Kendiliğinden Doğan Düzenin İktisatta Neden Yeri Yoktur?

 “Hayek başlangıçta sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin yöntemlerinin tamamıyla farklı olduğunu ve birinin yöntemlerini diğerine uygulamaya yönelik her girişimin yanlış olduğunu düşünüyordu (s. 100). Hayek daha sonra doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimler için de uygun olabileceğini düşünmeye başladı (s. 106).”

Eamonn Butler, Hayek

Hayek’in iktisat metodolojisine kattığı en belirgin kavram “kendiliğinden doğan düzen” kavramıdır. Aslında kendiliğinden doğan düzen Hayek’in de içinde olduğu Avusturya İktisat Ekolüne çok ters gelen bir düşünceydi. Bu ekolün mensupları Aguste Comte’un doğa bilimleri ile sosyal bilimlerini tek ve zorunlu bir yöntem birliği altında tutmasına mutlak anlamda karşıdırlar, zira Avusturya İktisat Ekolü yöntembilimsel olarak düalisttir. Yani bilimsel yöntemleri mutlak olarak iki farklı gruba ayırır. Bunların birincisi, nesne ve maddeye bağlı olarak açıklanan ve fen bilimleri olarak adlandırılan fizik, kimya ve biyoloji gibi disiplinler; ikincisi de içinde insan eylemlerinin var olduğu sosyal bilimlerdir, yani iktisat, hukuk, felsefe, siyaset, tarih ve buna benzer disiplinlerdir.

Kendiliğinden doğan düzen, Hayek’in ifadesiyle, insan tasarılarının değil, insanın kendisinin farkında olmadığı güçlerin yarattığı bir süreçtir. Hayek bu düzenin iktisadın istikametini belirlediğini ileri sürüyor ve iktisadı – bizzat kendisinden öğrendiği hocası Mises’in tersine – “çatışan çıkarların ve ortaklaşa faydalara dair kural ve ilkelerin” uzlaştırıldığı “sağlam inşa edilmiş kurumların” evrimi olarak görüyordu (Hayek, Freedom, Reason and Tradition, s. 236). Hayek “bırakınız yapsınlar” fikrini Fransız ekolü olan Radikal Liberalizm’in bir unsuru olarak görüyordu, oysa kendiliğinden doğan düzen birçok İngiliz liberal iktisatçının farkında olmadan üzerinde anlaştıkları bir kavramdı. Hayek, İskoç aydınlanmasının bir kavramı olarak gördüğü kendiliğinden doğan düzen fikrini, bilinçsiz ama ben sevgisiyle hareket eden insanların çok eski çağlardan ve atalarından öğrendiği âdetleri, gelenekleri, ahlâk ve alışkanlıklarına dayanan davranışları harmanlayarak bugünlere taşıdığını söylüyor ve bu insanların asla “ekonomik insan” olarak adlandırılamayacağını ifade ediyordu. Ama Hayek’e göre “homo oeconomicus”, mutlak olarak insanın “doğal özgürlüğe” inanan “iyicil, akılcı ve doğuştan günahkâr olmayan” ilkelere bağlı olan bir ekol tarafından yaratıldığını düşünüyordu. Bu ekol öyle ileri gitmişti ki, “bırakınız yapsınlar” doktrininin mantıki sonucu olarak bu insanın devlet-karşıtı ya da anarşist olduğunu ileri sürüyordu. Oysa Hume ve Burke’ün argümanı “(…) hem devletin esas faaliyetlerine hem de devlet faaliyetlerinin sınırlarına açıklama getiren bir argümandı,” (Hayek, s. 234). Hayek daha da ileri giderek sosyal bilimlerde tüm yararlı kurumların kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu: “Burada rasyonalist yaklaşımın özgürlüğün bariz ürünü olan ve özgürlüğe sahip olduğu değeri veren neredeyse bütün şeylere karşı çıktığını söylemek pek de abartma sayılmaz. Faydalı kurumların önceden tasarlanmış düzenekler olduğunu düşünen ve insanların amaçlarına hizmet eden ama bilinçli olarak tasarlanmamış tek bir şey dahi tasavvur edemeyen kişiler âdeta zorunluluk gereği özgürlük düşmanıdırlar. Bu kişiler için özgürlük kaos anlamına gelir,” (Hayek, s. 234)

