Oktay Yenal Kitabı

357511_2

Burada birkaç defa bahsettiğimiz iktisatçı Oktay Yenal’ın Türkiye İş Bankası tarafından yayınlanan Tiz Perdeden Gümbür Gümbür adlı söyleşi kitabı çıkmış. Dünya Bankası’nda 25 yıl çalışan, ondan önce Devlet Planlama Teşkilatı, London School of Economics, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlerde bulunan Yenal kitapta çoğunlukla üniversite öncesi döneminden ve Dünya Bankası’ndaki yıllarından bahsediyor.

Yenal zamanında İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olmasına rağmen kitapta anlatılanlar teknik bir iktisatçının anıları. Dolayısıyla akademisyen bir iktisatçının anılarına ilişkin çok fazla şey yok. Aşağıda sadece bana ilginç gelen bazı yerlerden alıntılar yaptım.

Yenal kendisi Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken meydana gelen ve Necmettin Erbakan’ın adının da geçtiği Devrim otomobili fiyaskosu hakkında şunları diyor:

Devrim otomobilinden bir mit yaratıldı, hâlâ marifetmiş gibi anlatılıyor. Üzerinden 50 yıl geçmesine, Türkiye’de bilginin, tekniğin, piyasaların ve sanayileşmenin çok daha ilerlemiş olmasına rağmen, hâlâ bu olaydan kaçırılan büyük bir fırsat olarak söz edilmesi tuhaf değil mi? Hele Türk mühendislerinin el emeği göz nuru bu proje sürdürülseydi bugün Türkiye’nin bambaşka bir sanayileşme düzeyinde olacağını okuduğum, duyduğum zaman küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Bu ne bitmez teranedir, ne korkunç bir şeydir! Bu saçmaları yazanlar ve basanlar bilmez mi ki böyle el yapımı otomobiller, sanayileşmiş ülkelerde evlerin arka bahçelerinde bile, üstelik yapanların kendi paralarıyla, bir araya getirilir. Amerika’da bazıları evinin arkasında yapar yahu. Alır parçaları, vidalar; olur sana otomobil! Son olarak Devrim otomobilinin filmi bile yapıldı. [s. 215-6]

Yenal’ın Erbakan hakkında anlattıkları da hiç şaşırtıcı değil:

DPT’deyken çok yakından tanıma fırsatını buldum Erbakan’ı, hiç itimat duymadığım bir insandır. Sözünü ettiğim cilalı otomotiv montaj projeleri görüşülürken çıkageldi. Önce kurucusu olduğu Gümüş Motor fabrikasında üretilen su pompalarının kamuda kullanılmamasından yakınan bir sunuş yaptı. Şirketinin kısaltması bile kafa karıştırıcıydı. GM; General Motors değil Gümüş Motor…

Erbakan kendisinin ürettiği iki kat güçteki motorların aynı işi yapabileceğini, düşük güçlü su motorlarını ithal eden DSİ ve Karayolları gibi devlet kurumlarını GM ürünleri almaya zorlamamızı istedi. Bu seçenekler arasındaki maliyet farklarını öğrenmek istediğimizde ise bu soruları her defasında kaçamak yanıtlarla geçiştiriyordu. Bir keresinde “Elbette 60 beygirlik motor 20 beygirlik motorun görevini yapar ama kaça mal olur?” diye sordum, namaz vaktinin geldiğini söyleyip kaçtı. [s. 213]

Kitabın bence hayal kırıklığı yaratan tarafı, Yenal’ın Karl Popper, Milton Friedman, Friedrich Hayek ve Lionel Robbins gibi kişilerden ders almış olmasına rağmen kitapta bu kişilerden fazla bahsetmemesi. Derslerin nasıl işlendiğini, nelerin anlatıldığını ya da hangi tartışmaların yapıldığını maalesef öğrenemiyoruz. Bu nedenle kitapta bu kişilere ilişkin yerler bir hayli zayıf kalmış.

1952’de gittiği LSE’de Robbins’in seminerlerine katılan Yenal şöyle diyor:

İktisat konusunda üç dal vardı: Analitik ve Deskriptif İktisat, Para-Banka ve Dış Ticaret. Ben Robbins’in kılavuzluğundaki analitik-deskriptif iktisat dalını seçtim ve on altı öğrencisi olan gruba katıldım. Böylece otuz yıldan fazla bir zamandır süren, içinden Arthur Lewis, Abba Lerner, William Baumol, Ralph Turvey gibi büyük iktisatçıların çıktığı ünlü Robbins Semineri’nin son zamanlarına yetişmiş oldum. Fakat Robbins bizim on altılık grupla mutlu değildi. Çünkü Robbins, en azından birkaç yılda bir grubunda yukarıda saydığım isimler gibi çok keskin zekâlı öğrenciler, yıldızlar görmeye alışmıştı. Bizim grupta bu isimlere denk kimse göremiyordu. [s. 96]

Yenal 2008 yılında Şevket Pamuk’un daveti üzerine gittiği LSE’nin şimdiki hâli için “Şu anda politik durumu hiç kalmamış, doğrudan doğruya ticari bir okul. Arap sermayesiyle ünlü hocaları getiriyorlar” diyor (s. 96).

