Türkiye’de Özgürlüklerim Kısıtlanıyor! En İyisi Bir Daha İngilizce Öğreneyim!


Bugünlerde kafama bir şey takılıyor. Daha doğrusu aklıma geldiğinde sinirleniyorum. O da öğrencilerin ve öğrenciliği biteli birkaç yıl olmuş yirmili yaşlardaki gençlerin yurtdışı tutkusu; hatta takıntısı… Sanılmasın ki yurtdışına çıkmaya veya yurtdışında kalmaya karşıyım. Öyle olsaydı paşa paşa dönerdim Türkiye’ye. Benim derdim yurtdışına çıkmayı takıntı haline getiren, aynı zamanda da Türkiye’yi itin bir taraflarına sokan zihniyetle…

Herkesin Bir Popisi Vardır

Türkiye’de yaşayan herkes, hele ki biraz da modernse veya azıcık da olsa eğitimliyse, hatta hatta bir kadınsa Türkiye’nin coğrafi ve kültürel sıkışmışlığından şöyle ya da böyle muzdarip olmuşlardır. Biz biliyoruz ki her Türk insanı çayını, kahvesini höpürdetirken, veya biri burnuna mikrofon sokunca ezberledikleri şu kelimeleri bir çırpıda sarf ediverir: “Herkes özgürdür. Kimse kimseye karışamaz. Herkes istediği gibi giyinir. Herkes istediği dine inanmakta serbesttir, vs vs…” Türkiye’yi bilmeyen biri olsanız sanarsınız ki burası bir İskandinav ülkesi. Ama kaynayan kazanın içi hiç de sanıldığı gibi değil.

Meselam kimsenin hayatına kimse karışamaz

Herkesin bir popisi vardır

Medya! Bana Doğruları, Yanlışları Öğret!

Medyayı bu gözlüklerle biraz olsun takip ederseniz gerek programlar, gerek diziler, gerekse haberler her geçen gün daha da normatifleşiyor. Haberler ortalama seyircisine nasıl düşünmesi gerektiğini söylerken, her akşam televizyonlarının başındaki milyonlarca izleyici de dizi dizi dolaşıp bir ailenin nasıl olmaması gerektiğini, bir babanın nasıl olması gerektiğini, iyiyi, kötüyü karikatürize edilmiş karakterlerden öğreniyor. Tartışma programları ise yayınlandığı kanala uygun ideoloji ve sosyal boyutta ve güldürücü bir bayağılıkla yine genel geçer doğru ve yanlışları biliyor gözüküyor. Kısacası medya kuruluşlarının ve bu kuruluşların sahnelediği oyunların yarattığı topluluklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu ve yaşamda genel geçer ideal olan davranışları kendileri çıkarsamış olduğuna inandırılıyor.

Bir ya da iki gün televizyon izlemek, birkaç gazete karıştırmak toplumun güncel yapısı hakkında önemli fikirler verir. Oysa çok daha kolay bir yöntem vardır ki, o da sokağa çıkmak. Bir kadınsanız zaten çok beğendiğiniz o çiçekli, etekleri fırfır eden, askılı elbisenizi İstanbul sokaklarında giyememeniz size çok şey anlatıyordur. Oysa bir ya da iki defa o elbiseyi sırf inat olsun diye giymişsinizdir, ancak üçüncü seferde “Aman bunu tatilde giyerim” diyerek onu dolabınızdan senede bir iki kez çıkarmaya karar vermişsinizdir. İstanbul’da yaşayan kadınların dolaplarındaki giyilemeyen veya mağazalardan “Aman nerede giyeceğim ki bunu?” diyerek satın alınamayan kıyafetlerin sayısını öğrenebilseydik bu bize sağlam bir sosyal veri olurdu.

