Genç Ekrem'in Acıları 1

genç ekremin acıları 1

Bu yazı 25 yıllık kısa hayatımın öğrencilik yılları kısmının kısa bir anlatımıdır. Benim hikâyem sana ne katabilir bilmiyorum, ama seni eğlendireceği kesin. Eğer seni eğlendirecekse bu hikâye iyi bir hikâyedir ve senle paylaşmam gerekir diye düşünüyorum ve başlıyorum Yeşilçam filmi tadındaki hikâyeme. Aşk, ihtiras, gözyaşı, gülücükler… Huzur film gururla sunar: Genç Ekrem’in Acıları. Bu filmde aradığınız her şeyi bulacaksınız sevgili izleyiciler.

Bölüm 1: İstanbul’da İlkokul Yılları

22 Aralık 1985’de Allah’ın ikramı olarak doğduğuna inanılan 4,5 kilo ağırlığındaki esmer ve tombul bebeğe Ekrem adı verilir. Ekrem, gürbüz bir bebektir ve kucaktan kucağa büyür. Saymayı ve kelimeleri Susam Sokağı yardımıyla öğrenir ve Susam Sokağı terbiyesi sağ olsun bu çocuğun yedisinden evvel okula başlamasına olur verirler. Okul hayatına İstanbul’da merhaba diyen tombul ve tatlı (bu sıfat Ekrem’i hayatı boyunca bırakmamıştır) Ekrem, tombulluğu nedeniyle arka sıralarda oturan tayfaya dâhil olmuşsa da çalışkan olmayı tercih etmiştir. Hatay’daki bir aşiretin mensubuysan ve adına çalışkan öneki eklendiyse hayat inan zor oluyor senin için. Adına beklentiler denen şekilsiz varlığın nefesini hep ensende hissediyorsun. “Oğlum senden çok şey bekliyoruz”, “ Bizi utandırma”, “Bir matematik problemini birkaç saniyede çözüyormuşsun, maşallah” gibisinden söylemlerle henüz ilkokuldayken muhatap olmaya başlamıştım. Gerçekten de Cedric’in dediği gibi sekiz yaşındaki bir çocuk için hayat çok zor!

 

Bölüm 2: Millet gider Mersin’e, Biz Gideriz Tersine

İstanbul’da ne de güzel gidiyordu okul hayatı. Ne anlamı vardı İstanbul’un şahane ortamını bırakıp Hatay’a gitmenin? Benim elimde değildi karar vermek çünkü baba vardı, anne vardı ve bana da onları takip etmek düşüyordu. Kadıköy’de başlanan Anadolu Lisesi macerasına Antakya’da devam edeceksin dedi babam ve bana tamam demek bile düşmedi çünkü otururken buldum kendimi Osman Ötken Anadolu Lisesi’nin tahta sırasında.

Başlarda adına adaptasyon sorunu denen çadıra sığınarak hüznümü yansıttım ebeveynlerime ve başarı grafiğimde sürekli azalan bir trende hanemin kapılarını açtım. Tam etrafımdakiler “Demek ki ilkokulda başarılı olan ortaokulda da başarılı olacak diye bir kaide yok” demek üzereydiler ki ben aynanın karşısına geçip “Oğlum titre ve kendine gel, toparlanma zamanın geldi” dedim. Bu an başarı grafiğimin kırılma noktasıydı ve sürekli azalan trendin yerini sürekli artan trend aldı: Eski Ekrem geri döndü, yaşasın. Kendimi kandırmayı başarmıştım: Başarılı olmak için İstanbul’da olmak şart değil ki! Etrafa iyice baktığımda Antakya’daki Anadolu Lisesi’nin aşırı rekabetçi ortamını fark ettim ve bu lisede yaşayabilmek için ilkokulda kazandığım önekin hakkını vermem gerekiyordu. Yarış atı olmak zamanı gelmişti, at gözlüğümü de kendim taktım.

 

Bölüm 3: Abiler, Hocaefendi, ÖNEM Dershanesi: Başarıya Giden Yol Cemaatten Geçer

Ortaokul yıllarında bisküvi yemek için giderdik abilere. İyi bir anlaşma vardı aramızda: Biz namaz kılıyorduk ve karşılığında bisküvi alıyorduk. Altıncı sınıf öğrencisinin gözünden durum böyleydi. O zamanlar pek de sosyolojik tahlil yapacak seviyede değildim yani. Hocaefendi Fethullah Gülen’in sevgili talebeleri bize ders de anlatıyorlardı ki onları sevmemiz için bisküviden daha önemli neden buydu aslında.