O dönem LSE’de bulunan Popper’i şöyle tarif ediyor:

Koridorda görürdük, kamburdu hafif ve talebeleriyle çok içli dışlı olan bir adam değildi. Bize üçüncü sınıfta iki ders verdi. Biri felsefe, diğeri mantık dersiydi. Mantık dersinde tümevarım ve tümdengelimi, Viyana pozitivistlerini anlatırdı. Alman aksanıyla derdi ki: “Tautologies and only tautologies are demonstrable.” [s. 90]

Yenal’ın Popper’in dersinde tuttuğu notlara ait bir sayfanın resmi de kitapta olmasına rağmen Popper hakkında başka bir şey öğrenemiyoruz.

Hayranlık beslediği hocalar için şunları diyor kendisi:

En başta Lionel Robbins. Robbins, döneminin pek çok iktisat hocasının hocasıydı. Siyasî felsefe hocası Michael Oakeshott, son sınıftaki tutorum Ralph Turvey, Frank Walter Paish, Henry Phelps Brown, Arnold Plant, Roy G. D. Allen, Helen Makower, William J. Baumol hepsi çok iyi hocalardı. Fakat hepsi de çok muhafazakârdı, Marksizm’e savaş açmışlardı. Popper, Robbins, neoklâsik dış ticaret kuramını modernleştiren James Meade’den aldığım dersler eğitim hayatımda tattığım en değerli düşünce ziyafetleri oldu. Hocaların en büyük özelliği derslere çok hazırlıklı gelmeleriydi. Mesela şimdi adını anımsayamadığım bir mahalli idareler hocamız vardı. Bir sabah geldi, derste 10-15 dakika konuştuktan sonra, bu dersi veremeyeceğini söyledi. Allah Allah ne oluyor, dedik. “Biliyor musunuz” dedi, “ben bu derse hazırlanmadım.” Yani hazırlanmadı dediğin adam orada konuşsa, hiç farkında bile olmayacağız. İşini o kadar ciddiye almıştı ki sınıftan çıktı gitti. [s. 90-1]

Bu şahısların derslerde Marksizm’e nasıl yaklaştıkları, neler anlattıkları belli değil. İsimlere bakıyorum, mesela muhafazakâr siyaset bilimci Oakeshott’ın ismi geçiyor, ama sadece o kadar. Bu “düşünce ziyafetlerinden” geriye bir şey kalmamış.

1959’da Rockefeller Vakfı’nın bursuyla gittiği Chicago Üniversitesi’nde derslerine girdiği Friedman hakkında Yenal diğerlerine kıyasla biraz daha ayrıntılı konuşuyor, ama yine de düşünsel açıdan çok fazla bir şey yok:

Friedman serbest piyasaya çok inanır ve hükümetin karıştığı yerlerde durumu berbat ettiğini düşünürdü. Sık sık gider Amerikan Senatosu’nda da konuşurdu. En çok etkilemek istediği şey para arzının önemiydi. “Federal Reserv’ü kontrol ederseniz, enflasyonu da kontrol edersiniz,” derdi. [s. 163]

Bedava yemek yok; vergi vermeden temsil hakkı doğmaz! (No free-lunch; no representation without taxation.) Yani her şeyin bir karşılığı vardır. Bir hükümet birisine para veriyorsa onun karşılığında bir şey ister. Yahut siz gidip birine iyilik yapıyorsanız, ondan bir şey beklersiniz. Onun için bedava yemek pek yoktur ortada. Her şeyin karşılığı alınır diye üstelerdi ikide bir. Bir de tabii demokraside bedelini ödemezseniz temsil hakkı da dize verilmez. En önce verginizi ödeyeceksiniz, sonra da temsil hakkı isteyeceksiniz. Çok sağ görüşlü bir adamdı. [s. 164]

