Reyting Kuruluşu Kendi Reytingini İndiremezmiş!

‘=

2008 küresel krizinden beri herkesin gözü, önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının finansal kuruluşlara ve ülkelere verdiği reytinglerde. Ancak, reyting kuruluşları hakkındaki fikirleri de gözden geçirmek gerekli. Kredi derecelendirme, değerlendirilen varlık hakkında bilgi sağlamak sureti ile bilgi asimetrisini azaltmayı amaçlar. Yüksek reyting, yatırımcıların borç verdikleri kurum hakkındaki araştırma yapma yükünü bir nebze azaltır. Diğer yandan, herhangi bir kurum veya ülkenin reytingindeki düşüş ise yatırımcıları daha dikkatli olmaya teşvik eden bir sinyal görevi görür.

İşler iyi giderken bu tür bir sinyal mekanizması oldukça etkin bir yatırım tavsiye aracı görevini görmüş olsa da, işler kötü gitmeye başladığında bu kuruluşlar ve kendi kendilerine yüklendikleri görevlerle ilgili tereddütler yüksek sesle ifade edilir oldu. Bu tür kurumlar hükümetlerin verdiği lisanslar yerine piyasadaki tanınırlıkları ile etkin hale geldiler. Yani, denetlemeden nasiplerini aldıklarını söylemek tam anlamıyla mümkün değil. Normal şartlarda yatırım danışmanlığı kuruluşlarına uygulanan bir çok yasal düzenleme, bu tür kuruluşlar için yok sayıldı. Hükümetlerin bu tür kuruluşlar ve kullanılan derecelendirme standartları hakkında minimum bilgiye sahip olmalarına karşın, düzenleyici birimlerin verilen reytingleri bir çok amaçla kullandıklarını aşikar. Bunlardan hemen akla gelen bir kaç tanesi finansal kurumların sermaye yeterliliklerinin belirlenmesi, olası yatırım araçlarının belirlenmesi, kredi risklerinin değerlendirilmesi, vb…

İşin en kötü yanı, reytinglerin bir çok karar mekanizmasında ilk değerlendirilen kriter haline gelmiş olması. Çeşitli yöntemlerle borçlanmak isteyenlerin yüksek reytinge sahip olmaları maliyetlerin düşmesi anlamına gelirken, bunun tersi de geçerli. Bu da kredi derecelendirme kurumlarını, kendilerine yüklenen sorumluluğu kaldırmaktan uzak yapılarına rağmen, Dünya Bankası’nın deyimiyle “finansal piyasaların kapıcısı (gatekeeper)” haline getirdi.

Varlığa dayalı finansal piyasalardaki sürdürülemez büyümenin gözden kaçırılmasında, kredi derecelendirme kurumlarının oynadığı rol çok tartışıldı. Büyük bankaların ve piyasa yapıcı kuruluşların hesaplarındaki hataların reytinglere yansıtılmadığı, bunun da global finansal krizin tetikleyicisi olduğu 2009 başından beri konuşulan bir konu. Zincir halinde birbirine bağlanmış varlıklar ve bunların üzerine inşa edilmiş karmaşık bir piyasa yapısı, her şeyi bilmesi mümkün olmayan yatırımcıların kredi derecelendirme kuruluşlarına olan bağımlılığını arttırdı. Derecelendirme kuruluşlarının, türeyen yeni enstrümanlar arasından “yatırım yapılabilir” seviyesinde reyting verdikleri araçların piyasaları hızla genişledi.  Kredi verenlerin zaman içerisinde artan risk iştahı, özellikle mortgage piyasalarında, reyting kuruluşları tarafından fark edilmedi ya da değerlendirilmedi.

Büyümeyi destekleyen reytinglerin, kriz patlak verdikten sonra krizin derinleşmesine katkıda bulunduğunu söylemek de mümkün. Kriz öncesinde yüksek reytingler almış nice yatırım aracı, dayandırıldıkları araçların temerrüde düşmesi sonucunda kısa sürede düşük reytingler almaya başladı. Bu da yatırımcıların beklenmeyen hızda ve miktarda kayba uğramasına neden olarak krizi tetikledi.

Her ne kadar kurumsal borç derecelendirmeleri kamuya açık  ve bağımsız değerlendirmeden geçmiş finansal tablolar kullanılarak yapılsa da, yapılandırılmış borçlanmalara dair değerlendirmeler için aynı standartlar geçerli değildi. Bu tür yatırımların derecelendirmesi yapılırken esas alınan unsurlar, borç senedini çıkartan tarafın beyanları ve sunumları idi. Kriz patlak verdikten sonra, borçlanan tarafların her zaman doğru bilgi beyan etmediği ve kredi derecelendirme kuruluşlarının bu konuda yeterli araştırma yapmadığı anlaşıldı.  Kredi derecelendirmesi yapılırken göz önüne alınan önemli bir husus, enstrümanların geçmiş performanslarıydı. Ancak, yeni türemiş araçlar için böylesi bir tarihsel değerlendirme yapmak mümkün olmadı. Dolayısıyla derecelendirmeler, bilgisayar yazılımlarına ve pek de gerçekçi olmayan varsayımlara dayandırıldı.

