘ulusunu tüm gücünle destekle’dir, diğeri ise sporun evrensel mesajıdır: fair-play değerleri, rakibe saygı vb. Bu iki mesaj, açıkça karşı karşıya dururlar”[1]. Bugün vuvuzelanın gelmişine geçmişine laf ederken(ki haketmiyor değil uğursuz alet), biraz olsun Homo Sapiens’in tarihsel serüvenini anıp tebessüm etmeyi de başarabilmeliyiz. Bir zamanlar Beyaz Adamın horgördüğü bu insanların topraklarında yapılan bu kupada artık düşmanlıklardan, hesaplaşmalardan eskisi kadar bahsetmiyorsak,belki de sporun Evrensel, Doğru, Güzel ve İyi olan mesajına daha yakın durduğumuzdandır.  İnsan TARİHSELDİR ve insanın yazgısı zorunlu olarak GELİŞMEKTİR. Vuvuzela sancısını hayra yormak gerek.
Referanslar:
[1] http://www.newagebd.com/2010/may/11/spt.html
[2]http://en.wikipedia.org/wiki/Falklands_war
[3] Maradona, D. Maradona: The Autobiography of Soccer’s Greatest and Most Controversial Star, p.128. Skyhorse Publishing, 2007. ISBN 1-60239-027-4.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.