Maliyetler ve Demokrasi

Geçtiğimiz yaz ayında Discovery Channel’da yayınlanan The People’s Republic of Capitalism adında bir belgesel izledim. Dört bölümden oluşan belgeselin konusu piyasa ekonomisinin hızla gelişme gösterdiği Çin ekonomisi ve bunun günlük yaşama etkisiydi. (Belgeselin internet sitesi şurada.)

Yapımcılar bu ilerlemenin etkilerini göstermek için ülkenin güney doğusundaki Chongqing (okunuşu Çongçing) şehrini mekân olarak seçmişlerdi. Çin’in yaşadığı iktisadî gelişme, kendisi de hızlı bir iktisadî gelişme yaşayan 13.5 milyon nüfuslu bu şehirden hareketle anlatılıyordu.

Belgeseli yapanlar Amerikalılar olduğu için Çin’deki bu gelişmenin Amerikan ekonomisi üzerindeki etkisinden de bahsediliyordu. Örneğin belgeselde anlatıldığına ve sitede yazdığına göre, California’da tasarlanan ve Çin’de üretilen bir iPod Amerika’da 299 dolara satılıyormuş. Ancak Apple firması bu satıştan 80 dolar kâr ederken, Çin’deki montajcı firma sadece 4 dolar kâr elde ediyormuş.

İlâveten, belgeselde bu iktisadî gelişmenin Chongqing’i din, cinsellik ve siyaset gibi konularda nasıl etkilediği de gösteriliyor. Ben hâliyle işin ucuz işgücü ve bunun maliyetlerle olan ilişkisiyle ilgilendim. Özellikle ilk iki bölümde bununla ilgili gayet “göz açıcı” örnekler vardı. Aşağıda bunlardan bahsettim.

Belgeselden bazı parçalar Youtube’da bulunuyor. (Biliyorsunuz, son referandumda evet oyları çok çıkınca Türkiye’ye demokrasi geldi(!), bu sayede Youtube sitesi kapatıldıktan üç sene sonra açılabildi.) Belgeselin ikinci bölümünün başından bir parça şurada. Videonun sonuna doğru çıkan şarkıcı Çinli kız ilginç şeyler söylüyor. Ucuz işgücüyle ilgili bir video da şurada. Aşağıda yazdıklarımdan sonra bu videoya tekrar bakmak isteyebilirsiniz. Özellikle şuradaki hırslı Çinli araba üreticisi ilginizi çekebilir. Ayrıca Discovery kanalı kadın kılığındaki erkek dansçıların bir videosunu da koymuş. (Ancak bu meselelerde önyargılı iseniz izlemeniz sakıncalı olabilir.) Bunun dışında, eğer torrent kullanmasını biliyorsanız belgeselin tüm bölümleri şuradan indirilebiliyor.

I

İlk bölümün başında, Amerika’da çim biçme, jeneratör ve kar temizleme makinesi türünden makineler üreten Briggs & Straton firmasından bahsediliyordu. Firma 2007 yılında Missouri’deki bir fabrikasını kapatarak 480 işçiyi işten çıkarmış. Nedeni fabrikanın Chongqing şehrine taşınması. Fabrikanın Çin’e gitmesi en çok buradan emekli olmayı bekleyen ileri yaştaki işçileri vurmuş.

Röportaj yapılan 61 yaşındaki ve iş arayan bir işçi bu yaştan sonra iş bulmasının zor olduğunu söylüyordu. Şimdiye kadar iş başvurusu yaptığı yerlerin hepsi kendisine “gereğinden fazla niteliklisin” (overqualified) yanıtını vermiş. “Fazla yaşlısın” demenin kibar yoluymuş bu.

Benim en çok ilgimi çeken, 11 senedir bu fabrikada çalışıp işten çıkarılan 50 yaşında bir kadın oldu. Kadının saat başı ücreti 11.17 dolarmış. Çok fazla bir para değilmiş bu, ama kocasıyla birlikte fabrikanın olduğu kasabada geçinmelerine yetiyormuş.

