İktisat, Kendiliğinden Doğan Düzen ve Aydınlanma

Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Sonuç olarak irrasyonel unsurların ileride olması hakkında yapılan tüm konuşmalar boşunadır. Evren içerisinde akılımızın açıklayamadığı, analiz edemediği insanın rahatsızlığını belli bir ölçüye kadar giderebildiği dar bir saha kaldı. Bu akıl ve rasyonelliğin, bilimin ve amaçlı eylemin alanıdır.

Ludwig von Mises [1]

Bugün ne yazık ki insanın biricik mantığının ve bilincinin aşağılandığı ve yok sayılmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Son yüzyılda ortaya çıkan felsefelerin, teorilerin ve ideolojik yaklaşımların pek çoğu (post modernizm, yeni sağ düşünceler, post yapısalcılık vs.) insanın amaçlı eylemine ve eleştirel aklına karşı yıkıcı ve bozguncu davranmışlardır. Bugün de bu davranışlarında ısrar ediyorlar. Bunun nedeni ne olabilir? Belki bir neden olarak, insanın eski zamanlarından kalma gelenekleri, yani hurafelere, masallara ve efsanelere inanma alışkanlıkları gösterilebilir. Ancak bunların kökleri kesinlikle romantizmde, seçkincilikte ve tarih-i kadimde aranmalıdır. Aydınlanma tam da bu kökleri reddetme ve ona karşı gelme meselesidir. Maalesef bu eski kökler hantal ve sabit fikirlilik üreten kurumlar yaratmışlardır. Bu özellikle “özgür ve eleştirel aklı” zincire vurmuş, toplumsal dinamizmi ve gelişimi köreltmiştir.

Aydınlanma düşüncesinin özü Kant’ın “kendi aklını kullanma cesaretini göster” dediği şeydir. Oysa İskoç Aydınlanması, Edmund Burke’ün ifadesini kullanırsak, “birey şaşkındır, fakat atalar bilgedir” düsturunu benimser. Böylece kendini eski hayalperest düşüncelere kaptırarak tarih-i kadime ağıt yakmaya başlar: “Şövalyeliğin yüzyılı sona erdi. Şüphecilerin, iktisatçıların ve hesapçıların yüzyılı onu izledi ve Avrupa’nın zaferi sonsuza dek söndü.”[2] Burke’ün bunları yazmasından bu yana, Avrupa ve onun medeniyeti zaferini daha geniş hoşgörülere, özgürlüklere ve refaha doğru taşımıştır. Doğru, şövalyelik, yani feodalizm çağı sona ermiştir. Cervantes’in ünlü romanındaki başkahramanı Don Kişot şövalyeliliğe umut bağlamış, son bir nefesle hayal âlemine dalıp yel değirmenlerine saldırmıştır. Sonuçta Don Kişot ve onun yüzyılı yenilmiştir.

İskoç Aydınlanması, aydınlanma felsefesinin açık hedefini reddetmiştir. Ona göre “amaçlanmamış sonuçlar” her zaman iyiyi ve çoğulculuğu ortaya çıkardığı için, büyük ve geniş topluma daha uygun bir düzen üretiyordu. Ancak İskoç Aydınlanması aydınlanma felsefesinin hedefi olan ve sıradan insana açılan refah ve değişim kapısını kapatmış, böylece eskiden kalma statüleri ve doğada bulunmayan ayrıcalıkları korumuş, bazı kişileri kayırmış ve gücün belli sınıflarda toplanmasının savunucusu olmuştur. Toplum ise bu güç birikmesini seçilmiş kişilere karşı duyduğu sadakat, saygı ve şükran duygusuna karşılığında onlardan alacağı sadakalarla, maneviyatla ve okşayıcı duygularla dengeleyecekti. Bundan dolayı İskoç Aydınlanması insanın kendi kendisini yönetmesine izin vermezdi ve veremezdi, çünkü türün önyargısı (gelenek) olmadan bu aydınlanma bir hiçtir. Edmund Burke liberal iktisada inat şöyle der: “İnsanları, benzerleri ile yalnız kendisine ait olan özel akıl birikimleri ile yaşamaya ve ticaret yapmaya terk etmekten korkuyoruz. Çünkü biz bu sermayenin her bireyde yetersiz olduğundan şüpheleniyoruz.”[3] İskoç Aydınlanması böylece sosyalistlerden ve sosyal refah iktisat ekolünden önce ekonomiye müdahale etmeye hazır ilk modern felsefeyi ortaya çıkarmıştır. İktisadi krizler karşısındaki sloganı da gayet muhafazakâr ve milliyetçiydi: “Kim piyasa için ölmeye gider?”

