Mutluluğun İktisadı: Para Saadet Getirir mi? -1-

happiness-graph

 

Mutluluğun bir inceleme konusu olarak iktisadın gündeminde tekrar yer edinmesi oldukça sevindirici bir gelişme. Farklı eğitim geçmişlerine sahip birçok profesör, iktisat ve diğer sosyal bilimlerin merkezinde mutluluk nosyonunun yer edinmesi gerektiğini düşünüyor. En doğru şekliyle 1700lerin ikinci yarısında iktisadın odağında yer alan mutluluk, iki buçuk asır sonra tekrar tartışılmaya başlandı. Bu yazıdaki amacım evvela günümüzdeki mutluluk iktisadı çalışmalarına dair oldukça yüzeysel bir çerçeve çizdikten sonra, mutluluğun ve diğer birçok insani değerin iktisattan uzaklaştırılması suretiyle iktisadın ahlaksız bir disiplin haline gelmesini anlatmaktır.

Mutluluk Paradoksu ve Yeni Mutluluk İktisadının 37. Yılı

Richard Easterlin’in 1974 tarihli öncü çalışmasıyla başlatabileceğimiz yeni mutluluk iktisadı, insanların mutluluğunu bağımlı değişken kabul eden ampirik çalışmalar şeklinde özetlenebilir. Öncü çalışmasında Easterlin, bireyin geliri ile mutluluğu arasındaki ilişkiyi incelemiştir. 1976 senesinde ise Tibor Scitovsky “Joyless Economy (Neşesiz İktisat)” adlı kitabında fazladan refahın neden fazladan mutluluk getirmediğine dair bir açıklama sunmuştur. Bu iki çalışmanın ardından literatürde uzun süre yer edinecek “Mutluluk Paradoksu” tartışması başlamıştır.

Zengin bireylerin daha mutlu olacağını düşünmek için birçok nedenimiz vardır. Zenginler daha sağlıklıdır, daha uzun yaşarlar, mental problemlere yol açan finansal sıkıntıları yoktur, yüksek sosyal statüye sahiptirler ve mal ve hizmetlere erişimleri oldukça kolaydır. Bu ve burada saymadığım birçok nedenle zenginlerin daha mutlu olmasını bekleriz. Oysa mutluluk paradoksu bize bambaşka bir hikâye anlatmaktadır. Mutluluk paradoksu dediğimiz açmaz, iki farklı ampirik analizin çizdiği enteresan bir tablodur.

  1. Bir toplumun fotoğrafını çektiğimizde (belirli bir anda, belirli bir yerde) bireyin geliri ile mutluluğu arasında pozitif bir ilinti olduğu gözlenmektedir. Yani bizim de tahmin edebileceğimiz gibi zenginler görece daha mutlular.
  2. Bir toplumu kamera ile kayda aldığımızda, kayıt süresince gelir artışı yaşanırken ortalama mutluluğun artmadığını gözlemliyoruz. Toplumun ortalama mutluluğu ya azalıyor ya da değişmiyor. Buna örnek olarak 1946-1990 periyodunda ABD örneğini verebiliriz. Kendinizi ne kadar mutlu hissediyorsunuz sorusunda bireylerin 3lü skalada cevap vermesi bekleniyor (1: Mutsuzum, 2: Mutluyum, 3: Çok Mutluyum). 1946’da ABD’nin kişi başı geliri 6000 $ ve kendini çok mutlu hissedenlerin toplumdaki payı %7,5 iken 1990’da kişi başı gelir 20000$ ve çok mutlu hissedenlerin payı %7 olarak hesaplanmıştır. Ortalama gelirde bir artış varken çok mutlularda bir azalış söz konusudur.

Topluma belirli bir anda baktığımızda gelir ve mutluluk pozitif ilintili iken yaşam döngüsü boyunca bakıldığında durum neden değişiyor? İşte bu soruyla özdeşleşen açmazın adı Easterlin ya da Mutluluk Paradoksu’dur.