Bu arada öğreniyoruz ki Milton Friedman zamanında karısıyla birlikte Türkiye’ye gelmiş. Yenal Friedman’ın hangi tarihte geldiğini söylemiyor, ama Friedman’ın Two Lucky People adlı otobiyografisinde ziyaret tarihinin 1962 olduğu ve üç gün kaldıkları yazıyor. Yenal’ın anlattığına göre İstanbul ve Ankara’yı gezen Friedman İstanbul’daki dolmuşlara hayran kalmış ve “Ne kadar güzel bir buluş, herkes kendi süreceğine…” demiş. Friedman Ankara’da ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş ile tanışmış, Devlet Planlama Teşkilatına bile gitmiş. Friedman’ın otobiyografisinde Kurdaş hakkında şunlar yazıyor:

At the university, we had a long visit with the president. He was enormously proud of his accomplishments, and especially of the new buildings he had managed to add to the university. He went on at length about his further plans for expansion. What impressed us was his attitude: it was not that of a civil servant, which is presumably what it was; rather it was that of a private owner of an enterprise: his university, his plans, his achievements. We have come across this attitude before and since, and not only in highly centralized governments, but seldom in so obvious a form. [s 294-5]

Burada sıkça bahsettiğim Hayek hakkında ise kitapta sadece bir paragraf var:

Hayek bir liberal görüşü paylaşmakla beraber hiçbir zaman Chicago Okulu’nun üyesi olmadı. Üniversite içinde ve dışında en çok ilgiyi para-banka konuları çekmesine rağmen, sosyal bilimler programı da çok canlıydı. Committee on Social Thought (Sosyal Düşünce Komitesi) üst düzeyde disiplinler arası bir çalışma merkeziydi. Hayek, edebiyat, din, felsefe, sanat, tarih, siyaset ve sosyoloji konularının ele alındığı komitenin en derin ismi olarak ilginç ders ve seminerler verdi. Hayek’ten iki sömestr iktisadî düşünce tarihi dersi aldım, iki seminerine katıldım. Ama itiraf etmeliyim ki, Hayek’in Chicago’daki seminerleri bazı kitaplarda anlatılan nitelikte değildi. Yeni bitirdiği kitabı Serbestliğin Anayasası da siyasî ve felsefî yönden çok ilginçti, ama Friedman’ın seminerlerinde incelediğimiz para ile ilgili bölümleri yeni bir bakış açısı getirmiyordu. [s. 164-5]

Yenal’ın bazı kitaplar derken kastettiği şey büyük ihtimalle Alan Ebestein’ın Hayek biyografisi.

1950’li yıllarda hocalık yaptığı İstanbul Üniversitesi’nin iktisat fakültesindeki hocalar hakkında Yenal bazı ilginç yorumlar yapıyor:

Paul Samuelson’ın Economics adlı kitabını Türkçeye çeviren Demir Demirgil için: “Basit dersleri iyi verirdi, ama derin bir iktisatçı değildi,” (s. 114).

Eşinin nikâh şahidi de olan Sabri Ülgener için: “Max Weber’i iyi okumuştu. Asistanı bir kitap yazdı hakkında, o bir dehaydı diye. Biraz abartıldığını düşünüyorum,” (s. 126-7).Yenal’ın bahsettiği kitap Ahmed Güner Sayar’ın yazdığı Sabri Ülgener biyografisi olacak.

Aynı kürsüde görev yaptıkları İdris Küçükömer için de: “… bütün meziyeti fakir bir aileden gelmesine rağmen kendi kendine çalışıp çabalayarak akademisyen olmasıydı. İdeolojik yönü hep ağır bastı, iyi bir iktisatçı olamadı. İngiltere’ye gönderdiler, iki sene kaldı ama doğru dürüst İngilizce öğrenemedi. Türkiye’nin tefekkür hayatında böyle şişirilmiş çok isim var,” (s. 127).

1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermesi için Süleyman Özmucur davet ettiğinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor Yenal:

Birlikte son sınıf lisans ve lisansüstü programlarındaki öğrencilerin alabileceği “İleri İktisat Kuramı ve Siyasası” adlı seçimlik bir ders düşündük. 1995 yılının yazını bu dersin hazırlığıyla geçirdim. Okutmak istediğim otuz makaleyi seçtim ve okulda çoğalttım. Biliyordum ki bu makaleleri kütüphanede bulup okumalarını istesem üşenir, okumazlardı. Bölüm yetkilileri, Büyükada’dan geleceğimi göz önünde bulundurarak bütün derslerimi bir güne toplama kolaylığı önerdi. Ama ben öğrencileri sıkmak istemediğimi ve haftada üç gün gelip ders verebileceğimi söyledim. Ders yılı başladığı gün, belirlenen saatte okula gittiğimde sınıfta sadece üç kız öğrenci vardı. Ertesi derste öğrenci sayısı ikiye indi.

