Ronald Coase ve Firmalar – Atilla Yayla’nın Yanlışları ve Değiştirdikleri

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz haftaki yazısında firmalardan bahsetmiş. Bu meselelere birazcık bulaştığım için ne yazdığını merak edip yazdıklarına bir bakayım dedim. Yazısında Yayla piyasa ekonomisinin planlı ekonomiden daha başarılı olduğunu söylemiş. Ardından firmalara geçip bunları iktisadî kalkınmayla ilişkilendirmeye çalışmış. Firmaların iktisadî gelişmenin başını çektiğini, ülkelerin “yaşam standartlarını yukarı çeken lokomotifler” olduğunu yazmış.

Bu arada, 1991’de Nobel alan iktisatçı Ronald Coase’un 1937’de yayınladığı “The Nature of the Firm” adlı makalesinden de bahsetmiş. Bu makaleyi zamanında Türkçeye çevirmiş ve bir takdim yazısı yazmıştım. Bunlar da artık “piyasadan kalkan” Piyasa dergisinde yayınlanmışlardı. Yayla da yazısında benim çevirimi kaynak olarak göstermiş. Bahsettiği diğer makale de Coase’un 1960’da yayınlanan “The Problem of Social Cost” adlı makalesi. Ancak bu makale firmalarla değil, mülkiyet haklarıyla ilişkili. Makalenin bahsettiği şey, mülkiyet hakları tam bir şekilde tanımlandığında ve bunların serbest ticaretine izin verildiğinde ekonomide iktisadî etkinliğin sağlanacağı.

Firmalara gelince, maalesef Yayla bu konuda yanlış şeyler yazmış. Gerçi arada bir-iki doğru şey söylemiş, ama yazdıklarının genel itibariyle Coase’un firmalar hakkında yazdıklarıyla ilgisi yok. Anladığım kadarıyla kendisi firmalarla ilgili makaleyi okumamış. Daha da vahimi, Yayla’nın bu makaleyi piyasa ekonomisinin üstünlüğünü savunmak için kullanmış olması. Oysa makale, piyasadan faydalanmanın birtakım maliyetleri olduğunu söylüyor. Firmalar da bu nedenle ortaya çıkıyorlar. Üstelik piyasa ekonomisi aynı zamanda fiyat mekanizması anlamına da geliyor. O zaman fiyat mekanizmasını kullanmanın da bazı maliyetleri var. Bunlara literatürde işlem maliyetleri deniliyor.

İşin esas ilginç tarafı, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısını büyük ölçüde The Economist dergisinde yayınlanan “Why do firms exist?” başlıklı yazıyı Türkçeye çevirerek yazmış olması. Gerçi Yayla yazının tamamını Türkçeye çevirmemiş, örneğin piyasaların etkin olmadığını yazan yerleri atlamış. Ama her nedense The Economist’teki yazıyı kendi yazısında kaynak olarak göstermemiş – unutmuş herhalde. Maalesef Yayla İngilizce yazıdaki kimi yerleri yanlış çevirmiş, bazı yerleri de değiştirerek yazmış. Araya kendi yanlışlarını da eklemiş. Hatta Coase’un firmalarla ilgili makalesinin İngilizce ismini bile yanlış yazmış. Bunlara bir bakalım:

(1) Yayla yazısının hemen başında Adam Smith’ten hareketle piyasa ekonomisinin “insandaki ticaret yapma ve hayat şartlarını iyileştirmeye çalışma doğal eğiliminin sonucu olarak kendiliğinden doğduğunu” söylüyor. Şüphesiz, bunlar doğru değil. Bu sadece Smith’in açıklaması. Zaten liberal iktisatçılar da bu konuda hemfikir değiller. Üstelik Smith’in piyasanın kendiliğinden ortaya çıktığını yazdığını sanmıyorum. Yayla’nın aklı herhalde Hayek’te kalmış. Benim bildiğim kadarıyla, piyasa ekonomisinin bu tarz doğal eğilimlerden hareketle kendiliğinden doğduğunu kanıtlayan ampirik bir iktisat tarihi çalışması yok. Tersine, piyasa ekonomisinin gelişmesinin her aşamasında devletler işin içine bir şekilde hep karışmıştır. Merkantilizm diye bir şey yok mu?

