Genç Ekrem'in Acıları 2

genç ekremin acıları 2

Hikâyeme kaldığım yerden devam ediyorum. Bu kısımda İTÜ’lü yıllarımın özetini bulacaksınız.

 

Bölüm 5:   17’sinde Bir Sabinin Ailesinden İlk Uzaklaşması

İstanbul’da yedi yıl kalmış olmasına rağmen çocukluk dönemine denk geldiğinden, İstanbul’un tadına varamamış bir insandı 17’sinde Ekrem. İstanbul Teknik Üniversite’sinin adında geçen İstanbul kelimesi dahi yetmişti Ekrem’in heyecanlanmasına. Bir de Hatay’dan ve aileden yeterince uzaklaşmak vardı ki değme keyfime.

Tüm eylemlerimiz özgürlük içindir. Her insanın özgürlük tanımlaması farklıdır, ama çoğu üniversite çağındaki genç için özgürlük aileden ıramak, keyfi davranmanın tadını çıkarmaktır. Bu keyfilikten dolayı hayattaki çoğu ilk, üniversite döneminde yaşanır. Bende de bu düşüncelerin verdiği çakırkeyiflik, hayatımda gerçekleşecek ilklerin neler olacağı üzerine hayaller kuruyorum. Ant olsun ki yaşadığım ilkler beş para etmezdi. İstanbul’da acıya göğüs germeyi, içeriden ağlamayı, yalnızlığı denizle paylaşmayı, aileye rol yapmayı vb öğrendim.

Kayıt yapmaya babamla gitmiştik. Babam kaydımı yapmama yardımcı olmuş, cemaatin yurduna beni yerleştirmiş ve beni İstanbul’a emanet edip Hatay’a geri dönmüştü. Artık ben, İstanbul ve cemaatin sıcak ortamı vardı sosyal ortamımda. Liseden vardığım yargıya göre iyi bir abi olabilirdim. Cemaat yurdundaki iyi stajyer abilik performansım sayesinde ikinci dönemde kendimi cemaat evinde, ev abisi olarak bulmuştum. Burası zurnanın zırt dediği yerdi. Benden abi olmayacağını bu evde anlamaya başladım. Sakin olan beynim sorularla dalgalanan bir okyanusa dönüyordu, bir şeyler yanlıştı.

 

Bölüm 6: Kendini Bulamayan Adam

Nirvana bireyin kendisidir. Bu yüzden ömür denen süre boyunca aradığımız şey aslında kendimizdir. Hepimiz, kendini arayan adamlarızdır. Kendini arama sürecinde attığın her olumlu adım mutluluk getirir, olumsuz adım da mutsuzluk. Kendini bulamayan adamlar boşlukta sallanan adamlardır. Boşlukta sallanmak ölmekle yaşamak arasında sıkışmak gibidir. Bu pozisyondaki birey sıkkındır, kaçmak ister ve kaçar!

Hep aktif, girişken, başarılı, insanların takdir ettiği bir üniversiteli olacağımı düşünmüştüm. Hayaller hesabı dopdoluyken gerçekler hesabı bomboştu: Elde var sıfır. Cemaatçi yaftam cemaatçi olmayanların bana mesafeli davranmasına yol açıyordu. Akademik başarı hanesinde yeller esiyordu çünkü kendime zaman ayıracağıma geleceğin potansiyel abileri olan ortaokul talebelerime zaman ayırıyordum. Okula gitmekten haz almıyordum çünkü okul, içinde sallandığım boşluğun bir parçasıydı. Her sabah Maçka otobüsüne binip İTÜ durağında ineceğime Beşiktaş son durakta iner, denizle hasbıhal ederdim. İTÜ’de, ülkemin en güzel üniversitelerinden birinde, okuyordum ama mutsuzdum. İTÜ, içine düştüğüm boşluğun bileşenlerinden biriydi ve ona karşı gram sevgi kalmamıştı içimde.

İnsanın mutluyken şiir yazdığına hiç tanık olmadım. Ben de hep mutsuz, umutsuz, dağılmış hallerimde şiir yazmışımdır. Güzel şiir yazdığımı iddia etmiyorum, ama o zamanki ruh halimi anlaman için “boşlukta sallanan adam” olduğum zamanlardan bir şiirimi senle paylaşacağım.

Bir keşkeler zincirinden ibaret hayat.

“Keş” ve “ke” diye iki heceden oluşacak kadar basit,

Yazılmaya başlandığında üç noktayla bitecek kadar uzun.

 

Keşke Saul Bellow’ un Boşlukta Sallanan Adam’ı olsaydım,

Boşlukta sürekli düşeni oynamaktansa.