Hayek’in iktisat bilimdeki metodolojisi 1940’lı yıllardan sonra bozulmaya başlamıştır. Bunun birçok nedeni olmasına rağmen temel neden olarak Hayek’in öğretmeni ve koruyucusu Mises’ten uzaklaşmış olduğunu öne sürebiliriz. Zaten Hayek de Mises’le tanışmadan önce garip bir şekilde iktisadı bilmediğini söyler, hatta kendisinin Fabiancı sosyalist olduğundan dem vurur. Hayek İngiliz vatandaşlığına kabul edildikten sonra derhal Mises’in temel metodolojisinden uzaklaşır ve yeni dostu Popper’in mantıksal olguculuğunu, bilgi felsefesinde Hume-Burke ikilisinin muhafazakâr epistemolojisiyle evlendirerek İngiliz sağduyusu olarak sunar. Artık Avusturya İktisat Ekolü’nün eleştirel rasyonalizmini paylaşmayan, siyasi düşüncesinde özel mülkiyeti göz ardı eden ve fen bilimleri yöntemlerinin sosyal bilimlerde de uygulanabileceğini savunan bir kişidir.

Hayek, Charles Darwin’in biyoloji alanında bulduğu temel ilkeler bütünü olan “evrim teorisini” iktisat metodolojisine de uygulamaya kalkmıştır. Şöyle ki, Hayek için özgür iktisadın sabit ilkeleri yoktur (The Road to Serfdom, s. 71). O vakit özgür iktisadi düşüncenin bir merkezi ve başı olamazdı. Kendi kendine var olan uzay gibi iktisadın da başlangıcı büyük bir patlamanın aynısı olmalıydı. Çünkü burada bir planlayan, bir merkez ve yaratıcı yoktu. O öyle eski bir zamandı ki hiçbir insan onun nasıl oluştuğunu bilmiyordu. Aynı Darwin’in biyoloji yasalarında dediği gibi evrim maratonu kendiliğinden başlamıştı. Bu düşünce Hayek’in düşüncesini bütünüyle karşılıyordu. Lakin Hayek büyük bir yanlış içindeydi. Avusturya İktisat Ekolü’nün kurucularının tersine, Hayek doğa bilimleriyle sosyal bilimleri bir ve aynı tutuyordu. Bu Hayek’in 1940’tan önce söylediği “bilimsiciliğin” (scientism), yani “bilimizmin” ta kendisiydi. Hayek gene çelişkili garipliklerin peşindeydi.

Hayek, orijinal olmak adına, gerilimli kavramlar üretmeye başlamıştı. Oysa iktisat, genel anlamda mübadele bilimi olarak, içinde insan eylemlerini barındırdığı için bariz biçimde sosyal bir bilimdir. Bu bilimin sabit ilkeleri, zamanın kıtlığına dayanan bireylerin hür seçimlerine bağlıdır. Bu da iktisadın ne yaparsak yapalım asla bir bütün olarak fen bilimi olamayacağını, içinde insan davranışlarını barındırdığından dolayı aslında gerçek bir sosyal bilim olduğunu bizlere gösterir. Nitekim maddenin oluşumuyla mananın oluşumunu asla aynı sayamayız. Ama Hayek 1940’tan sonra bunu anlamak istemez bir tutum takındı. Dilin oluşumunun hiçbir bireyin bilinciyle kurgulanamayacağını, bunun aynen fiyatların oluşumu gibi olduğunu varsaydı. Hayek kendi teorisini dilin kurgulanamayacağı şeklindeki bir imkânsızlık üzerine bina etmişti. Hayek düşüncesini herhangi bir bireyin bütün bir topluma kendi kurguladığı dili asla dikte edemeyeceği gerçeğine dayandırıyordu. Bu durumu fiyatların piyasadaki oluşum süreciyle aynı olduğunu fark etmişti.

Fakat Hayek bu konuda fazlasıyla yanılıyordu. Hayek’in tersine Avusturya İktisat Okulu dilin ve fiyatların insan davranışlarının amaçlı ve bilinçli süreçleri vasıtasıyla meydana geldiğini savunuyordu. Avusturya İktisat Ekolü fen bilimlerinin metotlarıyla değil, bizzat en yeni bilim olan iktisadın metotlarıyla hareket ediyordu. Kısaca metotları sosyal bilimin en yeni, basit ve anlaşılır iki ilkesine bağlıydı: Girişimcilik faaliyeti ve marjinal değer teorisi.

