Karşı sektör olarak sinema ya da Film Socialism

 

“Niçin “bu saat altın değerinde” dedin. Saat çalışmıyor ki.”

Salon ağzına kadar dolu, geç gelenler merdivenlere oturdu, filmin başlaması beklendi. Suyun salınımlarını, kesik kesik çekimler izledi. Salonda çıt çıkmıyor bir şey olacak, ama ne?

Bir sonraki sahne: bu değil, anlamamanın verdiği bıkkınlık, beklentiler yerini umutsuzluğa bıraktı. Salon birer ikişer boşalmaya yüz tuttu.

Godard: “buyurun sizi şu tarafa alalım”.

Film, Tarkovsky’nin doğasına benzeyen-andıran suyun-denizin görüntüsüyle başlıyor,  su tarihin akışkanlığını ifade edercesine film boyunca bizi takip ediyor. Biz suyu takip ediyoruz, gemi gezisiyle Avrupa tarihine, bir nebze Afrika’ya ve Filistin’e bakıyoruz.  Avrupa sınıf savaşımları tarihini bilenlerin anlam yükleyebileceği semboller ve alıntılarla yüklü. Barselona’nın İspanya iç savaşındaki önemini, anarşistleri, Stalin’in konumunu, İspanyanın mutluluğunu ve yalnızlığını, bir dönem dünyanın kalbi olduğunu, uluslararası tugayları bilmeyenler-uzak olanlar için ne anlama gelebilirdi ki?! “Ölme olasılığımızın olduğu bir durumda İspanya hiç kıtlığın olmadığı bir ülke haline gelir. Hatta umutlarımızın bile.” Odessenın Ekim devrimi öncesi ve sonrası anlamını, Yunan iç savaşını yüreği burkularak okumayanlar, “demokrasi ve trajedinin evliliği, tek bir çocuk: iç savaş”,  Hayfayı, Napoli’yi ve 2. Dünya Savaşını Avrupa’nın sarmal bir yay gibi gelip gidişlerini, durduğu yeri bilmeyenler için anlamsız semboller ve imgeler yığınıydı. Sadece bilmekte değil hissetme üzerine, Rus kadının “yüzünde bir gülücükle Avrupayı tekrar görmeden, Rusya ve mutluluk kelimelerinin kemer tokası gibi bir kez daha birbirlerine tutturulduklarını görmeden ölmek istemiyorum” cümlesinin göğüs arasında yarattığı sıkışma, Ekim 1917’nin Avrupa için yeni bir tarihi araladığı ve ama sadece araladığı, aralanan tarihin yeniden kendi üstüne kapandığı, yaratılan karabasanın altında ezilen ruhlar…

Salon bu duygulara uzak olanları kusarak kendi dışına attı.  Gemi uğradığı limanların rengini alarak yol alırken hayalleri-geçmişi ve tanımlamaları da yeniden çağırdı; ancak şuan ya da geçmişte değiştirme üzerine ütopyaları olanların anlayabileceği bir dille.

Filmin son bölümü tarihsel bir geçit. Geçmişe ve günümüze ayna tutan “ Kuzey Amerika (ABD) halkları kurtarıyormuş gibi yapıp aynı anda da onları yenilgiye uğramış gibi hissettirebilir” tıpkı ikinci dünya savaşında Avrupa’ya yaptıkları gibi ve günümüzde, müttefiklerinde ve destekçilerinde bile aynı duyguyu yaratarak.

Film de kullanılan teknikte, dil-sinema diliyle- özdeşti. Birbirinden kopuk simgelerin görüntülerin kolajlanması, fotoğrafların araya sıkıştırılması, bağlantısız öyle görünen geçişler, diyaloglar, kitaplardan yapılan alıntılar, rahatsız eden- edici kamera görüntüleri, diyalog ya da monologlar, başka yerlerden geldiği hissi veren sesler, bunaltıcı görüntüler, tekrarlar, eğlendirmeyen bir sinema dili. Ve müthiş güzel bir müzik.

Filmde başrol tarihin kendisi, görünenler-insanlar- sadece aracı, bir anlamda belgesel olarak da izlenebilir. İzleyeceklere tavsiyem iki bölüm halinde izlemeleridir, düşünmek, toparlanmak ve sıkıntıyı azaltmak için. Tahmin edileceği üzere ancak festivallerde gösterime giren filmlerden, bundandır ki DVD’sini alıp evde izlemek dışında pek bir şansınız yok. Ya da festivalleri beklemek.

Günümüzün sektörleşen, parayla iç içe geçen, seyircinin nabzını tutan sinemasına karşı Godardın sineması nabız veren, bir anti-sektörel ya da anti-ekonomik sinemadır.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+