İktisat, bir vaziyetleme bilim-ciği

Bu aralar kafam iktisatla meşgul, aslını isterseniz kendisine fena halde gıcığım. Bu düşüncelerimi hatırlamamı sağlayan ise  çok sevdiğim bir meslektaşımın şu sorusu oldu:

Barış merhaba nasılsın,
Vaktini almazsam birşey danışmak istiyorum sana. Bu dönem mikroteori dersinde dönem sonunda bir proposal vermemiz gerekiyor, sen de bildiğim kadarıyla mikro çalışıyosun. Aslında biraz geç kaldım bunun için son bir haftanın içindeyim çünkü. Ama şöyle birşey düşünüyorum; Tüketicilerin tüketimlerini etkileyen conformity (özentilik) ve vanity (gösteriş-statü belli eden tüketim) diye iki faktör var. En başta vanity faktörü baskın olarak tüketilen bir mal ( mesela starbucks kahve) insanların birbirlerine bakarak tüketmesiyle (cascade theory- herd behavior) conformity baskın mala dönüşür mü, hangi şartlarda dönüşür? ( ne zaman ve hangi şartlarda kamyon şoförleri de starbucks kahve içer )
Çok mu karışık, çünkü biraz baktım bunu hep signalling modelle falan yapmışlar gerçi sadece proposal olacak bu ama fikrini söylersen çok mutlu olurum. Şimdiden çok teşekkürler,

Anlı şanlı okulların bizlere öğrettiği ne yazık ki bundan öte değil. Öyle ki Türkiye’nin bu anlı şanlı okullarının, anlı şanlı akademisyenleri yeri geldiğinde Nobel almış iktisatçıların sınavlarından geçenlere “Sen yeterli değilsin!” bile diyebilecek kadar ulvi şahıslar!

Ne öğreniyoruz? Ne öğrettiler?
İktisata ilk geldiğim sene karşımda, önündeki kitabın sayfalarını okuyan insanlar vardı. Zilin çalmadığı bu büyük sınıflara amfi, kürsüde duran yüksek öğretmenlere de profesör deniyordu. Bizler de 100’ün üzerinde genç dimağ, anlattıklarını anlamaya çalışıyorduk. Hımm, bir de ÖSS’ye giren bizleri geri zekalı sanan zihniyetin zorunlu Türkçe ve tarih dersleri vardı. Hangi akılsız akıl ettiyse, bir de bunlar için okulda kalıyorduk. Üniversite demişlerdi ama pek de bir marifeti yoktu. Sabah 9:45’te başlıyor, öğlen 1 saat yemek yedikten sonra 15:30’a kadar devam ediyorduk. Zaten dersten çıkıp yurda giden adamın ertesi güne ancak hali kalıyordu. Birinci sınıf bittiğinde arzın, talebin, borçlar hukukundaki birkaç maddenin, beden eğitimi dersine girmediğimiz halde verilen “geçer” notunun dışında pek bir şey kalmamıştı aklımda. Bir de hiç unutmam, soruyu yanlış çözen 35 yaşlarındaki asistanın “kağıtta böyle yazıyor” deyişi… Bilim dediğin bu değil miydi zaten? Kağıt ne diyorsa o!

Bu böyle yarım kalmayacak…
İkinci sınıfta işler değişmişti. Başka okullardaki arkadaşlarım talep yerine “demand”, arz yerine “supply” dedikleri için artık farklı şeylerden bahsettiğimizi sanıyorduk. Zaten bana hangi bölümü okuduğumu soranlara “İktisat okuyorum” dediğimde, “Benim oğlum da ekonomi” okuyor diye cevap veriyorlardı. Memlekette iki nesil yetişiyordu iktisatları farklı, gülüşleri aynı…

Vatandaş uyuma, fakültene sahip çık!
Dördüncü sınıfa geçtiğimde artık bazı şeylerin farkına varmıştım. Kimin kaç kilo çektiğini kantara koymadan anlayabiliyorduk evelallah! Ne de olsa iktisatçı-1‘dik. Muslukçu, çaycı, soğuk kaynakçı gibi bir şeydi bizimkisi de. Ne iş olsa yaparız abi. Bizden BDDK’ya uzman da olur, Türk adaletine idari hakim de, Emniyet’e çevik kuvvette. Hatta bizden doktor bile olabilirdi de, önümüzü kestiler!

Ve sonunda mezun olunur
Dani Rodrik geçen hafta TEPAV’daydı. Kendisine, daha önce bu satırlarda yazdığım “İktisatçı olmak için sakın iktisat okumayın!” şeklindeki düşüncemden bahsettim. Acaba iktisatçılar kendi elleriyle iktisatın değerini mi düşüyor diye sordum. Gülümsedi ve “Gerçekten iyi bir soru” dedi. Sorunlara çözüm üretecek bir beceri bahşetmemişti yüce iktisat camiası bana, ama ne mutlu ki soru sormayı da unutturamamıştı!

.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+