Girişimcilik faaliyeti, daha önce piyasada var olmamış koşullara veya genellikle çözülememiş problemlere cevap veren birey veya insan topluluklarının çözüm ürettiği, bulduğu, çıkardığı, yarattığı, verimliliği arttırdığı ve sahip olduklarını elinde tutmak için çırpındığı bir eylem şeklidir. Unutmamalıdır ki girişimcilik faaliyetinde bulunanlar insanlardır ve bu insanlar problem çözerken bilinçli bir davranışta bulunan birer rasyonalisttirler. Tek başına bir adada yaşayan Cuma zeytin toplamak için sopa kullandığında zamanını ve bedenini daha az kullanmış, önceki günden daha fazla zeytin toplamış ve böylece boş zamanını arttırarak hem kendi verimliliğini arttırmış hem de yorgunluktan yıpranacak bedenini sağlıklı tutmuştur. Bu anlattığımız soyut durum aslında bugün yaşadığımız somut durumu anlatmaktadır. Cuma öncelikle rasyonel davranıp araçlarını verimleştirerek amacına ulaşmıştır. Bu akılcı davranışın sonucunda sermaye verimliliğini artırarak boş zamanını artırmıştır. Bu da ona balık tutmak, kitap okumak veya inek beslemek için vakit sağlamıştır. Bu durum Cuma’nın girişimci olduğunun ispatıdır. Bu şekilde, girişimcilik faaliyeti aslında daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir şeyi gerçekleştirme sürecidir ve bu süreç yaratıcı bir faaliyettir. Çünkü Cuma o adada ilk defa sopa kullanan kişidir, mucit ve kâşiftir.

Fakat her yaratıcı süreç kullanışlı olamayabilir. İşte bu durumda iktisadın ikinci büyük ilkesi ortaya çıkar: Marjinal değer teorisi. Örneğin bir girişimci uçaktan önce zeplini icat etmiştir. O zaman zeplin neden uçak karşısında piyasadan temizlenmiştir? Nitekim uçak zepline göre daha güvenilir değildi, daha uzun yol almıyordu, daha fazla yolcu taşımıyordu. Uçak 1950’lere kadar ses duvarı yüzünden onlarca kez yere çakılmıştı. Güvenilir değildi, küçüktü, gürültülüydü, az yolcu taşıdığından koltuk araları çok dardı ve konforlu değildi. Ancak zeplin faciasının tüketicilerin gözünde kötü bir reklam olması ve tüketicilerin marjinal davranışı, uçağın zepline tercih edilmesine olanak sağlamıştır. Zeplin bir anda piyasada alıcı bulamayan bir mal olurken, uçak tam tersine gelişmeye açık bir hava aracı olarak aşırı talebe maruz kalmıştır. Bu da girişimcilik faaliyetinin asıl başarı sağlayacağı yeri bize gösterir: Tüketicilerin egemen olduğu serbest piyasa ekonomisi.

Hayek ise zeplinin uçak karşısındaki yenilgisinin gerekçesi olarak zeplinin gelişmelere uçağa kıyasla daha iyi uyum sağlayamaması olduğunu söylerdi. Biyolojik evrim yasalarını iktisat teorisine uyguladığı için böyle bir sonuca ulaşırdı. Oysa Avusturya İktisat Ekolü böyle bir sonuçtan daima uzak durmuş, sosyal darwinizme karşı özel mülkiyete dayalı karşılıklı yardımlaşma ilkesini savunmuştur. Zira burada en iyinin ayakta kalması gibi bir durum yoktur. Belirleyici olan şey, tüketicilerin marjinal davranışlarıdır. Bu çok açıktır. Uyum konusu ise saçmadır, çünkü zeplin ve uçak canlı varlıklar değil, sadece insanların kullandığı birer araçtır.

Konumuza dönersek, dil bir madde olmadığına göre gramer kendiliğinden oluşamaz. Oysa altın bir madde olduğundan Darwin’in kuramına göre kendiliğinden oluşabilir. Altının insanların mübadele işlemleri sonucunda para olması ise başka bir şeydir. İnsanlar arasındaki bir araç olarak para, anlam içeren bir varlık olarak kendiliğinden oluşmuş değildir; tam tersine, kredi kartı ve çekte olduğu gibi, insanların keşif süreçlerinin bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Çünkü para bir değerdir ve değeri belirleyen şey sadece ve sadece insan davranışların marjinal yapısıdır. Para veya dil bir girişimcinin veya girişimcililer grubunun akılcı eylemleri vasıtasıyla bilinçli olarak yaratılmıştır. Nitekim tüketiciler dilin veya paranın marjinal değerini daima yüksek tutmasalardı, ne dil ne de para piyasada hüküm sürebilirdi. Bugün eğer bir girişimci telepati yönteminin insanlar arasında bir iletişim aracı olduğunu keşfederse, belki milyonlarca yıldır yavaş yavaş geliştirdiğimiz dilin bir anda ortadan kalktığını görebiliriz. Dil dikte edilerek insanlara öğretilemiyorsa – ki bu doğrudur – ama bir keşif veya buluş vasıtasıyla piyasadan temizlenebiliyorsa, o zaman böyle bir şeyin kendiliğinden doğan düzenle değil, insan ve insan gruplarının organize çalışmasıyla üretilmiş bir şey olduğu kesindir.

