Mises, Sosyalizm ve Kadınlar

Mises

Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen Gemeinwesen adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı için de ekonomide etkin kaynak dağılımı gerçekleşmeyecek ve sosyalist ekonomi işlemeyecektir.

Bu eleştiriyle yetinmeyen Mises 1922’de Die Gemeinwirtschaft adlı kitabını yayınlar. Kitap 1936’da Socialism adıyla İngilizceye çevrilir. Hesaplamayla ilgili makale de 1935’de Economic Calculation in the Socialist Commonwealth adıyla Friedrich von Hayek’in editörlüğünü yaptığı Collectivist Economic Planning adlı kitapta yayınlanır. Böylece literatürde “sosyalist hesaplama tartışması” ya da “iktisadî hesaplama tartışması” olarak bilinen tartışma başlar.

Polonyalı sosyalist iktisatçı Oskar Lange 1936 ve 1937 yıllarında On the Economic Theory of Socialism adıyla iki bölümlük bir makale yayınlayarak Mises’e cevap verir. Neo-klasik iktisadın araçlarını kullanan Lange eşitlikler sistemi vasıtasıyla fiyatların hesaplanabileceğini söyler. Mises bu makalelere doğrudan yanıt vermez, sadece Human Action kitabında matematiksel çözümlerden kısaca bahseder (s. 706-11). Sonraki yıllarda da tartışmaya dönmez.

Bu arada Hayek akıllılık edip, konuyu fiyatların hesaplanmasından ayırıp ekonomide bilginin oynadığı role çekmeye çalışır. Hayek’e göre sosyalist devlet üretim maliyetlerini hesaplayabilse dahi, piyasada faaliyet gösteren kişilerin kullandığı bilgiyi kendi elinde toplayamayacaktır. Fakat Hayek’in bu konulardan bahsettiği makaleleri II. Dünya Savaşı’na denk gelir ve o esnada ciddiye alınmaz. Sosyalistler tartışmadan galip ayrılırlar. (Hayek’in bu dönemdeki yazıları Individualism and Economic Order adlı kitabında toplanmıştır.) Sonraki 50 yıl boyunca Lange’nin cevabının Mises’in eleştirilerini karşıladığı ve sosyalist ekonominin işleyişini teorik olarak çözdüğü kabul edilir.

Avusturyalılar bu yenilgiyi bugün dahi atlatamamışlardır. Tartışma fiilen biteli 70 ve Sovyetler Birliği çökeli 20 sene olmasına rağmen, ara ara tartışmadan bahsedip sosyalistlerin yanlış ve kendilerinin haklı çıktığını ileri sürerler. Ancak mesele şu ki, Sovyetlerin çöküşünün ne Mises’in ne de Hayek’in yazdıklarıyla ilgisi vardır. Çok kısaca söylersek, Rusya’da para kullanımı ortadan kaldırılmadığı için Mises’in parasal hesaplamayla ilgili olarak ileri sürdükleri geçersiz kalmıştır. Hayek’in dediğinin aksine, para kullanımı ve tüketim malları piyasası ortadan kaldırılmadığı için de fiyatlar ve üretim ağır aksak da olsa Sovyet ekonomisini neredeyse 70 yıl taşımıştır. Hatta Hayek’in The Road to Serfdom kitabındaki geleceğe ilişkin tahminleri de doğru çıkmamıştır. Kitabın İngiltere’den bahsettiği 13. bölümü bu açıdan bir hezimettir.

Günümüzde Avusturya Okulu sosyalizmi hâlâ hesaplama tartışmasında yaptıkları gibi, yani üretim araçlarının mülkiyetinin devletin eline geçmesi olarak tanımlamaya devam ediyor. Avusturya Okulu tüm sosyalizm eleştirisini bu tanımdan hareketle yapar. Örneğin Rothbard Man, Economy, and State adlı kitabında şöyle yazar:

Devletin mülkiyeti ya da kontrolü tüm üretim sistemine doğru genişlediğinde, bu iktisadî sistem sosyalizm olarak adlandırılır. Kısacası sosyalizm piyasanın şiddetle ortadan kaldırılması, tüm üretim alanının devlet tarafından zorla tekelleştirilmesi demektir. [s. 958]

(Burada kısa bir parantez açalım: Rothbard’ın kitabı Türkçede İnsan, İktisat ve Devlet adıyla yayınlanmış. Ama İngilizce başlıktaki “economy” kelimesi Türkçeye “iktisat” olarak çevrilmiş. Oysa doğrusu “ekonomi” olacak. “İktisat” için İngilizcede “economics” kelimesi kullanılıyor. Rothbard da kitabında özel olarak iktisat biliminden (economics) değil, ekonominin (economy) işleyişinden bahsediyor. Açıkçası böyle bir yanlışa “dakika bir, gol bir” demek lazım.)

