Sosyal Bilimler Ölmez

sosyal bilimler ölmez

Geçtiğimiz yıllarda insanın DNA haritası çıkarıldı ve o günden beri gen dizilimlerinin tespiti üzerinde çalışılmaktadır. Amaç, hastalıklara sebep olan genetik problemleri tespit edip bu problemlerin çözüm yollarını araştırmak, yani yolun en sonunda şu an için çaresiz olarak nitelendirdiğimiz hastalıklara çare bulmak gibi görünüyor. Farklı bir bakış açısıyla, aslında amaç insanın ortalama ömrünü arttırmak. Japon bilim adamları, kendi ülkeleri için bu rakamı yüze çıkarmaya niyetlenmiş.

Bir koyunun kopyalanması ile tüm dünyanın farkındalığını kazandı klonlama olayı. Vatikan dâhil olmak üzere dünyanın büyük bir kısmı Dolly adlı koyun üzerine konuşmaya başladı. Dolly, aslında olayın sadece başlangıcıydı. Elbette amaç, insanı kopyalamaktı. Konu insan olunca, üzerine yazıp çizen, fikir beyan eden de fazla oldu, hatta konu üzerine filmler bile yapıldı. Ada adlı filmde, klonlamanın insanın ortalama ömrünü uzatmada bir araç olarak kullanılabileceğinden bahsediliyordu. Kopyaların bir nevi insan yedeği olarak kullanılabileceği fikrinden yola çıkan film, etik tartışmalarını da beraberinde getiriyordu. Kopya da olsa onlar insandı.

Teknolojik gelişmenin hızlı olduğu alanlardan biri sağlıktır. Yapılan büyük yatırımlar hızlı gelişmeyi de beraberinde getirmektedir. Sağlık, bir sektör olarak da dünyanın en büyük sektörüdür, trilyonlarca dolarlık hacmiyle dünya iş hacminin yüzde onunu oluşturmaktadır. Bu durum pek de şaşılacak bir durum değildir aslında. Mutlaka duymuşsunuzdur, her şeyin başında sağlık gelir kelamını. Sağlık olmadan, ne trilyonlarca servetten haz alır insan ne de aldığı bir nefesten. Bu nedenle, yaşamak ya da yaşayabilmek için, kesenin ağzı açılır mevzu bahis sağlık olunca. Sağlık sektörünün bu kadar büyük bir hacme sahip olmasının temelinde bu gerçek yatmaktadır. Diğer bir taraftan sağlık sektörüne yön verenler sosyolojik bir gerçeğin daha yeterince farkında ve bugünlerde bu gerçek üzerine çalışmalar yürütüyorlar. İnsanların çoğunun en büyük korkusu ölümdür. Eğer, kaçınılmaz olarak bilinen ölümden bir kaçma yolu bulabilirsek insanlar bunun için büyük miktarlarda para harcayabilirler. Yukarıda verilen iki örnek de sağlık alanındaki ilerlemenin hangi yönde olduğunu yeterince anlatıyor bizlere.

İdeal bir dünya tasavvur edilmek istendiğinde savaşın olmadığı, toprağın kana susadığı, epidemik hastalıklar nedeniyle binlerin ölmediği, çaresizliğin kötü bir hatıra olarak kaldığı bir dünya gelir gözler önüne. Kalp krizinden ya da kanserden ölen bir sevdiğiniz gelir hatırınıza ve neden çaresi yok diye isyan edersiniz bu hastalıkların. Sonra uzaklara dalar, ölümün soğukluğunu hisseder ve keşke ölüm olmasaydı diye bir temennide bulunursunuz. Birileri bu temennilerin farkında ve harıl harıl bu temennileri gerçekleştirmek için çalışıyorlar. Peki, kalp krizi geçirmek, kansere yakalanmak hayal olsa; ölmemek ya da yüz elli yıl yaşamak mümkün olsa nasıl bir dünya bekliyor olacak bizi?

