Sosyal Bilimlerin DAMı Eksik

damsız girilmez

İnsanlığın büyük sorunları var ve bu sorunlar tek bir bakış açısıyla çözüme kavuşturulamayacak kadar karmaşık. Acaba bu sorunların çözümsüz bir şekilde dünyada volta atmaya devam etmelerinin nedenleri nedir? Bilimin, insanoğlunun en büyük problemlerinin nedenlerini bulamamasının nedenlerini incelemek, bir araştırmacının (belki de birçok araştırmacının) araştırma ajandasını doldurmak için yeterlidir. Ancak insanlığın, nedenlerin nedenlerini öğrenmeye harcayacak boş zamanı kalmadığı kanaatindeyim. Ford Prefect gibi 12 dakika sonra dünyanın sonu gelecek diyebilecek kudrete sahip olmasam da insanların ilerleme anlayışının sabit olduğu varsayımı altında dünyanın sonunun pek de uzak olmadığını söyleyebilirim. Peki, ne yapmalı? Bu yazıda kendimce yapılması gerekenleri, daha doğrusu yapmak istediklerimi anlatacağım sizlere.

İster kader deyin, ister şans, bu dünyaya bir kere geleceğiz be dostlar. Kendi çocuğunuzun gözlerinizin önünde eridiğini düşünün, nasıl hissederdiniz? Yüzünüzün rengi atardı, beyniniz çocuğunuzdan başka şey düşünmezdi, uyuyamazdınız, çocuğunuza derman arardınız… Peki ya hem size hem de çocuğunuza hane olan dünya, o erise gözlerinizin önünde? Yok, yok… Yalan söylemeyin! Hiçbir şey yapmazdınız, çünkü yapmıyorsunuz! Sen yapmıyorsun, komşun yapmıyor, siz yapmıyorsunuz diye onlar da yapmıyor… Oysa hepimizin yapabileceği bir şeyler var dünyamız için. Tam bu noktada aklıma bizim köyden bir örnek geldi. Bizim köyün düğünleri açık alanda yapılır ve düğün yeri taşlık bir arazidir. Halay çekenlerin düşme ihtimalini azaltmak için araziyi taşlardan (özellikle büyük taşlardan) temizlemek gerekir. Damat tarafından her seferinde en az beş kişi çalışır bu taş toplama işinde ancak beş kişinin halledebileceği bir iş değildir bu. Bir dünya simülasyonudur aslında bu. Bin kişilik köyüm dünya olsun ve taşlar da dünyanın sorunları. Eğer nüfusun binde beşi uğraşırsa mevcut sorunlarla, sorunlara çözüm bulmak hayaldir. Bizim düğünlerde de durum aynen böyledir. Beş kişinin temizlediği arazi taştan geçilmez. Oysa arazide toplanan yüz çocuğun yapamayacağı iş yoktur. Hiçbiri ötekinin altında kalmak istemez ve üstün bir performans gösterirler model dünyamızın sorunlarını çözmek için. Bu birinci tespittir işte: Dünyanın sorunlarını çözmek için herkese düşen görev(ler) vardır. İkinci tespit ise yapılan işin niteliğiyle ilgilidir. Düğünler hep aynı arazide yapılır ama her seferinde arazide taş olur, arazi bir önceki düğünde temizlenmiş olsa da. Taşları azaltmak için çocukları kullanabilirsin ama taşlardan kurtulmak istiyorsan nitelikli işe ihtiyacın vardır. İkinci tespit de şu o zaman: Çözüm yolunda herkes kendi uzmanlık alanının kapsadığı işlerle meşgul olmalıdır.

Hepimizin, insan olmaktan gelen görevleri var dünyaya ve insanlığa hizmet hususunda. Tüm bu görevleri, iyi insan ya da doğru insan olmak şemsiyesi altında toplayabiliriz. Kutsal kitapların, filozofların, aksakallı dedelerin, ebeveynlerimizin tavsiyeleri de bu görevleri ve dolayısıyla insan olmanın özünü hatırlatır bize. Üstün insanı tanımlamak için yazılanlar, anlatılanlar aslında normal ya da ideal insanı tanımlamaktadır. Bu özelliklerden kaçına sahipseniz, normale o kadar yaklaşıyorsunuz. Bu yazıda ahlak felsefesi yapma gibi bir niyetim yok. Ahlak tartışmasını abartıp, normal insanın tanımındaki sığlaşmanın, insan kelimesinin içini boşaltmanın kıyameti getirecek olanlar arasında yer aldığını iddia edebilirim. An itibariyle yapabileceğim en iyi şey, söz konusu insanlık olduğunda her bireyin eşit olduğu varsayımından yola çıkarak bireye önerilerde bulunmaktır. O halde tüm bireyler aynı insani değerlere sahip ama farklılaştıkları tek nokta meslekleri olsun. Ben bir bilim adamı adayıyım, ama başka bir gruba giremediğimden dolayı kendimi bilim adamları sınıfında hissediyorum. Dolayısıyla kendime düşen görevler aslında sosyal bilimciler özelinde bilim adamlarını kapsayacaktır. Daha iyi bir dünya için sosyal bilimciler ne yapmalı?