Kadın işten çıkarılınca kocasıyla birlikte geçim masraflarını azaltmak için oradaki Wal-Mart mağazasından (bizim Migros benzeri bir mağazalar zinciri) ucuz ürünler satın almaya başlamış. İşin ilginç tarafı da buradaydı: Zira aldıkları mallar Çin mallarıydı. Kadın hem Çinliler yüzünden işini kaybediyor, hem de geçimini sağlamak için Çinlilerin mallarından satın alıyordu. Küreselleşme böyle bir şey olsa gerek.

Briggs & Straton firmasının Çin’deki işlerini idare eden Amerikalı temsilcisinin anlattığına göre, Çin’deki üretim maliyetleri Amerika’daki maliyetlerin %5’i ilâ %20’si kadarmış. (Yani Amerika’da 100 dolara üretilen bir mal, Çin’de 5 ilâ 20 dolar arasında bir maliyete üretiliyor.) Aslında firmanın amacı Asya piyasasına ucuz makine satmakmış, ama Amerika’da üretilen mallar maliyetleri yüzünden bu piyasaya pahalı geliyormuş. Hâliyle, malının aynı üretim dalında faaliyet gösteren rakip firmaların mallarına göre daha pahalı olması, firmanın rekabette geri kalması anlamına geliyor.

Fiyat rekabetinin bir sonucu olarak Çinliler kadını işinden ediyor ve böylece kendilerinden mal satın almak zorunda bırakıyor. Kadınla röportaj yapan kişi ona bu durum hakkında ne düşündüğünü sorduğunda kadın cevap veremedi. Peki, neden Çin malları?  Çünkü fiyatları düşük. Neden? Yukarıdan belli olmuştur biraz. Firmanın temsilcisi ne demişti? Maliyetler.

Belgeselde daha sonra Kuzey Carolina’da koltuk ve kanepe gibi mobilyalar üreten Ethan Allen adında bir firmanın fabrikasında denetmen olarak çalışan 23 yaşında bir kız gösterildi. Kalite kontrolü yaptığını söyleyen ve saat başı yaklaşık 20 dolar kazanan kız, üretim hattından çıkan mobilyalara şerit takıyor, ürünlerde yırtık veya delik olup olmadığını kontrol ediyordu.

Ethan Allen firması birkaç bin dolarlık pahalı mobilyalar üretiyormuş. Bunlar da Çin’de refah seviyesi hızla artan orta sınıfa satılıyormuş, zira orta sınıf kaliteli Amerikan işçiliğini beğeniyormuş. Mobilyalar Çin’de nereye gönderiliyordu dersiniz? Chongqing’e!

Bu esnada Chongqing’e geri dönüldü ve Wal-Mart’ta satılan elektronik eşyaları üreten bir Çin fabrikasında çalışan 17 yaşında bir kız gösterildi. Kızın işi, yukarıda bahsettiğim Amerikalı kızın yaptığı işin hemen hemen aynısıydı, yani Wal-Mart’a gönderilen elektronik eşyaları kontrol etmek. Ancak arada bir farklılık vardı: Bu 17 yaşındaki kızın bir haftada kazandığı para, Amerikalı kızın yaklaşık olarak bir saatte kazandığı paraya eşitmiş. Dikkat edin, Çinli kız haftada neredeyse 20 dolar kazanırken, Amerikalı kız aynı parayı bir saatte kazanıyor.

Şüphesiz böyle olunca, Çinli kız Çin dışında üretilen hiçbir malı satın alamıyordu. Nitekim kendisiyle röportaj yapılan kızın merak ettiği şey, Amerikalıların Çin’de üretilen ucuz eşyaları satın alabilirken, kendisinin neden Çin dışında üretilen hiçbir malı satın alamadığıydı. “Burada çok pahalı, ama Amerika’da neden o kadar ucuz?” diye soruyor, bu durumun adaletsiz olduğunu düşünüyordu. Oysa sorusunun yanıtı yine o sihirli sözcükte: Maliyetler.

Fabrikanın Çinli sahibi dünyadaki en düşük maliyetle üretim yaptıklarını söylüyordu. Tabii, maliyetin düşük olması aynı zamanda ücretlerin de düşük olduğu anlamına geliyor. Ancak röportajcı bunu söylediğinde, fabrika sahibi ücretlerin düşük olmasını verimliliğin artışına bağlayarak yanıt verdi. Kastettiği şey, verimlilik yüksek olduğu için ücretlerin ve hâliyle maliyetlerin düşük olmasıydı. Ama neyin verimliliği yüksek? İşçi başı verimliliğin mi? Hem, verimlilik artınca ücretler düşer diye bir şey mi var?

