Avusturya Okulu ve Sermaye Birikimi: Hepimiz Kapitalistiz(!)

cigar-factory

Geçenlerde Avusturya İktisat Okulu iktisatçılarından biri olan Murray Rothbard’ın “Man, Economy, and State” adlı kitabını karıştırıyordum. Kitapta bazı ilginç yerlere denk geldim, bunlardan aşağıda bahsedeceğim. Rothbard Avusturya Okulu dışında tanınan bir iktisatçı değil. Fikirlerinde de hocası Ludwig von Mises kadar katı. Bununla birlikte, Rothbard’ın düşünceleri Avusturya Okulu’nun nasıl bir iktisat zihniyetine sahip olduğuna dair iyi bir fikir veriyor.

Avusturya Okulu bugün iki kola ayrılmış durumda. Bir tarafta okulun doğru çizgisinin Menger – Böhm-Bawerk – Mises – Rothbard olduğunu savunan Misesçiler, öte tarafta ise aynı doğru çizginin Menger – Wieser – Hayek – Kirzner olduğunu söyleyen Hayekçiler var. Tabii, iki taraf da birbirlerini pek sevmiyor. Ama Avusturya Okulu’nun ana akım iktisatta çokça ciddiye alınan bir okul olmadığını düşündüğümüzde, bu ayrılığın pratikte önemli bir yanı kalmıyor.

Rothbard’ın kitabı genel olarak Mises’in “Human Action” kitabındaki konuları kapsıyor. Ama Misesçi Avusturya iktisatçılarının dediklerine göre Rothbard’ın kitabı hem Mises’in dediklerini daha iyi açıklıyor, hem de Avusturya İktisadı’na önemli katkılarda bulunuyor. O nedenle bu kitabı Avusturya Okulu’nun âdeta nihaî hâline ulaştığı bir eser sayıyorlar.

Ancak Mises’in kitabı 900 küsur sayfa, Rothbard’ınki de 1500 sayfaya yakın. Dolayısıyla iki kitabı baştan sona okuyup karşılaştırmak ve Rothbard’ın ne türden “katkılar” yaptığını görmek her babayiğidin harcı değil. Zaten Hayekçi Avusturya iktisatçıları Rothbard’ın bu kitabıyla Avusturya İktisadı’na önemli bir katkı yapmadığını, sadece Mises’in bazı fikirlerini daha iyi açıkladığını düşünüyorlar.

Aşağıda Rothbard’ın kitabının şu baskısını kullandım. Kitap “İnsan, İktisat ve Devlet” adıyla Türkçeye iki cilt olarak çevrilmiş (cilt 1, cilt 2), ama çevirinin nasıl olduğunu bilmiyorum. (Açıkçası önyargılı olarak söylemem gerekirse, kitabı yayınlayan yayınevi Liberte Yayınları olduğundan çeviri konusunda kuşkuluyum.) Avusturya Okulu’nun başlangıç noktası olarak kullandığı varsayımların önemli bir bölümü kitabın “Fundamentals of Human Action” başlıklı ilk bölümünde bulunuyor (s. 1-77). Sermayenin oluşumu da aynı bölümde “The Formation of Capital” alt başlığı altında anlatılmış (s. 47-70). Rothbard herkesin kapitalist olabileceğinden “Time Preference, Capitalist, and Individual Money Stock” adlı alt bölümde bahsediyor (s. 410-16). Aşağıdakileri bu bölümlerden hareketle yazdım.

I

Öncelikle Rothbard’ın akıl yürütmesinin temelini teşkil eden bir kavramla başlayalım.

Rothbard’a göre, insanlar ulaşmak istedikleri amaçları en kısa zamanda gerçekleştirmeye çalışırlar. Bu durum zamanın kısıtlı ya da nadir olmasından, dolayısıyla idareli kullanılması gereğinden kaynaklanır. Amaca ne kadar kısa sürede ulaşılırsa o kadar iyidir. Aynı şekilde, bir üretim süreci ne kadar kısa süreli olursa üretici için o kadar iyidir. Rothbard zamanlar arasında yapılan bu tercihi zaman tercihi olarak adlandırıyor ve evrensel bir olgu olduğunu söylüyor.