Marksist gelenek gibi İskoç Aydınlanması da sınıfsal bir bakış açısını benimser. “Geleneğe” inanarak “ataların” (baban ne idiyse sen de o’sun) sınıfına bağlı kalır. Burke şöyle der: “Bütün kamusal bağların ilk ilkesi, bunların ilk filizi de denilebilir, içinde yaşanan toplumsal sınıfa bağlılıktır, bu ait olunan kümeyi yürekten sevmektir.”[4] Karl Marx belki de aynı cümlelerle bu sınıfın işçi sınıfı olduğunu söylüyordu. Ne tesadüf ama!

İskoç Aydınlanması, dünyayı, amaçlanmamış sonuçların oluşturduğu bir çok tesadüfi olayın yarattığı bir düzenler bütünü olarak görür. Gelenek ise bu kendiliğinden oluşmuş düzene bir süreklilik ve devamlılık katar. Marksist bakış açısı da bundan farklı değildir. Karl Marx düşüncesini şöyle özetler: “İnsanın kendi tarihini yaptığı doğrudur, ama canı istediği gibi, kendi seçtiği koşullarda değil; doğrudan karşısına çıkan, verili olan ve geçmişten devralınan koşullarda yapar. Geçmiş tüm kuşakların geleneği, yaşayanların hayatına bir kâbus gibi çöker.” İskoç Aydınlanması’nın doruk düşüncesini liberal iktisat ile birleştirmeye kalkıştığı noktada Hayek tam da Marx’ın bahsettiği konuda onunla hemfikir olur: Geçmiş çağlarda oluşturduğumuz şeylerin düzeni ve sınıfsal bilgimiz. Aslında Hayek bilgiyi seçkinlerin bilgisi olarak düşünür. Örneğin Hayek, liberal demokrasi yerine bizzat kendi aklıyla kurguladığı “demarşi” düzeninde, halk tarafından 15 yıllığına seçilmiş 45 yaş üstü bir seçkinler sınıfının aristokratlardan oluşan bir kamarada siyasi, hukuki ve iktisadi konularda kanun yapıcılar olarak yer almasını ister. Hayek gençlerin atak ve radikal olmalarından dolayı geleneği bozacaklarından korkar ve “yaşlılar meclisi”ni ortaya koyar. Seçkinler de 15 yıllığına seçilerek yerlerini, yani statülerini sağlama alırlar. Bu sayede Hayek’e göre her türlü baskıya, rüşvete ve radikal kopuşa karşı tavır alabileceklerdir. Ancak Hayek baskının, rüşvetin ve dalaverelerin çoğunlukla iktidar sahiplerinin, efendilerin ve seçkinlerin işi olduğu gerçeğini unuttuğundan meseleyi yanlış anlamıştır.