Şunu da ekleyeyim, Çinli ve Amerikalı kızın ortak bir yanı vardı: Çinli kız fabrikada çalışmakla yeteneklerinin harcandığını düşünüyordu. Amerikalı kız da benzeri şekilde düşünüyor ve fabrikadaki işinin kimi zaman çok sıkıcı hâle geldiğini söylüyordu. Görünen o ki, bu hususta gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında fazla bir fark yok.

II

Yukarıda anlattığım olaylarda işin özünü maliyetlerin oluşturduğunu fark etmişsinizdir. Malların yüksek veya düşük fiyatla satılıp satılmayacağını maliyetler belirliyor. Ama maliyetler işin görünen yüzü. Maliyetleri ne belirliyor? Eğer üretimde kullanılan makinelerin fiyatı işçi ücretlerinden daha ucuzsa, fabrikada iki makineye karşılık bir işçi çalıştırabilirsiniz. Eğer tersi söz konusu ise hiç makine kullanmadan sadece 20 işçi de çalıştırabilirsiniz. Mesele hangisinin daha ucuz olduğuna bağlı. Maliyetleri de genel itibariyle bu belirliyor.

Çinli fabrika işçisi kızın sorduğu sorunun yanıtı işte burada: Çin’de ucuz işgücü var. İşgücü ya da emek arzı, yani çalışmak isteyen insan sayısı fazla olunca ücretler de düşük oluyor. Ücretlerin düşük olması işgücü maliyetinin düşük olmasını, bu da üretim maliyetinin düşük olmasını sağlıyor. Sonuçta, bu ucuz işgücüyle üretilen mallar da ucuza satılıyor. Şüphesiz, maliyetlerin düşük olması kârın da yüksek olması anlamına geliyor. Zira ucuz malların rekabet edebilirliği diğer mallara göre daha fazladır. Rekabet edebilmek için maliyetleri düşürmek gerekir.

Amerika’dan gelen mallar daha pahalı, çünkü oradaki işgücü maliyeti Çin’e göre daha yüksek. Yani çalışanlara daha fazla para ödeniyor. (Amerikalı kıza saat başı yaklaşık 20 dolar ödendiğini hatırlayın.) Böyle olunca elbette Amerikan malları Çin mallarına kıyasla daha pahalı oluyor. O zaman Amerikalı üreticiler de mallarını daha ucuza satmak için maliyetlerini düşürmeye çalışıyorlar. Nasıl? Fabrikalarını işgücünün ucuza geldiği yere taşıyarak –  yani Çin’e. Ancak fabrikalar taşınınca Amerika’daki işçiler işsiz kalıyor – çünkü ücretleri yüksek! Yüksek ücretler kârı azaltır.

Peki, ücretler neden bu kadar düşük? Bu sadece emek arzının yüksek olmasından mı kaynaklanıyor? Elbette, arz fazlası ücretlerin düşmesine neden olur ya da en azından ücretlerin belirli bir seviyenin üstüne çıkmasını engeller. Çin’de kırsal alandan gelip şehirlerde çalışan onca kişinin neden düşük ücretle çalıştıklarını açıklamaya geldiğinde gayet mantıklı görünüyor bu. Ama hepsi bu kadar değil.

İşgücünü ucuza getirmenin bir yolu da çalışan kesimin bundan doğan haklarını engellemektir. Bunlar genel itibariyle ücretlerin belli bir geçimlik seviyenin altına düşmemesinin garanti edilmesi (asgari ücret), çalışma koşullarının iyileştirilmesi veya belli bir standardı sağlaması ve en önemlisi, çalışanların sendikalar gibi örgütler kurarak işverenlerden çeşitli taleplerini dile getirmeleri gibi haklardır. Fakat bu türden haklar işveren açısından daima maliyetlerin artması anlamına gelir. Hakları yasalarca güvence altına alınmış olan insanları canınızın istediği gibi çalıştıramazsınız.