Zaman tercihi şu anda elde edilebilecek doyumun gelecekteki doyuma tercih edilmesi ya da mevcut bir malın gelecekteki bir mala tercih edilmesi olarak da tanımlanabilir. Şu andaki malın gelecekteki mala tercih edilmesinin tek koşulu, iki maldan elde edilecek tatmin derecesinin aynı olmasıdır. Böyle bir durumda malın tüketimini ertelemenin anlamı yoktur. Öte yandan eğer gelecekteki mal mevcut maldan daha fazla tatmin sağlıyorsa, gelecekteki mal tercih edilir.

Rothbard bu mantığı sermayenin oluşumunu açıklamakta kullanıyor ve bunun için Marx’ın pek ifrit olduğu ıssız adadaki Robinson Crusoe örneğini veriyor.

Adada Robinson’ın elde edebileceği iki mal olsun: boş zaman ve karnını doyurmak için dut. Dutları toplamakta işine yarayacak hiçbir sermaye malına (mesela bir sopaya) sahip olmadığını da varsayalım. Bu durumda Robinson dutları ancak ağaca çıkarak eliyle toplayabilir. Böyle yaptığında saatte 20 dut topladığını varsayalım. Bir günde karnını doyurmak için 200 dutun yettiğini varsayarsak, Robinson günün 10 saatini dut toplamakla geçirecek, geri kalan 14 saatte de yatıp uyuyacak ve göbeğini kaşıyacaktır. Buna göre, sopası olmayan Robinson için karnını doyurmaya harcayacağı ve en kısa süren iş dut toplamak olacaktır. Teknik dille söylersek, en kısa zaman aralığında (1 saat) üretilen tüketim malları (20 dut), sermaye malı (sopa) olmadan üretilen mallardır.

Peki, Robinson’ın elinde sermaye malı olarak kullanacağı bir sopası olsaydı ne olurdu? Robinson sopayı ağacın dallarına vurup dutları düşürerek aynı miktarda dutu (200 dut) daha kısa zamanda (mesela 5 saatte) toplayabilir ya da aynı zaman aralığında (1 saat) daha fazla dut (mesela 50 dut) toplayabilirdi.

O zaman Robinson sopayı nereden bulacak? Kendisi büyük ihtimalle ağaca tırmanıp uzun bir dal kırmak, sonra da dalı yontup sopa hâline getirmek zorunda. Bunun için Robinson’ın 10 saatini harcaması gerektiğini varsayalım. Ama bu ilâve 10 saati nereden bulacak? Zira karnını doyurmaya yeten dutları toplaması zaten 10 saatini alıyor, bundan fedakârlıkta bulunamaz. Bu durumda, göbeğini kaşımakla geçirdiği 14 saatten fedakârlık yapmak zorunda kalacak. İkinci bir seçenek de, Robinson’ın orta bir yol bulup dut toplamaya ve yatmaya beşer saat ayırması olabilir. Ancak her halükârda Robinson’ın sermaye malı (sopa) üretmek için tüketim mallarından (dut ve boş zaman) fedakârlık yapması ve bunları daha az tüketmesi gerekiyor. Örnekte Robinson’ın tüketimini kıstığını varsayalım.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, sopanın ancak üretildikten sonra işe yarayacak olması. Yani Robinson tüketimini kısıp 10 saatini harcamadıktan sonra sopanın faydasını göremeyecek. Dolayısıyla sopa için 10 saat beklemek zorunda. Böyle olduğunda, Robinson sopanın faydasını şimdiyle kıyaslandığında ancak 10 saat sonunda, yani gelecekte görüyor.