İnsana uzun bir ömür sunmanın iki temel yolu var: İlkin, insanın bazı hastalıklara yakalanmasına engel olacaksınız ve ikinci olarak da eğer insan bir hastalığa yakalanmışsa o hastalığın çaresi elinizin altında olacak. Önemli hastalıkların büyük bir kısmı genetik temelli hastalıklar. Gen Haritası çalışmaları hastalıklara neden olan genleri bulmayı amaçlamaktadır. İnsanın doğuştan itibaren hangi hastalıklara sahip olduğu ve ileride hangi hastalıklara yakalanabileceği tespit edilebilecek bu çalışma neticesinde. Peki, bu yönde bir tespit birey açısından kötü sonuçlar doğurabilir mi? Bir an için bir işveren olduğumuzu düşünelim. Genç yaşta kanser olacağını bildiğimiz birinin iş başvurusunu kabul etme olasılığımız çok düşüktür. Çünkü kanser tedavisi görecek kişi uzun süre işten ayrı kalacak ve belki de işe döndüğü vakit eski performansını sergileyemeyecektir. Bu şekilde düşünen işveren de bu başvuruyu kabul etmeyecektir. Şimdi de bir sigorta şirketi çalışanı olalım. Gen analizi neticesinde epilepsi, yüksek tansiyon ve kanser olma ihtimalinin yüksek olduğunu bildiğimiz birinin sağlık sigortası için başvuruda bulunduğunu düşünelim. Sizce risk analizi ile çalışan sigorta şirketleri, böyle bir riski alıp bu başvuruyu kabul etmenizi tasvip ederler mi? Kabul edecek olsanız dahi bu kişiden oldukça, kişinin karşılayamayacağı miktarda, yüksek bir sigorta prim bedeli talep edersiniz. Bu da siz yapmayı kabul etseniz dahi müşterinizin sigorta yaptırmayı kabul etmeyeceği anlamına gelir. İkinci olarak belirttiğim, tüm hastalıkların çarelerine sahip olup sonradan nüksedebilecek hastalıklara bu çareler ile müdahale etmek alternatifi içinse ilaç sektörü tüm gücüyle seferber olmuş durumda iken bir yandan da genetik mühendisleri klonlama çalışmalarına devam etmektedir. Bir İngiliz bilim adamının kendini kopyalamayı beş kez denemiş olması, muvaffak olamasa da olayın hangi boyutlara vardığını görmemize yetiyor. Yaratıcı rolüne soyunan insan yaratılacak olana bir şekilde yön verme derdinde. Yukarıda da değinmiş olduğum gibi kopya insanların organ tarlası olarak kullanılıp ihtiyaç anında organ naklinde kullanılabilecek olması ihtimali din bilimciler ile temel bilimcileri karşı karşıya getirmiş durumda. Benzer bir durum kadın doğum alanında da karşımıza çıkıyor. Doğacak olanın cinsiyetini tayin etmek ve ana rahmi dışında çoğalmayı sağlamak çalışmaları da aynı iki tarafı yine karşı karşıya getiriyor. Belki bir gün, bu tartışmalara rağmen, ana rahmi dışında büyüyecek, cinsiyeti önceden belirlenmiş ve yakalanacağı muhtemel hastalıklardan arındırılmış bireyler doğabilecek. Din adamlarının yanı sıra bazı temel bilimciler de bu senaryoya karşı çıkmaktalar. Çünkü insanoğlunun mevcut düzene müdahalesi neticesinde oluşacak bu yeni düzenin kendi sorunlarını, kendi hastalıklarını da beraberinde getireceğini iddia ediyorlar. Bu grup bilim adamı doğa kurallarına müdahale etmemekten yanalar.