Bu nedenle, ücretler düşük ve maliyetler az iken, çalışanların haklarını alamadıklarını ileri sürerek seslerini çıkarmaları işverenlerin işine gelmez. Hele seslerini duyurabilmek ve istediklerini almak için sendika gibi baskı grupları kurmaları hiç gelmez. Zira emek arzı fazlası varsa, sorun çıkaran insanları işten çıkarabilir ve yerlerine yenilerini alabilirsiniz, çünkü işsiz ve hâliyle aç olan pek çok insan vardır. Bu kadar insanın arasından karın tokluğuna çalışacak kişiler bulmak ve böylece emek maliyetini minimum seviyede tutmak hiç de zor değildir.

Ancak demokrasilerde bunu yapmak kolay değildir. Sendikaların ve bağımsız mahkemelerin olduğu, kişi haklarının kanunlarla koruma altına alındığı, diğer bir deyişle kanun hâkimiyetinin olduğu bir yerde bu işler mümkün değildir. O zaman ne yaparsınız? İşinizi bu türden sorunların ve demokrasinin olmadığı bir yere taşırsınız – yani Çin’e.

III

Burada belgeselin ikinci bölümüne geçiyoruz. Kendisiyle röportaj yapılan üç kişi yukarıda anlattıklarımı kendi deneyimlerinden hareketle açıklıyorlar:

İlk olarak Chongqing’in tanınmış moda fotoğrafçılarından Chun Jing ile konuşuluyor. Zamanında Amerika’da bulunmuş olan Jing üniversite mezunuymuş ve sinemacılık üzerine yüksek lisans yapmış. Kendisine sorulan bir soruya aşağıdaki şekilde yanıt veriyor (buradan itibaren tüm italikler röportajcının sözlerini gösteriyor):

Neden Batı dünyasında burada Çin’de olduğundan daha fazla yaratıcılık olduğunu düşünüyorsun?

Sanırım Çin eğitim sisteminin bir sonucu bu. Çünkü Çin’deki eğitim öğrencileri hayal güçlerini kullanarak yaratıcılıkta bulunmaları için teşvik etmiyor. Sana sadece şunu söylüyorlar: “Bir birdir, iki de iki. Sakın unutma bunu. Bir ve bir de iki eder.” Eh, dolayısıyla hiç yaratıcılık yok.

Jing’den sonra röportaj sırası Chongqing’deki büyük yatırımcılardan biri olan Çinli Vincent Lo’ya geliyor. Lo’nun arabasını ve çalıştığı yeri gördüğünüzde gerçekten de “büyük” bir yatırımcı olduğunu anlıyorsunuz. Fakat Jing gibi zamanında Amerika’da bulunmuş ve hatta orada üniversite okumuş olan Lo onunla hemfikir değildi. Jing’in yaratıcılığı boğduğunu söylediği sistemi Lo ülkede istikrarı sağlamak için gerekli görüyordu. Ne için istikrar? Lo’ya göre iktisadî gelişme için:

Çin’in şu anda sahip olduğu siyasî sistemin ülke açısından gayet etkili olduğunu düşünüyorum.

Çin hükümetini en çok korkutan şeyin bir karmaşa durumu olduğu söyleniyor bana sürekli olarak.

Bunun sadece hükümeti değil, hepimizi endişelendiren bir şey olduğuna eminim. Eğer bir karmaşa durumu söz konusu olursa, bu şehre milyonlarca dolar yatıracağımı sanmıyorum. İş yapabilmek için istikrara ihtiyacımız var.

Lo demokrasi gibi meselelerde de gayet açık sözlü davrandı ve Çin’deki anti-demokratik siyasî yapının iktisadî gelişme için gerekli olduğunu “ima etti.” Lo’nun bu durumu iktisadî istikrarla ilişkilendirmesine dikkat edin:

Batı dünyasında okudum ve yaşadım. Fakat ne yazık ki demokrasi – elbette kulağa hoş geliyor – pratikte size istediğiniz sonuçları vermiyor. Çin’e yönelik pek çok eleştiri yapıldı. Burada tek parti sistemi olduğundan, insan haklarından ve diğer şeylerden bahsedildi, fakat Çin’in şu anda bulunduğu yere bu kadar kısa zamanda – son 30 yılda – gelmesine yardım eden sistem budur.