Şimdi Robinson’ın 500 dutu var, çünkü yeni sopasıyla saatte 50 dut toplayabiliyor. Ancak bunları elde etmek başlangıçta eskisine kıyasla daha fazla vaktini aldı. Zira önce 10 saatini sopa yapmaya, ardından da 10 saatini dut toplamaya harcadı. Böylece 500 dutu toplamda 20 saatte elde etti; yani üretim süreci daha uzun sürdü. Ama sopayı bir kez üretti mi diğer günlerde de kullanabilir ve 10 saatte 500 dut toplayabilir.

Zaman tercihiyle ilgili olarak en başta yazdıklarımı hatırlayın: Gelecekteki mal, ancak şimdiki maldan daha fazla doyum sağlıyorsa tercih ediliyordu. Robinson eskiden 10 saatte 200 dut toplarken, şimdi yeni sopasıyla aynı saatte 500 dut toplayacak ve eskisine kıyasla daha fazla doyum elde edecek. Dolayısıyla sopayı kullanmak daha fazla doyum sağlıyor. Bu da sopayı, yani gelecekteki malı tercih etmek ve fazladan 10 saat beklemek için yeterli bir neden.

İşte Avusturya Okulu’na göre sermaye oluşumu ya da sermaye mallarının üretimi böyle bir şey. Bireyler şu andaki tüketimlerini kısıp sermaye mallarının üretimine yatırım yapıp yapmayacaklarına karar vermek zorundalar. Bu kararı verirken şunu dikkate alıyorlar: Daha uzun vakit alan üretim sürecinin sağladığı verimlilik artışından elde edilen doyum, şu andaki tüketim mallarının bir kısmından fedakârlıkta bulunduğumuzda kaybedeceğimiz doyumdan daha fazla mı? Eğer öyleyse, sermaye malı üretmek faydalıdır. Burada, dut ve boş zamandan (tüketim malları) yapılan kısıntıya tasarruf, sopa (sermaye malı) yapmaya harcanan 10 saate yatırım diyebiliriz. Ama daha fazla ayrıntıya girmeye gerek yok.

Yukarıda anlattıklarım aynı zamanda bir başka Avusturya iktisatçısı, Eugen von Böhm-Bawerk’in faiz teorisinin temelini de teşkil ediyor: Eğer sopa yapmak için kendi tüketim mallarımdan yaptığım kısıntı yetmiyorsa, sizin tüketim mallarınızı kullanmam gerekebilir. Ama o zaman siz de kendi tüketim mallarınızdan kısıntı yapmak zorunda kalırsınız. Bu durumda sizi buna ikna etmem için kısıntınız karşılığında size bir şeyler vermem gerekir. Diğer bir deyişle, şu anda tüketebileceğiniz malların bir kısmından vazgeçip onları bana (yani kapitaliste) borç olarak vermeniz karşılığında, size gelecekte bir şeyler ödemem gerekir. İşte, bana şu anda mevcut olan tüketim mallarını elde etme imkânı sağladığınız için size ödemem gereken şeye faiz deniliyor. Kabaca, gelecekteki malların bugünkü mallara tercih edilmesi faiz oranı denilen şeyi yaratıyor.

II

Bunları açıkladıktan sonra Rothbard’a dönelim.

Faiz oranının oluşumundan bahsederken, bunun şimdiki malların tüketiminden vazgeçilmesi vasıtasıyla oluştuğunu söyledim. Bu da işin içine tekrar zaman tercihini sokuyor. Rothbard da toplumdaki bireylerin zaman tercihinin tasarruf oranının ve dolayısıyla faiz oranının belirlenmesinde etkili olduğunu söylüyor. Ancak Rothbard’a göre dikkat edilmesi gereken şey, bunların belirlenmesinde toplumdaki tüm bireylerin etkili olması. Yani toplumda tek başına “kapitalistler” denilen bir sınıf faiz oranını belirliyor diye bir şey yok. Rothbard’a göre burada bir “ayartma” var. Bu da analiz yaparken konuları ele alış tarzımızdan kaynaklanıyor:

Analizlerde üretim sistemi incelenirken, bu sistem farklı sınıflar (toprak sahipleri, işçiler ve kapitalistler) açısından ele alınıyor. Bu nedenle toplumda sanki bu üç sınıfa gerçekten tekabül eden bir insan grubu varmış gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu da hâliyle faiz oranı gibi meselelerin sadece kapitalistlerle ilişkilendirilmesine neden oluyor. Oysa piyasayı iktisadî açıdan analiz ederken aslında insanlarla değil, bu insanların yerine getirdikleri işlevlerle ilgileniyoruz. Nitekim kapitalistler sermaye mallarının dışında tüketim malları da talep ederler, ne de olsa onlar da karınlarını doyurmak zorundalar. Yani kapitalistler sadece kapitalist olarak değil, aynı zamanda tüketici olarak da toplumda iş görürler. Dolayısıyla Rothbard’a göre gerçekte işçilerden ve toprak sahiplerinden ayrı olarak toplumda özel bir kapitalist sınıf mevcut değildir. Daha da önemlisi, tüm tüketiciler istedikten sonra kapitalist de olabilirler. Bunun için zaman tercih durumlarının elvermesi ve şimdiki malların tüketiminden fedakârlık yapmaları yeterlidir (yukarıda yazdıklarımı hatırlayın).

Peki, kapitalistler tasarruf ettikleri ve yatırımlarda kullandıkları parayı nereden buluyorlar? İlk olarak, bunu mevcut üretimlerinden, yani işçiler, toprak sahipleri ve kapitalistler olarak elde ettikleri paradan edinebilirler. Para ellerine geçtikten sonra bunu tüketim ve yatırım malları arasında nasıl harcayacaklarına karar verebilirler. İkinci olarak, bu fonları geçmişteki üretim kazançlarından ya da harcamadıkları (gömüledikleri) paradan edinebilirler. Üçüncü olarak da borç alabilirler. Sonuçta Rothbard kendinden emin bir şekilde şöyle diyor:

Şu sonuca varıyoruz ki, sadece istedikten sonra her insan kapitalist olabilir. Bu kişi fonlarını tek başına önceki kapitalist yatırımların kazancından, geçmişte “gömülenmiş” nakitlerinden veya salt işçi ya da toprak sahibi olarak elde ettiği gelirinden sağlayabilir. Tabii, fonlarını bu kaynakların birkaçından da edinebilir. İnsanı kapitalist olmaktan alıkoyan tek şey, kendi zaman tercih skalasının yüksek olmasıdır. Diğer bir deyişle, malları şu anda tüketmek için duyduğu güçlü arzudur. Katı bir tabakalaşmadan – toplumdaki sanal bir kast yapısından – bahseden Marksistler ve diğer kişiler ciddi bir hata yapmaktadırlar. Aynı zaman dilimi içerisinde aynı kişi aynı anda hem işçi, hem toprak sahibi, hem de kapitalist olabilir. [s. 415]

III

Tüm bu anlattıklarım kendi içinde mantıklı görünebilir – ama sadece teorik olarak. Dahası, bu yazdıklarıma teorik açıdan itiraz da edilebilir. Ama daha iyisi var: Gerçek hayata bakmak. Sermaye birikimi tarihin hiçbir döneminde yukarıda anlattığım dut ve sopa hikâyesine benzer şekilde gerçekleşmemiştir. Kapitalist olarak bildiğimiz kişiler de tüketimlerini kısma fedakârlığını yapmış kişiler değillerdir. Öyle olsaydı, karnı aç gezen kişilerin arasından pek çok kapitalistin çıkması gerekirdi. Gerçi bu kişiler tüketimlerini isteyerek kısmış değiller, ama önemli olan daha az tüketmeleri değil mi? Tüm bunlara alternatif bir açıklama isterseniz, Avusturyalıların pek sinir oldukları Marx’ın Kapital’inin birinci cildinde ilkel sermaye birikimini anlatan kısımlara ve devamına bakabilirsiniz.