(2) Yayla firmaların iktisadî düşünceye konu olmalarının nispeten yeni olduğunu yazmış. Maalesef bu da doğru değil. Firmaların ele alınması neo-klasik iktisadın kurucularından İngiliz Alfred Marshall’a kadar gider. 1890’da “Principles of Economics” kitabını yayınlayan Marshall bugün mikro iktisat derslerinde anlatılan artan ve azalan getirilerden ilk defa bu kitabında bahsetmişti. Artan ve azalan getirileri mikro iktisat derslerinde nerede anlatıyorlar?

(3) Yayla firmaların varoluş nedeninin pazara girmenin her defasında yüksek işlem maliyeti gerektirmesinden kaynakladığını yazmış. Nitekim The Economist’te de böyle yazıyor. Fakat bu yanıltıcı bir ifade. Firmalar esas itibariyle pazarda işlem yapmanın maliyetli olmasından dolayı kuruluyorlar. Kaldı ki, firmalar kurulduktan sonra yine piyasada faaliyet gösteriyorlar. “Pazara girmek” dediğinizde sanki iş kurmak külfetliymiş gibi bir anlam ortaya çıkıyor.

(4) İngilizce yazıda firmaların, temel itibariyle, kısa dönemli sözleşmeler yapmak gereğinden fazla rahatsız edici olduğunda uzun dönemli sözleşmeler yapmak için kullanılan araçlar oldukları yazıyor. Ancak Yayla bunu değiştirerek firmaların “aşırı külfetli kısa-vadeli sözleşmelerden kaçınıp uzun-vadeli sözleşmelere dayanan işbirliği ve işbölümü yaratmanın aracı” olduklarını yazmış. Bunlar doğru değil. Zaten İngilizce yazıda ve Coase’un makalesinde böyle bir şey yok – hele “işbirliği ve işbölümü yaratmak” diye bir şey hiç yok.

(5) Yayla firmaların “küçük ölçekli planlanmış komüniteler” olduklarını yazmış. İngilizce yazıda böyle bir şey yazmıyor. Coase da böyle bir şey söylemiyor zaten. İngilizce yazıda sadece firmaların “planlı küçük topluluklar” olduğu yazıyor. Görünen o ki, Yayla bunu değiştirip “küçük ölçekli planlanmış komüniteler”e çevirmiş. Hem “komünite” ne demek?

(6) Yayla firmaların kendi içlerinde işlem maliyetleri olduğunu da yazmış. Tabii, Coase böyle bir şeyden bahsetmiyor. Gerçi İngilizce yazıda firmaların kendi işlem maliyetlerini yüklendikleri yazılmış, ama bu doğru bir ifade değil. İşlem maliyetleri piyasada gerçekleşen maliyetlerdir, firmadaki maliyetler ise organizasyon maliyetleridir. Dolayısıyla The Economist’te yazan her şey doğru değildir!

(7) İngilizce makalede, sermaye ve emek piyasalarının etkin olmadığı yerlerde firmaların kendi sermayelerini (kazançlarından pay ayırmak anlamında) biriktirebilecekleri ve çalışanlarını yetiştirebilecekleri yazıyor. Oysa Yayla “firmalar, sermaye ve vasıflı işgücü piyasasının gelişmediği yerlerde kendi sermayesini oluşturup kendi işgücünü eğitebilir. Böylece ekonomik gelişmenin başını çeker,” diyor. Kendisi “sermaye ve emek piyasalarının etkin olmaması” ifadesini “sermaye ve vasıflı işgücü piyasalarının gelişmediği yerler” ifadesine dönüştürüyor.  Böylece firmalara iktisadî gelişmenin başını çektiriyor.

Görünen o ki, Yayla piyasaların etkin olamayacağı gerçeğini bir türlü kabullenemiyor ve yazılanları kendince değiştiriyor. Fakat böyle yaptığı için ortaya çelişkiler çıkıyor. Sermaye ve vasıflı işgücü piyasalarının gelişmediği yerlerde firmalar kurmak nasıl mümkün olabilir? Böyle bir yerde firma kurmaya niyetlenen birisi parası yoksa krediyi nereden alacak? Tefeciden mi? Girişimci daha firma kurmadan vasıflı işgücünü kendi başına nasıl eğitecek? Meslek lisesi mi açacak?