Bir Deli Kuyuya Taşı Atar…

İktisadın gelişimi, kuyuya atılan taşları çıkarmaya çalışan akıllıların da delirmesinin hikâyesidir. Bazı kuyular o kadar derindi ki düşen ve sonradan delileşen akıllıları çıkarmak oldukça fazla zaman aldı. Günümüze bakarsak, Pareto’nun attığı kazık yüzünden yüzyıllardır aynı kuyuda iktisat. Atılan bu kazığa daha sonra döneceğim, şimdilik kuyuya atılan mutluluk paradoksundan bahsedelim. Mutluluk paradoksuna cevap arayanlar görelilik nosyonuna sığındılar. Yapılan ilk yorumlar, bireylere mukayeseli bakılması gerektiğini tembihliyordu. Bu bakış açısına sahiplerin arasında akla gelen ilk isim Robert Frank’tir. Robert Frank tüketim, mutluluk ve bireylerarası boyut arasındaki ilişkileri incelediği “Relative Consumption (Göreli Tüketim)” teorisiyle literatürde yer edinmiştir. 1999’da yayınladığı Luxury Fever (Lüks Tutkusu) kitabında esenliğin (subjective well-being) göreli bir pozisyonu olduğunu belirtmiştir. Biri için iyi olan toplum için iyi değildir diyen Frank, sıfır toplamlı bir oyun tanımlamaktadır. Toplumda bir kişi göreli olarak iyileşebilir, ama toplum iyileşmez.

Bu konuyu daha çok uzatmak istemiyorum, ama yeni literatüre ait birkaç noktaya daha temas etmem gerekiyor. İlk olarak, literatürde mutluluğa ait ortak bir tanım olmadığını bilmek gerekiyor. Yew-Kwang Ng mutluluğu refah (welfare), Oswald ise zevk ve tatmin olarak tanımlamıştır. Easterlin ise happiness, Subjective well-being, satisfaction, utility ve welfare kelimelerinin hepsini aynı anlamda kullanmıştır.

Yeni literatürden, mutluluğun önemini belirten iki düşünceyi paylaşmak istiyorum. Oswald’a göre iktisadi olgular insanları mutlu ettikleri ölçüde incelenmeye değerdir. Yew-Kwang Ng ise parayı sadece mutluluğumuzu arttırmak için istediğimizi belirtmektedir. Eğer fazladan para fazladan mutluluk getirmeyecekse para o kadar da mühim değildir. Mutluluk her zaman mühimdir.

Yeni mutluluk iktisadına dahil bazı çalışmaların bulgularını paylaşıp ilk kısmı bitirmek istiyorum.

Oswald, 1997 yılındaki çalışmasında işsizlerin daha mutsuz olduğunu göstermiştir. Phelps (2001), evli insanların –ceteris paribus- daha mutlu olduğunu gösterip bu sonucunu şöyle izah etmiştir: Diğerkâm davranışla mutluluk arasında pozitif ilinti söz konusudur ve evlilikle diğerkâmlık artmaktadır. Dolayısıyla evlilik insanı görece mutlu etmektedir. Frey ve Stutzer (2002), politik katılım ve demokrasi arttıkça mutluluğun da arttığı sonucuna varmıştır. Charnesi ve Grosskopf (2001), eşitsizlikten duyulan rahatsızlığın mutsuzlukla pozitif ilintili olduğunu gözlemlemiştir. Yani mutlu insanlar, eşitsizlikten o kadar da rahatsız değiller. Kenny(1999) mutluluk ve ekonomik büyüme ilişkisini inceleyip, iki değişken arasında pozitif ilinti tespit etmiştir. Bu ilişkinin nedenselliğine ise şöyle bir izahat getirmiştir: 1) Daha mutlu olanlar, daha samimi insani ilişkiler geliştirip, ilişkisel mallar ya da sosyal sermaye yaratırlar. 2) Sosyal sermaye artışının büyümeyi sağladığı aşikârdır. 3) Göreli olarak mutlu insanların eylemleri sosyal sermayeyi arttırarak ekonomik büyümeyi sağlar.