Rothbard’ın mantığını kullandığımızda, Tüsiad’taki işadamlarının herhangi birinin fabrikasında asgari ücretle çalışan herhangi bir işçi de rahatlıkla kapitalist olabilir. Hatta eğer başarılı olursa Tüsiad üyesi dahi olabilir. Tüm yapması gereken şey, şu anda tükettiği malların bir kısmından fedakârlıkta bulunmak ve sermaye mallarına yatırım yapmak. Tabii, bundan sonrası piyasanın dinamiklerine kalıyor. Ne de olsa işçilikten gelme yeni işadamımızın başarılı olup olmayacağını ve ne kadar kâr elde edeceğini piyasa belirliyor.

Yazının başındaki resimde 1908 yılında Amerika’nın Indianapolis eyaletinde bir sigara fabrikasında çalışan çocuklar görülüyor. Bu çocukların hepsi işçi. Oysa tüketimlerini kısıp yatırım mallarına yatırım yapmış olsalardı onlar da kapitalist olabilirlerdi. Ama Rothbard’ın mantığı açısından bakacak olursak, bu çocuklar zaman tercih skalalarını yüksek tutup şimdiki malları daha çok tüketmek istemişler ve hâliyle işçi olarak kalmışlar. (Resmi aldığım yer şurası. Aynı yerde çocuk işçilerle ilgili başka resimler de var.)

Böylece, Avusturya Okulu’nun ana akım iktisat içinde neden kendine yer bulamadığı bir parça olsun açıklığa kavuşmuştur sanırım. Gerçi bunun başka nedenleri de var – Avusturya iktisatçılarının makro ekonomik büyüklükleri ve matematik kullanımını reddetmeleri, istatistiklere ve ampirik araştırmalara soğuk bakmaları gibi. Tüm bunlar ana akım iktisattan dışlanmak için yeterli nedenler. Ama bu okulun ekonomiyle ilgili argümanları genel itibariyle bu tarz uçuk kaçık a priori, yani deneye ve gözleme dayanmayan akıl yürütmelerden oluşuyor. Avusturya İktisadı’nda bu a priori mantıktan hareketle türetilen önermelerin oluşturduğu bilime de pareksoloji (praxeology), yani insanlar eylemlerinin bilimi deniliyor. İktisat da bu bilimin bir alt dalı. Öyle ki, Avusturya iktisatçılarının kimi zaman kendilerini pareksologlar diye adlandırdıkları bile oluyor. Avusturya Okulu’nun piyasa ekonomisi savunusunun temelinde de yine ampirik verilere dayanmayan bu mantık yatıyor.

Türkiye’de de bu okulun iddialarını benimseyen ve buna dayanarak piyasa ekonomisi savunuculuğu yapan kişiler var. Bunların önemli bir bölümü iktisatçı değil, zaten iktisatçı olanlar da Avusturya Okulu hakkında benim burada bahsettiğim gariplikleri görecek kadar bilgi sahibiler. Bana göre, Avusturyalıların dediklerine inanmak için bir iktisatçıdan daha azı olmak gerekiyor. Dolayısıyla bu okula dayanarak Türkiye’de piyasa ekonomisini savunanların aslında bu okulun ne dediğini tam olarak bilmediklerini ve kendi dediklerinin önemli bir kısmını uydurduklarını söylemek yanlış olmayacak. Böylelerine rastlarsanız yukarıda yazdıklarımı hatırlarsınız.

Bitirmeden, Rothbard’ın sınıflar hakkında dedikleri aklıma John Lennon’ın “Working Class Hero” şarkısını getirdi. Orada şöyle diyor Lennon:

Keep you doped with religion and sex and TV
And you think you’re so clever and classless and free
But you’re still fucking peasants as far as I can see

Yani din, seks ve televizyonla uyuşturulan kişiler kendilerinin akıllı, sınıfsız ve özgür olduklarını zannetmeye başlıyorlar. Ama aslında Lennon’a göre hâlâ “kahrolası” köylülerden başka bir şey değiller. Görünen o ki din, seks ve uyuşturucunun yanına pareksolojiyi de eklemek lazım. (Meraklısı için şarkının videosu şurada. “Kahrolası” kelimesinin sansürlü olduğu bir başka video da şurada.)

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.