Bu doğu mu batı mı olduğu kimseler tarafından çıkarsanamayan ülkede, sosyokültürel sıkışmışlık insanlara sosyal anksiyete bozukluğu ve Sartre’cı bunalımı andıran bir psikolojik çöküntü olarak etki ediyor. Sonuç olarak düşündükleriyle söyledikleri, söyledikleriyle yaptıkları tutarsız, kendi fikirlerine bile ulaşmakta güçlük çeken veya düşünmeden, sadece güdülenerek (gerek doğrudan, gerekse diğer insanlar aracılığıyla dolaylı olarak medya tarafından) edinilmiş kanatlı fikircikleri olan hastalıklı insanlar…

Bunlar Türkiye’nin hastalıklarından sadece birkaçı. Eminim ki her birimizin Türkiye hakkında farklı farklı sıkıntıları vardır. Olması da gerekir. Zira tarih boyunca her toplumda böyle olmuştur. Benim sıkıntım veya kızdığım nokta da asıl burada başlıyor. Ülkelerin, toplumların sorunları ve bireylerin bu sorunlarla yüzleşme yöntemleri… Şu ana kadar Türkiye’nin beni rahatsız birkaç sorunundan bahsettim. Şimdi ise kazanın dışına çıkmakla kalmayıp mutfağa bir de kuşbakışı bakalım.

Resimde Türkiye’yi Bulunuz

Türkiye bir Afrika ülkesi değil. Türkiye bir Güney Amerika ülkesi de değil. Türkiye dinle yönetilen bir ülke de değil. Türkiye hiçbir zaman topyekûn bir savaşın içinde bulunmadı. Türkiye’de alım gücü ne kadar düşük olsa da, halkın arasında güçlü sosyal ağlar (yardımlaşma) belki dini unsurlardan, belki normlardan, belki sosyal kimliklerden ötürü oldukça yüksek.

Ayrıca yıllardır batı ve batılılar hakkındaki tüm gözlemlerim ve öğrendiklerim bana şunu öğretmiştir: Batı yönetimsel ve resmi konularda örnek alınabilir ancak yine o gıpta edilerek, gözde büyütülerek bakılan o batı içine girdiğinde Türkiye’den gözükemeyecek sorunlarla boğuşmakta. Üstelik bu sorunlar en az Türkiye’nin çözülemeyecek gibi gözüken sorunları kadar çözümsüz gözükmekte. Bu sorunlara bir başka yazıda değinmeyi düşünüyorum.

Türkiye kesinlikle muazzam bir çiçek bahçesi değil, ancak bir çöl de sanılmamalıdır. Dünya’yı bir bütün olarak görürsek Türkiye’nin tüm ülkeler arasında nerede olduğunu düşünmeye çalışmamız bize Türkiye’yi anlamak konusunda yardımcı olabilir:

Bahçeli bir ev düşünün. Evin içinde Avrupa Birliği, Amerika, Rusya, Çin ve Japonya olsun. Bahçenin dışında ise Afrika ülkeleri, teokrasi ile yönetilen ülkeler, birçok Asya ülkesi gibi ülkeler olsun. Türkiye bu resmin neresindedir? Benim gözlemlerim ve fikrimce bahçenin içinde, kapının önünde paspasın da üstündedir. Sorun ise o binanın içinde olması gerekirken (çünkü hepimiz biliyoruz ki Türkiye AB üyesi ülkelerin birçoğundan, birçok yönden daha çok hak ediyordur o bina içinde olmayı) kapı önünde olmasıdır. Beni kızdıran ise Türkiye’ye bahçe kapısından bile içeri girememiş muamelesi yapan ve o evin içindeki ülkelere gıpta eden zihniyettir.

Sanılmasın ki ulusalcılığımdan veya Türkiye aşkımdan bunları söylüyorum. Türkiye’de olup bitenden ve bir türlü olamayanlardan öylesine huzuruz ve mutsuzum ki çoğu zaman ne önleyebildiğim ne de dışarı vurabildiğim fiziki olarak canımı acıtan bir duyguya dönüşüyor bu çaresizlik hissi. Ancak insanın içinde yaşadığı ülkeyi bu denli yermesi de bana saçma geliyor.

Gidiyorum! Öyleyse Kurtuldum (Birkaç Aylığına)

Etrafımda bu tip insanlar görüyorum son zamanlarda, sayıları da artıyor. Dil okulu için kendini İngiltere’ye atanlar, Work and Travel ile Amerika’ya koşanlar, “Erasmus çıksın da nereye gidersem gideyim” diyenler ve Interrail da interrail diye ortalıkta dolaşan çocuklar.