Eğer Çin bugün Batı tarzı bir demokrasiyi benimsemiş olsaydı, tüm bu parayı Çin’e yatırma konusunda kendimi bu kadar güvende hissediyor olmazdım sanırım.

Neden? Sizce bunun sonuçları ne olurdu?

Gelişmenin seyri ve ağırlık noktası oldukça farklı olurdu ve Chongqing gibi bir şehirde böylesine büyük projeler yapıyor olmazdım sanırım.

Zira şu anda istikrar var, beş sene sonra neler olacağından emin olabiliyorsunuz…

Bir süreklilik görebiliyoruz. Devletin ve işadamları olarak bizim takip edeceğimiz hedefin ne olduğunu açıkça görebiliyoruz.

Bir başka yerde yine:

Hangi ülkenin anayasasında “iktisadî yapılanma tüm ülkenin bir numaralı meselesidir” yazıyor? Çin’de.

Batı’da bizim önem verdiğimiz diğer meselelerin daha az önemli olduğu anlamına geliyor bu – örneğin insan hakları.

Tam olarak değil, ama bir yerden başlamamız lazım. Diğer şeyleri yapabilmeniz için önce ekonomiyi rayına oturtmanız lazım. Şüphesiz, Batı medyasında insan haklarıyla ilgili pek çok eleştiri okuyorsunuz. İnsan haklarının içinde bulunduğu durumdan ben de mutlu değilim; ama mesele şu ki, bu durum ilerleme kaydetmemizi sağlıyor.

Lo’nun yanında çalışan Amerikalı mimar Ben Wood da benzeri şekilde düşünüyordu:

İkimiz de bu sorunların çözmenin en iyi yolunun başıboş demokrasiden (rampant democracy) geçmediği konusunda anlaşıyoruz. Bunun yolu, zeki kişilerin süreç boyunca içine kendi bilgilerini kattığı kontrollü bir değişimdir.

Demek demokrasi öyle aceleye gelecek bir şey değilmiş ve başıboş bırakılmaması gerekiyormuş. Çünkü bir ülkede demokrasiyi kendi hâline bırakırsanız orada işadamları işlerini kolayca yürütemez. Öyleyse yapılması gereken şey demokrasinin gelişmesini kontrol altına almaktır. Ne diyordu Lo: “bu durum ilerleme kaydetmemizi sağlıyor.”

Demokratik olmayan bir siyasî yapıya sahip Çin’in bu yapı sayesinde kendisine kıyasla daha demokratik olan Amerika karşısında nasıl üstünlük kazandığına dikkat edin. Nede üstünlük? Rekabette. Nasıl? Maliyetleri düşürerek – ne de olsa işgücü fazla. Eh, bu kadar insanı kontrol altında tutabilmek için de demokrasiyi ertelemeniz lazım. Ama ne zamana kadar? Lo bunun yanıtı da vermişti: Ekonomiyi rayına oturtana kadar. İyi de, bir ülkede piyasa ekonomisi ne zaman rayına oturur?

IV

Gerçek hayatta işler ders kitaplarındaki serbest ticaret modellerinde olduğu gibi ya da liberal demokrasiyi ve serbest ticareti savunan kişilerin dedikleri gibi yürümüyor. Gerçek hayatta işçiler, o modellerde anlatıldığının aksine, ücretlerin düşük olduğu sektörlerden ya da ülkelerden ücretlerin yüksek olduğu yerlere kolayca gidemiyorlar. İşgücünün serbest dolaşımı diye bir şey yok. Tam tersine, ülkeler kendi vatandaşları işlerini kaybetmesin diye daha düşük ücrete çalışacak göçmenlerin kendi ülkelerine girişini engellemeye ya da en azından zorlaştırmaya çalışıyorlar.

Ancak işadamlarının tarafında durum farklı. İşadamı Amerika’dan Çin’e gidebiliyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler ya da Çin gibi aşamalı olarak piyasa ekonomisine geçen bir ülke yabancı sermayeye kapılarını açabiliyor. Öyle olunca Amerikalı işçi işsiz kalıyor, ama her şeyini bırakıp Çin’e gidemiyor. (Yukarıda anlattığım 50 yaşındaki Amerikalı kadını veya 17 yaşındaki Çinli kızı düşünün.) Rekabet her şeyin önüne geçiyor. O nedenle demokrasinin de bir maliyeti var. Sıradan insanlara değil elbette, işadamlarına.