(8) İngilizce makalede Coase’un teorisinin firmanın örgütsel açıdan avantajlı olmasını (elbette piyasalara kıyasla) açıklayan bir teoriyle tamamlanması gerektiği yazıyor. Coase sonrasında konuyla ilgilenen iktisatçılar firmaların ortaya çıkışının sadece piyasaların başarısız olmasından değil, aynı zamanda firmaların belirli işlerde başarılı olmalarından kaynakladığını da ileri sürmüşler. Bu iktisatçılara göre firmalar piyasaların erişemediği bazı kaynaklara erişebiliyorlarmış. Bu kaynakların arasında “şirket kültürü” ve “kolektif bilgi” de varmış. Tüm bunlar da firmaların kaynakların idaresiyle ilgilendiğini söyleyen teorinin (resource-based theory) geri plana düşmesine neden olmuş.

Oysa Yayla, Coase’un izinden gidenlerin onun görüşlerini ileriye taşıdığını ve ampirik testlere tâbi tuttuğunu, bu sayede “iktisadî kaynak” teriminin kapsamının genişletildiğini, “şirket kültürü” ve “kolektif bilgi”nin de zamanla firma kaynaklarına eklendiğini yazmış. Elbette bunların hiçbirisi orijinal yazıda yok. Bu yüzden olsa gerek, Yayla da hiçbir kaynak göstermiyor.

(9) İngilizce yazıda şirketlerin üretimi örgütledikleri ve kendilerine mahsus yollardan bilgi ürettiği yazarken, Yayla şirketlerin benzersiz şekillerde bilgi ürettiğini ve naklettiğini yazmış. Güya Yayla’ya göre bütün bunlar firma meselesini daha karmaşık hâle getiriyormuş, ama aynı zamanda Coase’un temel tespitlerini ve akademik ilgilerinin isabetliliğini de doğruluyormuş. Tabii, İngilizce makalede böyle bir şey yazmıyor ve Yayla da (yine bundan dolayı olsa gerek) dedikleri için kaynak göstermiyor.

Bunların dışında Yayla firma kurmak ve kapatmak kolaylaştırılmalı, bu konuda yasal düzenlemeler yapılmalı demiş. Gerçi bu dedikleri doğru; ancak bu işler işadamlarınca değil, devlet tarafından yapılır. Yasal düzenlemeler yapıp mevzuatı değiştirmek piyasanın ya da işadamlarının işi değildir. Dahası, yasal düzenlemelerin yapılması tek başına bir şey ifade etmez. Ekonomide firma kurmasını ve batırmamasını becerebilecek girişimcilerin, bunları idare etmesini bilecek yöneticilerin ve bu firmaların faaliyet gösterebileceği rekabet koşullarının olması lazım. Tüm bunlar da belli derecede gelişmiş bir toplumsal ve iktisadî ortamı gerekli kılar. Bunlar sadece kanun çıkarmakla olmaz.

Görüldüğü üzere, Coase’a göre firmaların varoluş nedeni piyasayı kullanmanın maliyetlerinde (işlem maliyetlerinde) azalma sağlamalarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla Atilla Yayla yazısında “firma kurmak avantaj sağlayıcı hâle getirilmeli” derken, aslında Coase’un mantığına göre piyasanın ikâme edilmesi özendirilmeli diyor.

Elbette Atilla Yayla iktisatçı değil, siyaset bilimci. O yüzden bu konuları bilmesini ondan bekleyemeyiz. Nitekim kendisi benzeri yanlışları başka yazılarında da (özellikle de sosyalizm hakkında yazdığında) sıkça yapıyor. Ancak, başbakanı protesto eden öğrenciler 15 ay hapis cezası alırken, hamile kadınların karnındaki bebekler polis tekmeleriyle öldürülürken, sırf yumurta attıkları için öğrenciler hakkında iki yıllık hapis istemiyle dava açılırken, başbakan insanlık anıtlarını ucube olarak nitelendirirken, tutukluluk sürelerinin 10 seneye kadar uzatılabileceği konuşulurken, kısacası Türkiye’de iktidarın bireysel hak ve özgürlük ihlâlleri artık dehşet verici boyutlara ulaşmış iken, liberal olduğunu ve özgürlükleri savunduğunu söyleyen birinin ilgisiz konularla uğraşıp yanlış şeyler yazmayı bırakması ve bu ihlâllere el atması lazım.

*  *  *

Tüm bunları yazdık, fakat aslında bahsettiğimiz şey nedir? Firmalar neden kuruluyorlar, işlem maliyetleri neyin nesidir? Yukarıda Coase’un makalesine bir takdim yazdığımı söylemiştim. Ben de kendi yazımdan biraz “araklayarak” durumu açıklayayım.