Mises bu meseleyi fen bilimlerindeki yöntem olan deneysel metotla değil, sosyal bilimdeki yöntem ile, yani a priori bilgi ile çözdü. Hayek ise “bunu deneysel olarak ispat edemiyorsak bu kesin bilgi değildir” ve hatta “para ve dil bir bilincin yardımıyla keşfedilseydi o zaman bunların yaratıcılarını ismen bilirdik” diyordu. Hayek ve Popper’a kalsa “bütün bekârlar evli değildir” kesin önermesi için dünyadaki bütün bekârları bulup onların evli olup olmadığını araştırmamız gerekirdi. Bu saçmadır, çünkü bütün bekârlar aslında evli değildir. Mises’in praxeology (insan eylemleri bilimi) yöntemi ise “işe en doğru önermeyle başlandığında bunun arkasından gelen mantıksal önerme mutlak doğrudur” ilkesine bağlıdır. Yani mesele deneye, matematik işleme ve istatistiğe dayanmadan, sadece ve sadece a priori bilgiyle çözüme kavuşturulur. Örneğin Mises’e göre para bir kişinin veya kişilerin buluşudur ve o kişi tarihsel olarak şöyle anlaşılabilir: “Mises insanların paranın bugünkü değerini tahmin edebilmek için onun dünkü değerini esas almaları gerektiğini söyler,” (David Gordon, An Introduction to Economic Reasoning, s. 157). Böylece paranın değerini anlamak için sürekli geriye gitmemiz gerekir. Bugünkü paranın değerini dünün değerine göre anlayabiliyorsak, bu sonsuz döngü bir gün kırılmak zorundadır. O da paranın ilk keşfedicisine ulaştığımız andır. İşte o anda, paranın diğer malların takasında hiçbir değerinin olmadığı güne ulaşmış oluruz. Örneğin, ilk gün altının sadece “parasal olmayan amaçlarda” kullanıldığını keşfederiz. Bu günün üzerinden öyle bir zaman geçmiştir ki, insan parayı bu ilk günde keşfetmiştir. İlk günden önceki günlerde altın sadece bir maldı ve sadece o ilk günden sonra hem altın hem para hem de mal olarak kullanıldı.      

Böyle bakıldığında, Hayek’in kendiliğinden doğan düzen kavramının iktisat metodolojisinde onun kullandığı şekilde kullanılması gerçekten mümkün görünmemektedir. Hayek daha çok fen bilimleri için geçerli olan bir kavramı alıp, iktisat gibi sosyal bilim olan ve asla fen bilimlerindeki yön ve yöntemi uygulayamayacağımız bir alana tatbik etmek istemiştir. Bu öncelikle metodolojik açıdan mümkün değildir, sonra da sonuçları bakımından imkânsızdır.

Sonuç olarak, Hayek 1940’tan önce kavradığı şey olan sosyal bilimler ile fen bilimleri arasındaki derin uçuruma bir tahta atarak karşı tarafa geçmek istemiş, bu da onu “bilimcilik” yapmaya itmiştir. Böylece fen bilimlerinin başlangıç noktası olan ve “onun da madde içeren bir evren gibi daha karmaşık bir şeye kendiliğinden vazgeçişi yapacağını makul bir kesinlikle söyleyebiliriz. Hiçbir şeyden bir şeye geçiş, bir faili gerektirmeyen doğal bir geçiştir,” (Victor J. Stenger, Başarısız Hipotez Tanrı, s. 119). Oysa sosyal bilimlerde “hiçlik” yoktur, sayısız kişi vardır ve onların eylemleri kaos durumunu sonlandırmak için rasyonel olmak zorundadır. Yani bir mananın olması lazımdır. Bu dünya nihilist değil, tam tersine varoluş mücadelesinin yaşandığı bir yerdir. Mises’in dediği gibi: “İnsanlar var olan rahatsızlıkları gidererek belirli bir huzura varmayı, değişime/faaliyete gerek kalmayacak durgun bir duruma geçmeyi arzularlar,” (Turan Yay, Avusturya Okulu Mikroiktisadı, s. 35).

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Serkan Kiremit

Yazar Hakkında Serkan Kiremit

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olan Kiremit, 2003 yılında “Sınırlı Devlet” isimli çalışmasıyla yine aynı üniversitede yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. Halen özel bir şirkette çalışan Kiremit liberalizmin teori ve uygulama kısmıyla ilgilenmektedir.