Kendilerine muhafazakârlık bulaşmamış olan liberaller ise bilgiyi sınırsız bir alanda görmüşlerdir. Bilgi bir maddedir ve asla ulvi bir şey değildir. Bu nedenle ancak uzay-zamanda sınırlanmak suretiyle anlaşılabilir. Bütün deneyimler de bilginin sınırlandırılmasıyla anlaşılabilir, başkası mümkün değildir. Örneğin,  kulaklarımız sadece belli bir sınırda bilgi toplar. Ama bu sınırlı alandan hareketle, aklımızla keşfettiğimiz sınırsız bir alana açılırsak uzaydaki maddelerin gürültüsünü de duyabiliriz. Nitekim bugün her yeryüzünde hem de uzayda uzayı dinleyen çanak antenlerimiz ve alıcılarımız var. Bununla birlikte, amaçlı eylemlerde bulunan bireyler olarak bütün sesleri duymak da istemeyiz. Bunu bilerek ve isteyerek yaparız. Uyuduğumuz esnada yandaki inşaatın gürültüsü bir anda yok olur. Eğer inşaatın sesini yok etmeydik uyumakta zorlanırdık. Yine, araba kullanırken öndeki arabanın acı freni o anda dinlediğimiz ve sevdiğimiz en güzel şarkının melodisini ve sözlerini bir anda yok eder. Eğer o şarkıya eşlik etmeye devam etseydik hayatımızı kaybedebilirdik.

Bütün bilgi bizim amaçlı eylemlerimizin alanında gizlidir. Bu amaçlı eylemler (iktisatta kullanılan kavramla) zaman-tercihte ya da (fen bilimlerinde kullanılan kavramla) uzay-zamanda, yani bireylerin farklı yerlerdeki farklı eylemlerinde ortaya çıkar. Bu da işbölümüne dayalı özel mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu asla uzmanlaşmaya dayalı piyasa ekonomisi içerisinde doğmamıştır. İnsanoğlu piyasa düzenini aklına ve bilincine dayanarak keşfetmiş, onun diğer tüm düzenlerden daha refaha ve değişime açık olduğunu da ilerleyen yıllarda bulmuştur.

Aslında kimse bütün bilgiyi toplamak için kendisini yormak istemez; bu ancak aptalların işi olabilir. Marx ve diğer sosyalistler de bilgiyi asla tek bir merkezde toplamak istememişlerdir, çünkü bundan sağlanacak kazanç anlık olacaktır. Bilgi ışık gibi akışkan, uçucu ve göreceli bir şeydir. Lakin özel mülkiyet, yani daha genel olarak yeryüzü ve uzay, çoğunlukla kütleseldir ve insanlar için ortak bir toplumsal depodur. Görünür, dokunulabilir ve birikimseldir. Bir kişi öldüğünde, zamanında kayda geçirdiği şeyler hariç, bilgisi de onunla beraber ölür. Zaten kayda geçirdikleri de (kitapları, konuşmaları ve makaleleri) özel mülkiyet hâline gelmiştir. Kişi öldüğünde bu mülkü miras olarak kalır. Bu yüzden sosyalistler, komünistler, anarko-komünistler ve daha niceleri özel mülkiyeti merkezde toplamak istemiştir. Esas mesele de budur, hata buradadır. Çünkü Marx ve onun gibileri özel mülkiyeti, yani uzayı (yeri) zamanda (tercihte) tek bir merkezde toplamayı amaçladıklarından öncelikle uzmanlaşmayı tek bir kişide toplamak istemişlerdir. Bu kişi bir kral ya da oligark olabilir, entelektüeller ya da seçkinler olabilir, bir sınıf, meclis ya da devlet olabilir. Ama sonuç değişmez. İşte imkânsız olan şey de budur.