Bunların hepsini gönülden destekliyor ve yurt dışına çıkmanın, bir süre yurt dışında kalmanın insanın eğitiminde bir gereklilik olduğunu savunuyorum. Karşı olduğum ise bu faaliyetlere girdiğini gördüğüm herkesin bunları son derece burnu havada bir şekilde ve sanki o tecrübeden sonra yaşamının değişeceğini düşünerek yapması.

Şöyle konuşmalara tanık oluyorum veya kendimi içinde buluyorum:

–          Ne yapıyorsun bu aralar?

–          İşte İngiltere’ye gideceğim. Ona hazırlıklar sürüyor.

–          A? Hayırdır?

–          Dil okuluna gideceğim.

–          E sen İngilizce biliyorsun ama? (gerçekten de biliyor)

–          Ama işte ilerletmek için.

–          Ne kadar sürecek kurs?

–          6 ay.

–          Sonra ne yapacaksın?

–          Ondan sonra da bakacağız artık.

Akabinde birkaç ay sonra aynı kişiyle:

–          Eee? Nasıl gidiyor İngiltere?

–          Süper. Harika!

–          E bitiyor artık. Ne yapacaksın?

–          Şu an düşünmüyorum bunu. Ama buraya geri gelmeye çalışacağım.

Anlamadığım şey işte bu. Sen İngiltere’de güya İngilizceni geliştirmek için 6 ayda ortalama 30.000TL harcıyorsun. Yapmaya çalıştığın şey ise 6 aylığına İngiltere’de bir yaşam kiralamak, giyemediğin o elbiseyi giymek için, Türkiye’de yaşayamadığın özgürlüklerin 6 aylığına kazanabilmek için… Dil okulu ise işin mazereti.

Erasmus’un gezmek, tozmak, eğlenmek için yapıldığını herkes biliyor. Böyle olmasında da bir sorun yok. Zaten Erasmus’u finanse eden Avrupa Birliği kültürel ilişkilerin güçlenmesini önemsiyor (gözüküyor). Erasmus yapmak için astronomik not ortalamaları gerekmiyor; e peki neden Erasmus’a giden herkeste MIT’ye burslu kabul edilmiş gibi bir tavır var, bunu anlayamıyorum.

Asıl sorun şu: Erasmus, Dil okulu, Interrail, Work and Travel, her ne sebeple olursa olsun yurt dışında kalacağın süre öncesinde kendi ülkeni yerin dibine sokarak aslında kürkçü dükkânına dönecek bir tilki yarattığının farkında değil misin?

Kaldı ki bir insan yurtdışında gerçekten de yaşamak istiyor olabilir; kimse doğduğu ülkede yaşamak zorunda da değildir. E o zaman 6 ay, 1 sene kafasını kuma gömmek yerine gerçekten istediği yerde yaşamak için gerekli adımları atsın. Zira kısa süreli yurtdışı planlarını yaşam planları gibi görmek son derece komik ve zavallı gözüküyor.

E peki dolaptaki elbiselere ne olacak? Bence ne pahasına  olursa olsun o elbiseler dolaplardan çıkmalı ve “Ben porno  filmde oynadım, ismimi de gizlemeyin” diyen o kızın cesaretinin  yüzde birini göstermek gerekir. Aksi takdirde satın alınmayan o  elbiseler serbest piyasada mağazalara bile ulaşamaz ve siz de  mağazalarda pantolondan başka bir şey bulamazsınız. Bir  ülkede kimse kimseyi giydiğinden ötürü taşlamıyorsa bir şeyleri  düzeltmek için hala fırsat var demektir.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Levent Neyse

Yazar Hakkında Levent Neyse

İstanbul Üniversitesi'nde iktisat lisans ve yüksek lisansını tamamladıktan sonra İspanya, Granada Üniversitesi'nde doktora yapan Neyse, Halen Almanya'da (Institute for the World Economy) post-doc ve London School of Economics, Social Policy bölümünde ortak araştırmacı (associate researcher) olarak çalışmaktadır. İlgi alanları deneysel ve davranışsal iktisat, sosyal sermaye ve sosyal tercihlerdir