Yüz elli yıl yaşamanın mümkün olduğu bir dünyanın nasıl olacağı sorusuna şimdi de farklı bir şekilde yaklaşalım. Malumdur ki dünya belirli sınırlara sahip. Marstan ya da Jüpiter’den kesip dünyaya parça eklemek ve böylece dünyayı büyütmek de pek mümkün değil. O halde bunu kabul ediyoruz ki kısıtlı yaşam alanı sunan bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın kendisi bir kısıt olduğundan dünyada tarım yapılabilecek ve gıda elde edilebilecek alan da kısıtlıdır. Diğer bir deyişle dünyadaki toplam besin ve su miktarı da bir kısıttır. Böyle bir dünyada insanlar yüz elli yıl yaşayabilirlerse zaten üssel olarak artan toplam dünya nüfusu daha yüksek bir hızla artmaya başlayacaktır. Bu da bizi, demografi üzerine kafa yoran herkesin bilebileceği üzere, taşıma kapasitesi sorunu ile karşı karşıya bırakacaktır. Eğer belirli bir taşıma kapasitesi olan dünyaya bir aşırı nüfus yüklemesi yaparsak yaşam alanı ile besin ve su kısıtları nedeniyle dünyada bir kaos başlayacaktır. Bu kaos insanlığı savaşa sürükleyecek ve toplam popülasyon kendi kendini dengeye getirecektir. Bu konuda farklı bir senaryoda üretebiliriz. İnsan ömrünün uzamasının temelinde sağlık hizmetleri yatmaktadır. Gelen her yeni kuşak da bu sağlık hizmetlerinden faydalanmak isteyecektir. Popülâsyonun yüksek değişim hızı nedeniyle sağlık hizmetleri herkese eşit olarak yetiştirilemeyecektir. Bu sorun da beraberinde sağlık hizmeti kime götürülecek sorusunu getirecektir.

Sağlık alanı bilimdeki gelişmeleri gösterebilmek için güzel bir örnekti. Mühendislik, temel bilimler ve sağlık gibi alanlarda çok hızlı bilimsel ilerlemeler gerçekleşirken sosyal bilimler alanında benzer bir hız ile karşılaşamıyoruz. Hatta bazı çevrelerde sosyal bilimlerin yaşayabilmek için temel bilimlerin araçlarını kullandığı ve sadece bulunmuş olana farklı bir şekilde yaklaşabildiği söylenmektedir. Bu yazının temel amacı da bunun aksini göstermekti. Görüldüğü üzere temel bilimlerdeki çalışmalar bazı sorunlara çözüm üretmeye çalışırlarken yeni sorunları da beraberlerinde getirebilmektedir. Yukarıda verdiğim örnekler sadece sağlık alanını kapsasa da aslında üretim süreçlerinde yaşanan değişimlerin ya da uzay alanındaki çalışmaların da benzer sorunlara gebe olduğu bilinmektedir. Ahmet Ümit, bir hikâyesinde insanın sadece kırk yıl yaşamasına izin verilen bir dünya tasvirinde bulunuyor. Oksijen ve besin kısıtları böyle bir politikanın doğmasına sebep oluyor. Çok hayalî bir örnek olarak görünse de aslında, dünya bir gün bu duruma gelebilir mi sorusu mutlaka yer almıştır bir kere de olsa yaşayanların zihninde. Çok hızlı bilimsel ilerleme tarım, çevre, sağlık gibi çok önemli alanlarda ciddi sorunlara sebep olabilecek gibi görünüyor. Dünya bu olası sorunlar nedeniyle oluşan görüş farklılıkları açısından kâh ikiye kâh üçe bölünüyor. Bu ayrılıklar, sosyal bilimlerin hiçbir zaman ölmeyeceği konusunda iki sebep sunmama yarıyor. Birincisi, sosyal bilimler insanı, toplumu, zihniyetleri ve zihniyetlerdeki değişimleri inceler. Temel bilimlerdeki gelişmenin doğurduğu sorunlar zihniyet farklılıklarını ve değişimlerini beraberinde getiriyor. Bu da başlı başına sosyal bilimlere bir çalışma alanı sağlıyor. İkinci olarak, eğer bahsetmiş olduğum bilimsel gelişmeler tezahür eder ve uygulamaya girerse toplumsal kargaşa doğacaktır. Toplumsal kargaşanın olduğu yerde kurallar gerekir ve kuralları sosyal bilimciler tayin eder. Temel bilimlerdeki gelişmeler kültürleri, normları ve dolayısıyla toplumları değiştiriyor. Kısacası dünyanın düzeni değişiyor ve yeni davranış kalıpları türüyor. Birey, aile, firma, ülke ya da küresel bazda yeni sosyal analizlerin gerekliliği kendini hissettiriyor. Bu analizler bir yana, kadın doğum, genetik klonlama, uzay sektörü, sosyal güvenlik vb. alanlar yeni politikalara ihtiyaç duyuyor ve bu alanlarda politika ihtiyacı sürdükçe sosyal bilimlere ihtiyaç devam edecektir. Sözün özü; temel bilimler ve mühendislik var olduğu sürece SOSYAL BİLİMLER ÖLMEZ!

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.