Özel mülkiyetin tek elde toplanması vasıtasıyla yapılmak istenen şeyin, yani bu mülkiyetin merkezde toplanmasından sonra oluşacak düzenini kurulması mümkün değildir. Zira bireylerin tercihlerinden hareketle gerçekleşen mübadeleler, ancak en az iki özgür insanın mülklerini değiş-tokuş ettikleri durumda ortaya çıkar. Özel mülkiyet tek bir elde toplandığında – bu ister bu komünist bir parti organı olsun, ister tek bir devletin egemenliğindeki dünya devleti olsun – mesele şudur: İnsanların elilerindeki bilgi yerli yerinde (kafalarında, ellerinde ya da bir prospektüste) olsa da kullanacakları aletler (mülk, para ve sermaye) olmadığından, bilgi sadece akışkan ve uçucu bir hâlde, kaygan bir zeminde kalır. Mülkiyet olmadıktan sonra “saf bilginin” iktisadî bir değeri yoktur. Bilgi ancak depolandığında, yani ışık gibi kütlesel konuma geldiğinde iktisadî bir değere sahip olur. Isıtır, yaşama canlılık verir ve aydınlatır. Böylece mülkiyet olarak karşımıza çıkmış olur. Mülkiyet bilgisi de fiyatta (rakamda) kendisini anlamlandırır. İki kişi arasında yapılan mübadelede bir tarafın metası diğer tarafta ancak bu rakamsal ifade yoluyla bir bilgi doğurur ve mübadele ilişkisini ortaya çıkarır. Zira bolluk ve kıtlık ancak böyle anlaşılabilir. Oysa tek elde toplanan mülkiyet düzeninde (üretim araçlarının tek elde toplandığı düzende) böyle bir sinyal ortaya çıkmayacaktır. Bireylerin marjinal davranışları olmadığından sinyaller de olmayacaktır ve sonuç koca bir boşluk olacaktır.        

Mises’in defalarca söylediği şey budur. Aslında özel mülkiyet tek elde toplanabilir, ama amaçlı insan eylemleri açısından böyle bir düzen bize iyimserlik, refah, özgürlük ve gelişim vaat etmez. Mises hiç tereddütsüz sosyalizmde, yani özel mülkiyetin tek elde toplandığı düzende, eşitlik ve gelir dağılımda müthiş bir başarı gösterilebildiğini, fakat aynı zamanda sosyal refahın da müthiş bir şekilde baş aşağıya düştüğünü söylemiştir. Bu da sosyalizmde herkesin eşit bir sefaleti ve köleliği paylaşacağı, kapitalist ekonomideki refahın sağlayamayacağı ve refahın düşüşüyle tek elde toplanan özel mülkiyetin de yavaş yavaş aşınıp tükeneceği anlamına gelir. Kapitalist toplum ise özel mülkiyeti tek elde toplamadığından sürekli olarak kötü günler için ihtiyaç akçeleri toplar, böylece kriz ve doğal afetler zamanında daha hızlı çözümler üretir. Sosyalizm bunu asla yapamaz, çünkü mülkiyeti kendisinde depoladığından başka bir depo bırakmamıştır. Sosyalizmin tek bir deposu ve tek bir çözümü vardır.

Bu bize Küba’nın sert sosyalizmden piyasa ekonomisine geçerken yaptığı şeyi hatırlatıyor: Mülkiyeti yavaş yavaş tek elden kişilere dağıtmasını. Örneğin sosyal refah devleti bilgiyi değil, mülkiyeti, yani parayı ve sermayeyi kişilere dağıtır. Özelleştirme bilgide değil, mülkiyette yapılır. Mülkiyet dağıtılabilir, parçalanabilir, çoğaltılabilir ve takas edilebilir. Ama bilgi geçici, göreceli ve kaygandır. Kimse onu toplamak, saklamak ve takas etmek istemez. Saf bilgi tıpkı havuç suyu gibidir. Yalnız başına saklanamaz, takas edilemez ve endüstriyel olarak korunamaz. Saf bilgi ancak portakal suyu olarak meta hâline gelir. İktisadı ilgilendiren kısım da budur. Marx ve onun gibileri asla bilgiyi tek elde toplamak gibi bir saplantıya düşmemiştir. Bu çok aptalcadır. Gerçi parayı, fiyatları, sermayeyi ve krediyi tek elde toplamak istemişlerdir, ama asla saf bilgiyi değil.