Coase 1930’ların başlarında burs alıp Amerika’ya gittiğinde Ford’un ve General Motors’ın fabrikalarını ziyaret ediyor. Bunları gördükten sonra aklına takılan şey, bu kadar büyük fabrikalar Batı’da pekâlâ işleyebilirken, Lenin’in o dönem Rusya’yı tek bir büyük fabrika gibi işletmeyi düşünmesinin yanlış olduğundan iktisatçıların nasıl bahsedebildikleri oluyor. O yıllarda sosyalist ekonomi üzerine sosyalistlerle tartışmaya girişen Mises ve Hayek gibi liberaller bu fikirdeydi. Oysa Coase’a göre, Rusya’yı tek bir büyük fabrika gibi idare etmenin imkânsız oluşu Batı’daki büyük fabrikalar ile uzlaştırılamıyordu.

Gerçekten de, planlı ekonomiler en başta piyasadaki fiyat mekanizmasını ortadan kaldırmıyorlar mı? O zaman fiyat mekanizmasının olduğu yerlerde neden firmalar var? Piyasa ekonomisinin olduğu bir yerde ekonomi kendi başına işliyor ise, burada firmaların olmasının anlamı ne? Bireyler belli işlerin yapılması için piyasada karşılıklı sözleşmeler yapmak yerine, neden insanları istihdam edip firmalar kuruyorlar? Coase işe buradan başlıyor.

I

Önce şu işlem maliyetleri terimini açıklayalım:

Bir tüketici olarak alışverişe çıktığınızda, örneğin markete gittiğinizde, meyve reyonundaki meyveleri tek tek yoklar, çürük olmayanları seçersiniz; ekmeklerin taze olup olmadığını kontrol edersiniz. Oradakileri beğenmezseniz başka bir markete gidersiniz. Elbise ya da ayakkabı almaya gittiğinizde cadde üzerindeki  ya da alışveriş merkezlerindeki dükkânları gezer, vitrinlere bakarsınız. Dükkânlara girip beğendiğiz elbiseyi ya da ayakkabıyı giyip çıkarır, üzerinizde nasıl durduğuna bakarsınız. Bazen aradığınız bir şeyi o hafta gittiniz yerde bulamazsanız, bir sonraki hafta başka yerlerdeki mağazaları gezmeye karar verirsiniz. Tüm bu gezip dolaşmalar vakit alır ve farklı yerlerdeki dükkânları kontrol etmeye gitmek için para harcamanız gerekir.

Aynı şey piyasada faaliyet gösteren girişimciler için de geçerlidir. Üretimde kullanacakları girdilerin en ucuza ve istedikleri kalitede nerede ve kimler tarafından satıldığını bulmak, bunları satın almak için satıcılarla pazarlık etmek ve sözleşmeler yapmak, satıcıların sözleşmede belirtilen koşulları yerine getirip getirmediklerini kontrol etmek ve bunlar olmadığında satıcıları sözleşmeye uymaya zorlamak da girişimcilerin zamanlarını ve paralarını harcamalarını gerektirir. Dikkat ederseniz, bu bahsettiğim şeyler mülkiyet haklarının (satıcıların sattıkları malların mülkiyetinin) piyasada kişiler arasında el değiştirmesinden kaynaklanıyorlar.

Dolayısıyla iktisadî ajanların piyasadan hiçbir maliyete katlanmadan yararlanmaları mümkün değil. Belirli bir malı ya da hizmeti piyasadan temin etmenin bir maliyeti var. İşlem maliyetleri denilen şey burada ortaya çıkıyor. Piyasadaki mal ve hizmet alım-satımı belirli işlemlerin (gezip dolaşma, araştırma, sözleşme yapma, bunları uygulatma vs.) yapılmasını gerektirdiğinden, bu esnada gerçekleşen maliyetlere işlem maliyetleri deniliyor. Coase’a göre firmalar bu maliyetleri azaltmak amacıyla kuruluyorlar. (Yukarıda anlattığım girişimci girdileri piyasadan temin etmek için, bahsettiğim işlerin maliyetlerine katlanmak yerine, bunları bir firma kurup kendi üretmeye karar veriyor.) Coase makalesinde işlem maliyetleri ifadesini kullanmıyor; bu maliyetleri pazarlama maliyetleri olarak adlandırıyor, kimi zaman da “fiyat mekanizmasını kullanmanın maliyetleri” ifadesini kullanıyor.