Peki, yukarıda anlattıklarım piyasa ekonomisinin işleyişiyle uyumlu mu? Kimi liberaller bunun böyle olduğunu düşünüyor: Bu liberallere göre iktisadî özgürlük olmadan siyasî özgürlük olamaz, ama siyasî özgürlük olmadan iktisadî özgürlüğün olması pekâlâ mümkündür. Örneğin burada sıkça bahsettiğim liberal düşünür Friedrich von Hayek “The Road to Serfdom” adlı kitabında iktisadî özgürlüğü tüm diğer özgürlüklerin önkoşulu olarak kabul ediyor (örneğin s. 133). Böylece iktisadî özgürlük aynı zamanda siyasî özgürlüğün de önkoşulu oluyor. Hatta Hayek aynı kitapta şöyle diyor:

Şunu da unutmamalıyız ki, çoğu defasında, otokratik yönetimlerde kimi demokrasilerde olduğundan çok daha fazla kültürel ve manevî özgürlük mevcut olmuştur – gayet homojen ve doktriner bir çoğunluğun yönetimindeki demokratik bir hükümetin en kötü diktatörlük kadar baskıcı hâle gelebileceği de en azından akla yatkındır. [s. 110] (Acaba kitabın Liberte Yayınları’ndan çıkan baskısında bu ve benzeri pasajlar var mı? Eğer varsa doğru çevrilmiş mi, merak ediyorum.)

Otokrasi, kimseye karşı hesap vermeyen bir kişinin ya da grubun iktidarı elinde tuttuğu yönetim biçimi anlamına geliyor. Böyle bir yönetimde egemenliğin kullanımında sınırlama ve denetim yoktur. İşte Hayek bu yönetim biçiminin kimi zaman demokrasilerden daha özgür olabileceğini ifade ediyor. İlginç, değil mi?

Nitekim daha önce burada bahsettiğim röportajlarının ikincisinde de Hayek, vatandaşlarını birçok haktan mahrum bırakmakla birlikte iktisadî özgürlüğü geniş ölçüde koruyan otoriter bir yönetim mümkün olabilir mi sorusuna  “bu mümkün olabilir” yanıtını veriyor ve şöyle diyordu: “Bir geçiş döneminde kısıtlamaların zorunlu olabileceğini kabul ediyorum.” Dikkat ederseniz Hayek burada bir geçiş döneminden bahsediyor. Yukarıda Çinli yatırımcı Lo’nun bahsettiği “ekonomiyi rayına oturtma” süreci olmasın sakın bu?

* * *

Tüm bu anlattıklarımdan şöyle bir genel sonuç çıkıyor:

İktisadî özgürlüğün olduğu bir ülkede siyasî özgürlüğün olması şart değildir. Hatta iktisadî özgürlüğün işleyebilmesi için siyasî özgürlüğün baskı altına alınması veya ortadan kaldırılması kimi zaman zorunlu olabilir. Öncelikle gerekli olan şey, işadamlarının piyasada faaliyetlerini serbestçe yürütebilmeleridir. Zaten Hayek gibi liberallere göre işadamlarının işlerini serbestçe yürümediği bir yerde siyasî özgürlükler mevcut olamaz. O yüzden öncelik iktisadî özgürlükte, yani piyasadaki özgürlüklerdedir. Siyasî özgürlük de onun ardından gelir – o da gelirse artık!

İktisadî özgürlük için siyasî özgürlüğün ortadan kaldırılmasının nerelere kadar varabileceğini Naomi Klein “The Shock Doctrine” adlı kitabında anlatıyor. (Kitabın Türkçesi şurada. Ancak çevirisi nasıldır bilmiyorum.) İlâveten, Türkiye’de yoksulluk üzerine ODTÜ hocası Oğuz Işık’la yapılan bir röportaj da şurada.

Son olarak Marx’tan bir alıntıyla bitirelim. Serbest ticareti savunduğu “Serbest Ticaret Sorunu Üzerine” adlı konuşmasında şöyle diyor Marx:

Baylar! Soyut özgürlük sözcüğünün sizi aldatmasına izin vermeyin. Kimin özgürlüğü?

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.