Adam Smith’ten Öncesi: Aristo ve Latin Ekolü

Yazının ikinci kısmında iktisadın neden ahlaksızlaştığını anlatacağımı söylemiştim. İktisadı Adam Smith’le başlatma eğiliminde olsak da aslında başlangıcı daha öncelere almak mümkündür. İsterseniz insanoğlu var olduğundan beri iktisat vardır deyin, yanlış olmaz. Ancak ben Aristo ile başlamak istiyorum. Çünkü burada bahsettiğim günümüzde öğrendiğimiz iktisat değil, mutluluk iktisadıdır ve mutluluk kelimesinin iktisatta yer edinmesi Adam Smith’ten çok öncesine dayanır. Öyle ki Smith çalışmalarında mutluluğa az yer vermiş bir düşünürdür. Bu nedenle Aristo’nun eudaimonia kavramı ile başlayıp, sonra büyük bir tarihi sıçramayla 1700lere gelelim.

Aristo, hayattaki son amacın eudaimonia olduğunu söylemiştir. Amaç, iyi bir ruhla ve enerjiyle kutsanıp bu şekilde yaşamaya başlamaktır. Eudaimonia ile Aristo’nun mutluluğu kastettiği düşünülse de durum öyle değildir. Aristo mutluluğun statik olduğunu ancak eudaimonia ile bir aktivitenin kastedildiğini anlatmaktadır. Ayrıca mutluluğu metafizik temellere dayandırmaktadır. İnsanın mutlu olması için erdem sahibi olması gerektiğini belirten Aristo, insanoğlunun varlık nedeninin, sahip olduğu yetenekleri (fonksiyonları) en iyi şekilde kullanmaya yönelmek olduğunu da aktarmıştır.

Aristo’da mutluluk anlayışı belirtmiş olduğum gibi metafizik temellere sahiptir. Bu nedenle modern bilimde pek yer edinemeyeceği aşikardır. Ancak konumuz insansa ve insanın mutluluğundan bahsediyorsak, insani değerleri göz ardı etmememiz gerekir. Kanımca, bu dengenin en iyi sağlandığı dönem 1700lerin ortasına denk gelen ve İtalya’da başlayan Latin politik iktisat ekolüdür.

Adam Smith Ulusların Zenginliği’ni yazmadan önce İtalya ve Fransa’da yer edinmiş bir politik iktisat akımı vardı ve bu akımın fikri odağında kamu mutluluğu (pubblica felicita) kavramı vardı. Bu kavramı ilk kez Ludovico Antonio Muratori’nin 1749’da kullandığı görülmektedir. Muratori’nin İtalyan ve Fransız dönemdaşlarının çoğu bu kavrama sadık kalmıştır. 1781’de Pietro Verri “Discourse on Happiness”, 1788’de Giuseppe Palmieri “Reflections and Public Happiness” adlı kitaplarını yayınlamışlardır. Kamu mutluluğu kavramına çalışmalarında yer veren Fransızlara örnek olarak Rousseau, Turgot, Condorcet, Liguet ve Sismondi verilebilir.

Kamu mutluluğunun Fransız entelektüelleri arasında tartışıldığı dönemde İngiltere Adam Smith’in etkisi altındaydı. 1819’da Sismondi’nin İngilizler hakkındaki yorumu, iki ülkenin politik iktisada bakış açısı arasındaki farkı görmeye yeter: “İngilizler, filozoflarının da unuttuğu gibi, zenginlik artışının politik iktisadın uğraşı olmadığını unutmuştur. Politik iktisadın asıl amacı toplumun mutluluğudur.”

İlk yazımızı burada bitirelim. İkinci yazıya Aristo’nun son temsilcisi olan Antonio Genovesi ile başlayacağız.

 

NOT: Bu yazıda kullandığım birkaç kaynak vardı, ama bu kaynakların adlarını unuttuğum için affınıza sığınarak referans veremiyorum. Yazıda, yararlandığım kaynaklardan yaptığım direkt alıntılar da vardır. Şayet “Ben bunları bir yerden hatırlıyorum” derseniz bilin ki doğrudur ve benim kullandığım kaynakları okumuşsunuzdur.

 

 

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.