II

İşte Coase’a göre girişimciler firmalar kurarak ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri (üretim faktörlerini ve girdileri) kendileri üretir ve bu maliyetlerden kaçınırlar. Yani bireyler piyasada başka kimselere sözleşmeler vasıtasıyla yaptırdıkları işleri firmalar dahilinde örgütleyerek bu işleri daha ucuza getirir ve işlem maliyetlerini düşürürler. Nitekim firmalar söz konusu olduğunda bu sözleşmelerin sayısı ve hâliyle “sözleşme maliyetleri” büyük ölçüde azalır. Böylece, iki ya da daha fazla sayıda girişimci tarafından piyasada örgütlenen işlemler, artık tek bir girişimci tarafından firmanın çatısı altına örgütlenir hâle gelir. Gerçekten de, eğer işlem maliyeti sıfır olsaydı firmalara ihtiyaç kalmayacak ve ekonomideki kaynak dağılımı bireyler arasındaki sözleşmeler vasıtasıyla sağlanacaktı.

İlâveten, bireyler kısa dönemli sözleşmeler yerine bir dizi uzun dönemli sözleşme yaparak da bu maliyetleri azaltma yoluna gidebilirler. Örneğin, piyasadaki emek gücünün durumuna ilişkin bilginin toplanmasına ve bunu takiben sözleşmelerin yapılmasına ilişkin maliyetler, kısa dönemli sözleşmelerin yapılmasını engelleyebilir. Bu durumda girişimci, işverenler ve diğer üretim faktörleri sahipleriyle uzun dönemli sözleşmeler yaparak işlem maliyetlerinden kaçınabilir. Girişimcinin bu kişilerle yaptığı sözleşme, söz konusu kişilerin belirli bir bedel karşılığında girişimcinin (üretim faktörlerinin bir projeden ya da mekândan bir diğerine aktarılması şeklindeki) talimatlarına belirli sınırlar dahilinde uyacakları anlamına gelir. Bu durumda firmalar, kısa dönemli bir sözleşmenin yapılmasının tatmin edici olmaması durumunda ortaya çıkan bir “uzun dönemli sözleşmeler sistemi” olarak belirirler.

Örgütlenen işlemlerin sayısı arttıkça firmalar da büyürler. Bu açıdan, firmanın ölçeği sözleşme ilişkilerinin ne kadarının “içsel” (firma içi)  ve “dışsal” (piyasa) olduğuna bağlı olarak ölçülebilir. Ancak, firma dahilinde üretim yapmanın doğal bir sınırı mevcuttur. Örneğin, yüklendiği işlerin sorumluluğu altında bunalan bir yönetici kaynak dağılımında hatalar yapabilir, bu da maliyetleri arttırabilir. Bu nedenle, ilâve işlemleri örgütlemenin maliyetleri firmanın ölçeği büyüdükçe artacak ve bu işlemleri piyasada gerçekleştirmenin maliyetlerine eşitlenecektir. Yani firmanın ölçeği arttıkça girişimcinin işlevinde azalan getiriler meydana gelecektir. Başlangıçta firmanın genişlemesi avantajlı bir durum olmakla birlikte, azalan getirilerin ortaya çıkması firmanın sürekli ve sınırsız biçimde genişlemesini engeller. Dolayısıyla firmanın ölçeği, piyasayı kullanmanın maliyetleri (işlem maliyetleri) ile, firmayı kullanmanın maliyetleri (organizasyon maliyetleri) arasında optimal dengenin sağlanması yoluyla belirlenir.

Böylece işin özünü anlatmış olduk. Coase Nobel konuşmasında bu meselelerden bahsediyor, güzelce de anlatmış.

*  *  *

Hayek bir röportajında “Dostum merhum Oskar Morgenstern’a kabalık etmek istemem, ama (…) oyun teorisinin iktisat bilimine gerçekte önemli bir katkı yaptığını sanmıyorum,” demiş. Ronald Coase matematikle ilgilenmiyor. 2009’da Nobel alan bir başka kurumsalcı iktisatçı Oliver Williamson da matematik kullanmıyor. Son krizden sonra bu tarz modeller tartışılır hâle geldi. Açıkçası, benim tercihim de rasyonellik varsayımı yapan matematiksel modeller türünden gariplikler yerine firmalar ve kurumlarla ilgili konulardan yana.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.