Nedendir bilinmez, Hayek ve İskoç Aydınlaması bilgi konusunun iktisattaki önemini bir hayli abartmış, hatta bilgiyi ilâhi bir yere çıkarmışlardır. Örneğin paranın keşfedilmesinin bireylerden değil (yani özel mülkiyet sahibinden değil), kendiliğinden doğan düzenden kaynaklandığını ifade etmişlerdir. Onlar için bilgi, nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan bir şeydir. Oysa iktisatçıyı ilgilendiren bilgi, saf bilginin metalaşmış hâlidir. Para da iki kişinin mübadele esnasında mülkiyetlerini denklemsel olarak bölüştürememelerinden dolayı ortaya çıkan, yazıya dökülmüş rakamsal bir hâldir. Bir sütçü ile emlâk sahibinin işlerini kolaylaştıran, maliyetlerini azaltan bir nesnedir. Örneğin 100 ton süt karşılığında verilen bir evin metalaşmış hâlidir. Bugün paranın ilk keşfedicisi bilinmiyor, ama kredi kartının keşfedicisi biliniyor. Kredi kartını kullanmamızın nedeni bellidir. Nitekim kredi kartları cebimizdeki nakit parayı taşımanın ağırlığını ortadan kaldırıyorlar, onları kısa yoldan kredi kullanmak, taksitlendirmek ve bankaya gitmeden ödeme yapmak için kullanıyoruz. O zaman neden İskoç Aydınlanması’nın benimseyen kişilerin hiçbiri kredi kartının kendiliğinden doğan düzende meydana geldiğini söylemiyor? Soruyoruz.

Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve bu kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: “Mises, insanların paranın değerini tahmin edebilmek için onu dünkü değerini temel alarak kullanmaları gerektiğini söylemektedir.”[5] Böylece paranın değerini anlamak için sürekli olarak geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngünün bir gün kırılması zorunludur. Bu da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız anda olur. Buraya geldiğimizde, paranın diğer malların takasında hiç değerinin olmadığı bir güne ulaşmış oluruz. Paranın keşfedildiği ilk günde ise, örneğin, altının sadece “parasal amaçlarla” da kullanıldığını keşfederiz. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldır, ama ilk günden sonra hem para hem mal olarak kullanılmaya başlanmıştır. Açıkçası İskoç Aydınlanması bu gerçeği göz ardı ederek iktisada büyük bir darbe vurmuştur. Bugün paranın bir değeri, yani devletin yasal para dediği şey anlamında hiç bir karşılığı yoktur. İskoç Aydınlanması bu açıdan Alman Tarihçi Ekolü’nün, Fabian Sosyalizminin ve Hegelci felsefenin ağına düşmüştür. İskoç Aydınlanması bu ilk günü, ilk keşfediciyi ve özel mülkiyeti paradan çıkararak Avusturya iktisadının mal-para teorisini çöpe atmıştır. Ellerine sağlık Hayek! Kendi ekolünle çeliştiğin için!

Klasik liberaller Aydınlanma’yla olan bağlarının farkındaydılar. Voltaire, Paine, Kant, Smith, Diderot, Helvetius, Descartes ve Düzleyicilerin kendilerinden olduklarını biliyorlardı. Bu filozoflar değişik görüşler taşıyorlardı, ama hem bu görüşleriyle hem de hoşgörüleriyle klasik liberalizme çoğulculuk ve çeşitlilik katmışlardır. Lakin klasik liberalizmin baş düşmanı olan muhafazakârlık, onun Aydınlanma’yla olan bağlarını kesmek için İskoç Aydınlanması’nı öne sürerek yerel bir entelektüel gruba kendisini kaptırmıştır. Bu muhafazakâr filozoflar gelenekçilerdi ve dünyaya kapalıydılar. Aralarında Edmund Burke’ün de olduğu Hume, Ferguson, Burke, Filmer ve Hutcheson gibi filozoflar klasik liberal geleneğin akılcı ve amaçlı eylem düşüncesiyle olan bağları kesmek istemişlerdir. Bu damarı kesme işinde son yüzyılda Hayek kadar ileri giden olmadığı gibi Hayek gibi büyük başarıyı kazanan da olmamıştır. Edmund Burke’ün yarım bıraktığı yerden Hayek bayrağı devralarak foto-finishe ulaşmıştır. Tebrikler!