Sekizinci sınıfta bazı akrabaların uyarıları nedeniyle abilere gitmekten vazgeçmiştim. Artık onlarla bağlantım yoktu. Lise birinci sınıf, ÖSS’nin varlığına aşinalığın başladığı yıldır Antakya’da. Başarılı olanlar SBS’lerde gösterdikleri performans sayesinde, parası olanlar da paralarının gücüyle dershanelere yazılmıştı. Ben, ne SBS’ye girmiştim ne de param vardı, ortada kalmıştım. Fizik öğretmeni olan bir akrabamın referansıyla sıradan bir dershaneye bedava gitmeye başlamıştım. Gitmeye başladığım dershanenin öğrencilerinin seviyesi çok düşüktü ve herkesin züğürt olduğu yerde bana paşa olmak kalmıştı. Bu paşalık hali başka dershanelere transferimi gündeme getirmişti, aynı futbol takımlarında olduğu gibi. Şu işe bak ki cemaatin dershanesiyle benim dershanem aynı binadaydı ve cemaatin hocaları benim tüm sınav sonuçlarımı rahatlıkla görebiliyordu. Nitekim performansım hoşlarına gitmiş olacak ki bana aynı binada ama üst katta olan dershanelerine devam etmek isteyip istemeyeceğimi sordular. Antakya’nın en iyi dershanesi cemaate ait olan ÖNEM Dershanesi idi ve bu dershane beni transfer etmek istiyordu: Ekrem artık ÖNEM’ liydi.

Sürekli artmaya devam eden başarı grafiğim insanların nezdindeki önemimi de beraberinde arttırıyordu.  Artık yeni bir önekim vardı: Özel derece sınıfı öğrencisi. Ben özeldim, 180 sorunun en az 160’ını çözebiliyordum. Lisenin sonlarına doğru bir buçuk saatte 180 soru çözebilir seviyedeydim ve bazen bu 180 cevabın tümü doğru oluyordu. Beklentiler’in sıcacık nefesini artık içimde hissediyordum. Herkes, ilk yüze garanti girer ama ilk on şans diyordu olası ÖSS neticem için. Peki, netice neydi? On değil, yüz değil, 2390. Yıkıldım! Ben çok üzgündüm, ama dershanem o kadar da üzülmedi: 2390. olsa da iyi bir abi vardı ellerinde. Yıkkınlık halim pek de uzun sürmedi çünkü olmuşa çare yoktu, farkındaydım.

 

Bölüm 4: Benim Oğlum Doktor Olacak: Tercih Bunalımı

Türkiye’de doktorların %15’i Hatay’ lıdır[1]. Ancak benim aşiretçiğimde hiç doktor yoktur ve her yıl “Bu sene biri doktor olacak” heyecanıyla takip ederler ÖSS sonuçlarını. Böyle bir ortamda Hacettepe hariç tüm tıp fakültelerine girebilecek puana sahip olduğunda inanılmaz bir sosyal baskıya maruz kalıyorsun. Ebeveynlerim de aşiretin ilk doktorunu yetiştirmenin gururuna nail olmak için ayrı bir baskı yapıyordu bana. Herkes tıp yazmamı istiyordu, ben hariç.

Elimdeki puanla gitmek isteyeceğim tek yer vardı: Bilkent Matematik. Okuyup bilim adamı olacaktım, ama insanların matematik bölümü algısı benim algılayışımdan farklıydı. İlk tepkiler şöyleydi: “Matematik öğretmeni mi olacaksın?”, “O zaman git de matematik öğretmenliği oku!”, “Yaptığın puana yazık!”. Bu baskılara pek dayanamadım, ama boyun da eğmedim onlara. Pazarlığa gitmeyi önerdim. Siz matematikçi olmamı istemiyorsunuz, ben de tıpçı olmak istemiyorum; bir ara noktada buluşalım. En büyük ağabeyim endüstri mühendisliğinin geleceğin CEO’larından biri olmaya giden yol olduğunu düşünüyordu ve CEO olmak fazla para kazanmak anlamına geliyordu. Mantık basit: Ekrem fazla para kazanmalı ve bunun için endüstri mühendisi olmalı. Endüstri mühendisliği veya endüstri mühendisliğine yakın bölümler Ekrem ve Ekrem’in ailesi için ideal gibi duruyor. Bu düşünce tarzı neticesinde şöyle şekillendi tercihlerim: 1) ODTÜ Endüstri Mühendisliği 2) ODTÜ İşletme 3) İTÜ İşletme Mühendisliği 4) Bilkent Matematik 5) Boğaziçi Matematik 6) ODTÜ Matematik. Matematikleri de yazdım yani. ODTÜ’lerin gelmeyeceğini biliyordum, ama puanım İTÜ’nün 6-7 puan üzerindeydi. O kadar dua ettim ki İTÜ’nün puanı yükselsin de Bilkent’e yerleşeyim diye. Dualarım işe yaramadı: Ekrem artık İTÜ’lüydü.


[1] Resmi bir veri değildir. Sadece Hatay’lı velilerin tıp sevdasının boyutunu belirtmek için kullandım.

.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.