Keşke yalnız olmasaydım,

Ağacın gövdesine kazınmış iki b harfini

Ben ve ben zannedebilecek kadar.

Keşke sevebilseydim,

Çocukların ağzına sakız olacak kadar düşmüş sevgiyi

Yüceltebilmek için.

 

Keşke,

Bir keşke ile başlayıp virgüllerle devam eden

Ve tek noktayla bitecek şu hayata hiç başlamamış olsaydım.

Bu şiir isyan ve acı yüklü. İçindeki isyan aslında kendini bulamamış, kendini gerçekleştirememiş olmaya isyandır. Acıysa hayallere ulaşamamanın verdiği acıdır.

İTÜ’den aldığım en önemli ders, Mastercard’ın hoş reklamına benziyor: Boğaziçi’nde okumak 223 puan, ODTÜ’de okumak 220 puan, İTÜ’de okumak 216 puan, ama kendini gerçekleştirmenin hazzı puanla ölçülemez! Hedefin ODTÜ ya da İTÜ’de okumak değil de kendini bulmak olmalıdır. Kendini bulmaya giden yol ODTÜ’den geçmiyor. Ben İTÜ’ye gidip bu yoldan sapabileceğim kadar saptım.

 

Bölüm 7:  Kaçış

İTÜ’yü neden bıraktın sorusuna çeşitli yanıtlar vermişimdir: “Bölümü beğenmedim”, “İşletmenin mühendisliği mi olurmuş?”, “Cemaatten kurtulmak için” vb. Gerçek nedeni çok az kişi bilir ve şimdi sen de bu az kişinin arasına gireceksin. Esas neden kendini bulamayan adamı oynamaktan vazgeçişimdi. Boşlukta sallanan adamların yaptığı gibi kaçtım ben de.

İki yılı boşa harcamak gibi geliyordu insanlara, İTÜ’den ayrılma kararım. Akademisyen olmak istiyorsam İTÜ de buna müsaitti, haklılardı. Ancak insanların susması, karşı çıkmaması için öyle bahaneler hazırlamıştım ki arada kendime esas terk nedenimi hatırlatmasam ben de kanabilirdim ürettiğim bahanelere. Ama gerçek nedeni biliyordum.

Kardeşim ÖSS’ye onu hazırlamam için yanıma gelmişti. Bir yandan onu ÖSS’ye hazırlıyor bir yandan da kafama saplanan kaçma düşüncesinin sebep olduğu peki, ben nereye kaçacağım, ne olacağım sorularına cevap arıyordum. Günlerim şu şekilde geçiyordu: Kardeşine matematik anlat, oku ve düşün.

Cemaatin bir misyonu vardı ve misyon tartışmasız güzeldi, ama bana göre değildi. Bu misyonun benim dünyaya geliş nedenim olmadığına inanıyordum ve asıl misyonum üzerine düşünüyordum. Aslında dünyaya geliş nedenim basitti: Kulluk etmek, sınanmak. Diğer taraftan, reenkarnasyona inanmadığımızdan dünyaya sadece bir kez gelme şansım olduğunu da biliyordum. O halde evvelce kesilmiş bu tek gidiş-dönüş biletini iyi kullanmam gerekiyordu. Benim dışımda milyarlarca insan vardı dünyada ve bu diğerlerine yararı dokunacak işlere imza atmam gerekiyordu. Dünyada o kadar problem vardı ki bu problemlerin çözümüne tırnak kadar katkı sağlamak beni faydalı kılacaktı. Kadınların hor görüldüğü, açlığın ve ölümün her yerinde volta attığı, eşitsizliğin had safhalara ulaştığı bir dünyada yaşıyorduk. Fark ettim ki üzerine düşündüğüm bütün problemler sosyal bilimlerin ilgi sahasına giriyordu. Bulmuştum: Ben sosyal bilimci olmalıydım ve bunun yeri kendimi baştan bina edebileceğim herhangi bir yerdi.

Babam İstanbul’a ben ve kardeşimi ziyarete gelmişti. Onu kaldığımız cemaat evinde misafir etmiştik ve kaldığımız ortam babamın hiç de hoşuna gitmemişti. Babam da fark etmişti bu ortamda kalmaya devam ederek dünyaya büyük katkı sağlayacak bir adam olamayacağımı. Bu yüzden babamın bizi ziyaret ettiği yılın baharında, Eminönü’nde kardeşimle otururken, gözlerim yaşlı, babamı arayıp “Baba, dayanamıyorum artık, bırakıp geleceğim” dediğim de elbette oğlum bırak ve yanımıza gel yanıtını almıştım. Dersleri, sınavları, harf notlarını hiç umursamadan her şeyi bırakıp kaçmıştım Hatay’a.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.