“Yakın zamana kadar, sosyalizm, Aydınlanma’yı, verili bir gerçek olgu olduğunu kabul ederek ‘burjuva ideolojisiyle’ yaftalamasıyla reddetmiş veya ihmal etmiştir. Bu argüman, yeni zuhur etmiş bir kapitalist sistemin ideolojik üst yapısı olarak görür, ki bu üst yapının düşünürleri ‘yükselen kapitalist sınıfın’ çıkarlarına hizmet etmiş teoriler ve fikirler üretir.”[6] Kısacası sosyalizm, faşizm ve muhafazakârlık, Aydınlamayı klasik liberal ideolojinin bir olgusu olarak görerek onu yok saymaya çalışmışlardır. Yani Aydınlanma-Karşıtları bellidir. Klasik liberalizm bu açıdan İskoç Aydınlanması’nın yerelci, akıl karşıtı ve toplumsal korkuları üzerinde yükselen yıkıcı, değişmeye karşıt kaba karanlığında çiçek açamaz. Bu aydınlanmanın evrensel, eleştirel ve reddedici aklının güneşinde ısınır ve refaha koşar. Klasik liberalizm kendi aklını kullanma cesaretinde ve gençliğinin verdiği gözü pekliktedir. Özgürlük çiçeğini bu aydınlatıcı havada açar.

Konuyu daha iyi anlamak için iki sorarak sonuca ulaşabiliriz: “Eğer İskoç Aydınlanması’nın dediği doğru ise neden aklını kullanmaktan çok geleneğe, tutkulara ve heveslere göre hareket eden karıncalar ve arılar herhangi bir medeniyet kuramadılar?” İkincisi: “İnsandan rasyonel düşünceyi çıkardığımızda, geriye hayvanların ilkel ve barbar duygularından başka bir şey kalmaz. O zaman bugünkü medeniyetimize nasıl ulaşabilirdik?” Mises ile bitirirsek: “Sosyal Bilimleri saf rasyonel olduğundan dolayı hatalı bulmak günümüzde modadır. İktisada yöneltilen en popüler itiraz, gerçeğin ve hayatın irrasyonelliğini ihmal etmesi ve sonsuz çeşitlilikteki olayların yavan rasyonel şemaların ve ruhsuz özlerin içine sıkıştırmaya çalışmasıdır. Hiçbir eleştiri bu kadar saçma olamaz. Diğer bilgi dallarında olduğu gibi, iktisat rasyonel yöntemlerin taşıyabildiği kadar yere kadar gider. (…) Çünkü bizi ilgilendiren ruhun veya ölümsüz ruhun sorunu ile ilişkili değildir. İlgilenmemiz gereken sorun, belirli amacın elde edilmesini hedefleyen insan eyleminin amaçlı ve anlamlı bir davranış olup olmadığı reddedildiğinde, insan eyleminin kavramanın mümkün olup olmadığıdır. (…) [Çünkü] çeşitli ruh teorilerine yöneltildikçe, bizim sorunumuza [iktisat konusuna] bir faydası yoktur.”[7]

Bunları dedikten sonra şöyle söylememin tam zamanıdır: Klasik bir liberalin gözünde Mises haklıdır, Hayek haksızdır. Bunu korkmadan tekrar edelim: Mises haklıdır, Hayek haksızdır.

——————————————–

[1] Ludwig von Mises, İnsan Eylemi, s. 828.

[2] Philippe Beneton, Muhafazakârlık, s. 20.

[3] A.g.e., s. 104.

[4] A.g.e., s. 108.

[5] David Gordon, İktisadî Mantığa Giriş, ss. 158-159.

[6] Stephen Davies, “Aydınlanma”, Liberal Düşünce, Sayı 37, Çev. Atilla Yayla, s. 9.

[7] Mises, İnsan Eylemi, ss. 23- 28.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Serkan Kiremit

Yazar Hakkında Serkan Kiremit

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olan Kiremit, 2003 yılında “Sınırlı Devlet” isimli çalışmasıyla yine aynı üniversitede yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. Halen özel bir şirkette çalışan Kiremit liberalizmin teori ve uygulama kısmıyla ilgilenmektedir.