Süleyman Özmucur’a “O kadar kötü bir hoca da değilim. Niye gelmiyorlar?” diye sordum. “Valla biz karışamıyoruz hocam,” dedi; mahcup olduysa da bu ilgisizliğin nedenini açıklayamadı. Ben de iki öğrenci için Büyükada’dan gelmeye değmeyeceğini söyleyip dersi iptal ettim.

Büyük bir düş kırıklığı…

Asıl düş kırıklığı o değildi. Biraz param vardı ve önce öğrenciler arasında bir kompozisyon ödülü koymak istedim. 2000 dolar değerindeki ödül “Türkiye’de Rant Ekonomisi ve Bunun Boyutları” başlıklı yarışmayı kazanana verilecekti. Ödülün yönetimini ve jürisini tamamen iktisat bölümüne bıraktım. Tek koşulum, dilin Türkçe olmasıydı. Tek bir iştirak bile olmadı… [s. 407-8]

Görünen o ki, LSE, Chicago ve Princeton üniversiteleri gibi yerlere alışan Yenal, Boğaziçi Üniversitesi için standartlarını biraz yüksek tutmuş.

Kitabı okurken arada katılmadığım yerler de oldu. Örneğin Oktay Yenal, Bülent Gülsün’le birlikte 1994 krizinden kısa bir süre önce hazırlayıp başbakan Tansu Çiller’e sunduğu “Türkiye Ekonomisinin Dengelenme Programı”dan bahsederken ekonomide makro dengelerin bozulduğunu söylüyor. Bunun temelinde 1988’den itibaren yaşanan reel ücret artışları yatıyormuş. Yani Yenal’a göre 1988-1992 arasındaki reel ücret artışları ekonomiye büyük yük bindirmiş ve ekonomi bunu daha fazla taşıyamazmış. Yenal “sendikalarla diyalog yoluyla işçi maaşlarının makul seviyeye çekilmesini, memur maaşlarının da kontrol altına alınmasını” önermiş. (Kitapta sayfa 381-89 arası bu meselelere ayrılmış.)

Aldığı pozitif iktisat eğitiminden ve Dünya Bankası teknokratı olarak çalıştığı yıllardan olsa gerek, Yenal sorunun önemli bir bölümünü reel ücret artışlarına bağlamış ve bunun için nispi artışları delil olarak göstermiş. Oysa nispi artışlar mutlak değişimlerin niteliği için bir kanıt sunmuyor. Nitekim kendisi ücret artışlarının o ücretleri elde eden kişilerin, yani işçi ve memurların satın alma güçlerinde ya da yaşam standartlarında ciddi anlamda bir iyileşmeye tekabül edip etmediğini belirtmemiş. Hâl böyle iken bu ücretlerin “makul seviyeye çekilmesi” ne anlama geliyor? Nesnel bir kriter olacak makul bir seviye var mı?

Son olarak da Yenal’ın bir yanlışına değinelim. Yenal bir yerde, teknolojik gelişme sonucu ortaya çıkan işsizlikten bahsederken yüzde 10 işsizliğin hem Avrupa’da hem de Türkiye’de artık normal hâle geldiğini söylüyor ve Marx’tan bahsediyor:

Teknoloji işçiden tasarruf ettikçe bilhassa vasıfsız işçinin istihdam imkânları çok azalıyor. Emek yoğun işler teknik işlere dönüşüyor. Kalifiye olmayan işçiye, tarım işçisine talep kalmadı. Bunu Schumpeter görmüştü, bu hatta Karl Marx’ta da vardır. Ne diyor? Emeğin, üretimin organik bileşimi… [s. 430]

Schumpeter’in bunu nerede gördüğünü bilmiyorum, ama Marx’ta ne emeğin organik bileşimi ne de üretimin organik bileşimi diye bir şey var. Bunun aslı sermayenin organik bileşimi olacak. Yenal’ın iktisadî düşünce tarihi derslerini Hayek’ten aldığını düşünürsek bu yanlışı makul sayabiliriz sanırım.

Yukarıda da dediğim gibi, Yenal teknik bir iktisatçı. Bu nedenle teorik anlamda iktisatla ilgilenenler için kitapta ilgi çekici fazla şey yok. Ancak bu dediğim kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor, sadece benim beklediğim bazı şeylerin kitapta yer almadığını gösteriyor. Kitaba yönelik eleştirim de buradan kaynaklanıyor. Yine de kitabı okurken sıkılmadım.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.