Böylesi bir sistemin, karmaşık enstrümanların ortaya çıktığı ve işlerin hiç de iyi gitmediği bir dönemde er geç hata vermesi zaten beklenen bir durumdu. Ama Ağustos 2011’de, S&P Amerika’nın kredi notunu büyük bir hesaplama hatasına dayandırarak düşürdüğünü açıkladığında, sistemin sorgulanabilir olduğu ortaya çıktı. ABD’nin 2021 yılındaki borcuna dair projeksiyonlarda 2.1 trilyon dolarlık bir hata yapıldığı ortaya çıktı.  Her ne kadar ABD Hazine yetkilileri hata sebebiyle bu not indiriminin geçerliliğini yitirdiğini söyleseler de, şirket kararının arkasında durdu ve işler iyi gitmediği için not indiriminin yerinde bir karar olduğunu belirtti. Daha önce kim bilir hangi şirketler ve ülkeler için benzer not indirimleri yapılmış olmasına rağmen, hiçbiri basında ve finansal piyasalarda bu kadar fazla yer bulamamıştı. Bu hatanın ardından herkes kredi derecelendirme kurumlarının çok daha dikkatli olacağını beklerken, Kasım başında yeni bir skandal gazetelerde yer aldı.  Müşterilerine Fransa’nın AAA olan notunun bir seviye indirildiğine dair bir mesaj gönderen S&P, hemen ardından da bir hata yapıldığını ve aslında not indirimi yapılmadığını açıkladı. Aynı gün Fransa ve Almanya bonoları arasındaki faiz farkı da rekor düzeye çıktı. Dolayısıyla, küçük bir hata bile böylesi kırılgan zamanlarda piyasalarda önemli gelişmelere neden oldu.

Peki, nasıl oluyor da 100 yıldan fazla zamandır finansal piyasalarda çok önemli görevler edinmiş olan kredi derecelendirme kurumlarının rolü sadece son yıllarda sorgulanır hale geliyor? Gelişmiş ülkelerin ve çok uluslu büyük şirketlerin notları değişmez şekilde AAA seviyesinde tutulurken kimse sorunlardan bahsetmiyor ama bu “elit” grubun üyelerinin notları düşürüldüğünde kredi derecelendirme kurumlarının denetime tabi olmadığından tutun da, standartlarının olmayışına dek bir çok konu gündeme geliyor.

Şeffaflığın ve bağımsız denetime tabi olmanın, standartların yükselmesine ve finansal başarıya katkısı literatürde çokça incelenen bir konu. Gerek merkez bankaları, gerek finansal kurumlar, gerekse de şirketler için sonuçlar hep aynı yere varıyor. Şeffaflık iyidir! Peki, tüm piyasaları değerlendiren, finansal piyasalarda maliyetlerin belirlenmesinde kilit rol oynayan ancak değerlendirmeleri hakkında kesin bilgi sahibi olamadığımız kuruluşlara kim reyting verecek? Eğer derecelendirmeden muaflarsa, başarılarını hangi kriterlere göre değerlendirmemiz gerekiyor? Krizin başlangıcının üzerinden 3 yılı aşkın zaman geçti ama ne yazık ki bu sorunun çözümüne dair dişe dokunur bir öneri ortaya çıkmadı. Çıkarların birbiriyle bu kadar içiçe geçtiği bir piyasada çözümün basit olacağını beklemek de, safdillikten öteye geçmiyor ne yazık ki.

 

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
İdil Bilgic Alpaslan

Yazar Hakkında İdil Bilgiç Alpaslan

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (ETÜ) İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra, Boston’da bulunan Brandeis Üniversitesi’nde Uluslararası Ekonomi ve Finans alanında doktora yaptı. Tezini gelişmekte olan ülkelerdeki imalat sanayinde verimliliğin artırılması ve küresel entegrasyonun verimlilik yayılımına etkileri üzerine yazdı. Türkiye’ye döndükten sonra TOBB ETÜ Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi’nde AR-GE Koordinatörü olarak, işgücü piyasaları ve beceri uyumsuzluğunun iyileştirilmesi üzerine çalışmalar yürüttü. Ardından TEPAV’da, özel sektörün geliştirilmesine yönelik ulusal ve uluslararası projelerde yer aldı. Halen uluslararası bir finans kuruluşunda Bölgesel Ekonomi Analisti olarak görev yapıyor. Bu bağlamda, makroekonomik gelişmelerin takibinden, analizinden ve politika diyaloğunun yürütülmesinden sorumlu.