Yazının ilk cümlesini hatırlayalım: İnsanlığın büyük sorunları var ve bu sorunlar tek bir bakış açısıyla çözüme kavuşturulamayacak kadar karmaşık. Sosyal bilimciler olarak yapmamız gereken, açlık, yoksulluk, yoksunluk, kirlilik, suç, savaş, eşitsizlik, tabakalaşma vb sosyal yaralara derman aramak olmalıdır aslında. Bilimin amacı pratikte değeri olan şeyler yapmakla sınırlı değildir diye tepkiler gelebilir, ama dünyanın içinde bulunduğu durum pratiğe dönüştürülebilir bilimi daha değerli kılıyor. Mesela, iktisadın acizliğinin nedenlerine girelim bu noktada. İktisatçılar genelde neden yanılırlar? Sorun, bir disiplin olarak iktisatta aranmalıdır. İktisat bir delikanlı olsun. Bu delikanlının olgun kadınlara ilgisi var ve kendi yaşıtlarıyla daha genç kadınlara ilgi duymuyor. Adına fizik denen bir kadın var ki ondan başkasını gözü görmez bizim iktisat. Fizik denen kadın havasa mensup, avamdan bihaber bir yaşlı teyzedir oysa. Kim açmış, kim fakir, nerden bilsin bizim teyze? Arada kalbi tekler fiziğe vurulmuş iktisadın da iç organlardan sesler yükselmeye başlar, “Bırakamadın şu hatunu! Bak, kalpten gideceğiz yakında! Kanlı canlı, heyecanlı bir kadın bulamadın âşık olacak!” diye. Düşünülür taşınılır, tam yeni limanlara yelken açma zamanı geldi diyecekken kalp krizinin etkileri geçer de fizikle bir randevu ayarlanır. Oysa fizikle süren ilişkisi pek vesile olmamıştır iktisadın toplumsal katma değeri yüksek işler icra etmesine. Bir fantazya romanı yazmaktan öteye gidemedi canım iktisat. Ancak, nereye kadar devam edecek bu gidişat? Ne mi yapmalı? Eğer topluma faydalı bir iktisat istiyorsak, iktisada Kazanovalığı öğretmeliyiz. Bunu ben ve benim gibiler yapmalı. Sosyolojiyle, psikolojiyle, politika bilimiyle, biyolojiyle ve aklınıza gelecek diğer tüm olası partnerlerle buluşmalı iktisat. Hatta bazen aynı anda birden fazla adaya randevu vermeli.

Geyik muhabbetinin dozunu fazla kaçırdığımı fark ettim, ama yazdıklarımı silmek de gelmedi içimden. Bu paragrafta daha düzgün anlatayım yapmamız gerekenleri. Tek bir disiplinin mevcut teori ve metodolojisiyle sosyal yaralara derman bulamıyorsak, yeni teoriler geliştirmenin zamanı gelmiştir. Ancak bu teoriler sadece birkaç ehil kişinin tartışabileceği cinsten olmamalı. Evvela, artık işe yaramadığı anlaşılan fiziğe dayalı bakış açısını değiştirmek lazım. İşin vahim tarafıysa iktisadi sorunlara çözüm bulamayan iktisadi araçların, diğer sosyal bilimlerde de yer bulmaya başlaması. Aman efendiler, etmeyin! Gelin atalım tüm farklı unvanlarımızı ve birleşelim sosyal bilimcilik şemsiyesi altında. Arınmış beyinlerle girelim bu tek hanenin kapısından içeri. Bir hastane olsun bu hane ve tüm hastalara hep beraber bakalım. Yoksa çözüm bulmak zor bu sosyal hastalıklara.

Son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran fikir, Türkiye’de bir Disiplinler Arası Araştırmalar Merkezi (DAM) kurmaktır. Kısaltması da DAM olacak ki tüm bilimlerin bu çatının altında toplanacağını ima etsin. Ben 2020’yi hedef koydum kendi DAM’ımı kurmak için. Ancak dediğim gibi dünyanın ömrü pek uzun değil DAM’lar olmadıkça. Fikrim amme malıdır efendiler, kim kuracaksa tez kursun da biz de dâhil olalım bu DAM’a.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.