Fakat işin matrak tarafı, devleti hâkim sınıfların bir aracı olarak gören ve işçi devriminden sonra devletin sönüp gideceğinden bahseden bir hareket nasıl olur da üretim araçlarını devletleştirir ve bunların kontrolünü devlete verir? Avusturyalılar buna cevap vermez. Zira sosyalizmin tanımını Avusturyalıların kabul ettiği gibi almazsak, Avusturya İktisat Okulu’nun tüm sosyalizm eleştirisi çöker. Bugün devrimden bahsetmeyen sosyalist hareketlerinin hepsinin dahi üretim araçlarının devletleştirilmesini savunduğunu söylemek mümkün değil.

Mises’e dönersek, Socialism kitabı 500 küsur sayfayla sosyalizmi geniş açıdan ele alıyor. Hayek’in dediğine göre bu kitap kendisini sosyalizmden döndürmüş. Socialism çoğunlukla sıkıcı bir üslupla yazılmış, yine de arada ilginç pasajlara rastlamak mümkün. Benim nispeten “eğlenceli” bulduğum bir yer Mises’in toplumsal düzeni ve aileyi ele aldığı bölüm oldu (s. 87-111). Mises burada kadınlardan ve cinsellikten bahsediyor. Ancak bunların sosyalizmin eleştirilmesiyle ne türden bir bağlantısı olduğunu göremedim. Mises bir yerde sosyalistlerin bahsettiği özgür aşka değiniyor. Güya bu, sosyalistlerin cinsel sorunlara yönelik radikal çözümü imiş. Şöyle yazıyor:

[Sosyalizmde] Çocukların bakımı ve eğitimi kamu fonlarıyla sağlanır. Bu iş bundan böyle aileye değil, topluma aittir. Bu sayede, cinsler arasındaki ilişki artık toplumsal ve iktisadî koşullardan etkilenmeyecektir. Cinsler arası eşleşme, toplumsal birliğin, evliliğin ve ailenin en basit biçiminin temeli olmayı bırakır. Aile ortadan kalkar ve toplum sadece münferit bireylerle baş başa bırakılır. Aşkta tercih yapmak tamamıyla serbest hâle gelir. Erkek ve kadın tam da arzularının dürttüğü gibi birleşir ve ayrılır.[s. 101]

Burada mesele bir hayli sığ bir bakış açısıyla ele alınmış. Açıkçası, Mises’in anlattıkları bizde sosyalizmi kötüleyen kişilerin anlattıkları “şehir efsanelerine” benziyor. Mises bu bölümde lafı kimi zaman gereksiz derecede uzatıyor, tabii arada sosyalistlere laf atmayı da unutmuyor. Örneğin, toplumu yeniden düzenlemeye çalışanların (yani sosyalistlerin) çoğunun cinsel içgüdülerinin talihsiz bir şekilde gelişmiş olmasından dolayı sinir hastası kişiler olduklarını yazıyor (s. 88). Bunun sosyalizmle ne ilgisi var acaba? Yine de ben en çok kadınlar hakkında yazdıklarını beğendim. Aşağıda birkaç alıntı yaptım.

Mises’in kadın haklarıyla ilgili olarak söyledikleri Türkiye’de bazı kişilerin hoşuna gidebilir:

Batılı erkek için kadın arkadaştır, Doğulu erkek için ise yatak arkadaşıdır. Avrupalı kadın günümüzdeki konumuna her zaman için sahip olmamıştır. Bu konumunu, şiddet ilkesinden sözleşme ilkesine doğru olan evrim esnasında kazanmıştır ve artık kadın ve erkek kanun önünde eşittir. Özel hukukta hâlâ var olan küçük farklılıkların pratik açıdan hiçbir önemi yoktur. Örneğin, kanunun kadını kocasına itaate zorlayıp zorlamaması o kadar önemli değildir; evlilik devam ettiği sürece taraflardan biri diğerine uymak zorundadır. Şüphesiz, kocanın mı yoksa kadının mı daha kuvvetli olacağı yasal düzenlemelerdeki maddelerin karar verebileceği bir mesele değildir. Kadınların siyasî haklarının kısıtlanmış olması, kadınlara oy kullanma ve kamuda görev alma haklarının tanınmaması da artık çok önemli bir mesele sayılmaz. Zira kadınlara oy kullanma hakkının tanınmasıyla, siyasî partilerin nispi siyasî güçleri toplamda fazla değişmeyecektir. Beklenen değişmelerin (bunlar mutlaka önemli değişmeler olmak zorunda değildir) mağdur edeceği partilerdeki kadınlar, kendi çıkarları açısından, oy kullanma hakkının tanınmasını desteklemek yerine buna karşı çıkmalıdırlar. Kadınlara kamuda görev alma hakkının tanınmaması, haklarının hukuki açıdan kısıtlanmasından ziyade, cinsel karakterlerindeki özelliklerden kaynaklanır. Feministlerin kadınların medeni haklarını genişletmek için verdikleri mücadelenin önemini küçümsemeden şunu rahatça öne sürebiliriz: Uygar devletlerin kanunlarında hâlâ olduğu gibi duran ve kadınların hukuki konumlarıyla ilişkili olan küçümsemeler ne toplumu ne de kadınları derinden yaralamıştır. [s. 104]

Bir tane daha:

Kadını manevi açıdan özgürlükten yoksun bırakan şey evlilikten değil, kadının cinsel karakterinin onu erkeğe teslim olmaya zorlamasından ve kocasıyla çocuklarına duyduğu sevginin kadının gücünün en iyi kısımlarını tüketmesinden kaynaklanır. [s. 105]

Mises Doğu’nun geri kalmışlığını bile kadınlarla açıklamaya çalışıyor:

Kadın tarafından sürekli olarak ruhsal esaretin aşağı tabakalarına sürüklenen bir erkek uzun dönemde özgürce gelişme gösteremez. Kadının esas sorunu manevi hayatının özgürlüğünü korumaktır; bu durum insanlığın kültürel sorunlarının bir parçasını oluşturur.

Bu sorunu çözmeyi başaramaması Doğu’yu yıkıma götürmüştür. Doğu’da kadın bir şehvet nesnesi, çocuk taşıyıcısı ve bakıcıdır. Benliğin gelişmesiyle başlayan her ilerlemeci hareket, erkekleri yeniden haremin pis ve zehirli havasının içine sürükleyen kadınlar tarafından daha işin başında engellenmiştir. [s. 103]

En “hoş” bölümü sona bıraktım:

Erkeğin yaşamında seksin kadının yaşamında olduğundan daha az önemli olduğu açıktır. Doyum erkeğe rahatlama ve zihinsel huzur verir. Fakat kadın için anneliğin yükü burada başlar. Kadının yazgısı tamamıyla seksle çizilmiştir; erkeğin yaşamında ise seks sadece özel bir durumdur. Erkek ne kadar tutkulu ve candan severse sevsin, kadın uğruna ne kadar çok şey üstlenirse üstlensin, daima cinsel olanın uzağında durur. Kadınlar bile tamamıyla sekse dalan bir erkeği nihayetinde hor görürler. Fakat kadın, cinsel içgüdünün hizmetinde kendini bir âşık ve anne olarak tüketmek zorundadır. Erkek, mesleğinin bütün sıkıntıları karşısında manevi özgürlüğünü korumayı ve bu sayede bireyselliğini geliştirmeyi çoğunlukla güç bulabilir, ancak erkeğin dikkatini en fazla dağıtan şey cinsel hayatı değildir. Oysa seks kadın için en büyük engeldir. [s. 103]

Alıntıladığım yerler kitabın Türkçesinde de var, ama çeviri kötü olduğu için Mises’in bu “ciddi” ve “aklı başında” düşünceleri pek anlaşılmıyor.

Görüldüğü üzere, Mises’in kadınlar hakkındaki düşünceleri ataerkil bir toplumun özelliklerini yansıtıyor. Bu fikirlerin sosyalizmle ne ilgisi olduğu belli değil. Bunları liberalizmle ilişkilendirmek de mümkün değil sanırım. Gerçekten de, bugün Türkiye’de bu kişilerin fikirlerini kullanarak liberallik yapan kimselerin kadın haklarını savunduğunu hiç gördünüz mü? Ben görmedim.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.