Aman Petrol -2

Walking-with-destiny

Dinlemek için:  http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2

İndirmek için:  http://soundcloud.com/hasmetasilkan/petrol-2/download

Yazının 1. bölümünü okumayanlar için: http://iktisadiyat.com/2012/03/16/aman-petrol-1/
Bir Zamanlar SSCB’de

Tüm bunlar olup biterken, soğuk savaş mimarı, sabır taşı, strateji dehası diye nitelendirebileceğimiz Stalin sahneye çıkmaya hazırlanır. 1901-1902 yıllarında Batum’da işçileri örgütlemesiyle ve Rotschild’lerin işyerlerinde uzun zamandır devam eden grevlerde başı çekmesiyle nam salmıştır. Bu grev sonrasında tutuklanır. Daha sonra yedi kez daha tutuklanacak ve sürgüne gönderilecektir. 1903’te Bakü’deki grevler tüm SSCB’ye yayılmaya başlamıştır. O sıralar çarlık rejimi sallantıdadır ve bir değişikliğe ihtiyacı vardır. Her otokrat rejim gibi bu değişikliği savaşla sağlamaya çalışır ve Japonya’ya savaş açar. Savaşı Japonya kazanır ve Stalin tarafından kaleme alınan bir bildiri yayınlanır: “Kafkasya işçileri, intikam saati geldi.” Çarlarına dilekçe vermek için kış bahçesine yürüyüşe geçen işçi grubuna polis ateş açar ve bu Kanlı Pazar 1905 İhtilali’nin başlangıcı olur. Haber Bakü’ye ulaştığında petrol işçileri yeniden greve giderler. Grevin ihtilale yol açacağın­dan korkan hükümet, Müslüman Tatarlara silah verir. Tatarlar da içlerinde petrol endüstrisinin liderleri de olan Hıristiyan kökenli Ermenileri toplu halde katletmeye başlarlar. Grevler ve açıkça sürdürülen isyan hareketleri 1905 Eylül ve Ekim aylarında baştan başa tüm imparatorluğu sarar.

Bakü’de olup bitenler dış dünyada derin yankılar uyandırır. Artık bütün dünya ilk defa olarak korkunç bir ayaklanma yüzünden petrol akımının durduğuna, bunun da büyük bir yatırımı değersiz kılmakla tehdit ettiğine tanık olmuştur. Bu arada Standard, Rusya’deki düzensizlikten yararlanıp vakit kaybetmeden hemen harekete geçer. İlk olarak daha önce Rus petrolüne kaptırdığı Uzakdoğu’daki pazarları geri almaya yönelir ve bunu başarıyla gerçekleştirir. Bundaki amacı Amerikan gazyağına pazar bulmaktır. Rus endüstrisinin kendi durumuna gelince, durum gerçekten ürkütücüdür. Ülkedeki tüm petrol kuyularının üçte ikisi tamamen yok olmuş, ihracat felce uğramıştır.

O Sıralarda Tahran

İngilizler her zaman İran’ı dokunulmaz bir statüde tutmak isterler ve bu amaçla İran’a Rusya ve Hindistan arasında bir tampon görevi vermenin bir yolunu ararlar. Ancak yeni yüzyıl başlarında, İran’ın artık Rus egemenliği altına girmiş olması nedeniyle, İngil­tere’nin konumu çok kritik olmuştur. Rusya İran Körfezi’nde bir deniz kuvveti kurma peşine düşmüş, İran ekonomisi ise neredeyse tamamen Rus ekonomisine bağlanmıştır. İşte bu noktada Knox D’Arcy adlı petrolcünün tasarısının işe yarayacağı düşünülür. İngilte­re’nin petrol konusunda yapacağı bir anlaşma ile Rusya’ya karşı bir denge kurmak amaçlanır. Bu düşünceyle İngiltere girişime destek verir. Anlaşma üzerinde görüşmelere girildiğini duyan Rus Elçisi’nin tepkisi ise büyük olur. Elçi son derece öfkelenerek tarafları bloke etmeye çalışır. Bu çabasında bir dereceye kadar başarılı da olur ve görüşmeleri yavaşlatır. Ancak son­raki günlerde D’Arcy‘nin Tahran’daki temsilcisi masaya beş bin pound daha fırlatınca sizin de tahmin edeceğiniz gibi durum de­ğişir. 28 Mayıs 1901 yılında İran Şahı Muzaffer Al-Din ile imtiyaz anlaşması imzalanır. Bu uzlaşma sadece D’Arcy‘nin işine yaramakla kalmaz, İngiltere açısından da ticari ve politik yarar sağlamakla beraber ülkenin İran’daki nüfuzunu da pekiştirir.

1906 Temmuz ayında hükümet halkın ıstırabının esas kaynağı olarak “Kraliyet hanedanının aşırı lüksünü, din gruplarını ve yabancıları gösteren” tanınmış bir vaizi tutuklatır. İsyancılar Tahran‘da binlerce İranlı’yı gözaltına alır, mollalara ateş açarlar. Başkenti baştan başa genel bir grev dalgası sarmaya başlar. Tüm bunlar Şah rejimi için tehlike çanlarıdır diyebiliriz. İngilizler ise umutsuzca petrol aramayı sürdürmektedirler. Bir yanda ayaklanmalar, bir yanda parasızlık, bir yanda da Şah’ın iktidar hırsı fırtına gibi eserken 25 Mayıs 1908’de İngilizler İran’da petrol bulurlar. Anglo-Pers şirketi devler liginin kapısını aralamıştır.

1912’de, Anglo-Pers Petrol Şirketi yeni bir adım atarak kendisine pazar garantile­mek için Hollanda Kraliyet/Shell Şirketi’nin ticari kolu olan Asya Şirketi‘yle bir anlaşmaya girer. Anlaşma uyarınca Anglo-Pers, ham petrolünün, benzinin ve gazyağının hepsini Asya şirketi aracı­lığıyla satacak, ancak mazot üzerindeki haklarını kendinde bırakacaktır. Fakat ne yazık ki Anglo-Pers Şirketi dev şirketleri bir pazar savaşına sürükleyecek ve bunun masraflarını karşılayacak parasal güce sahip değildir. Shell’le yapılan anlaşma da onları kurtarmaz ve mali sıkıntılar baş gösterir. Zamanında Burma Petrol de benzer duruma düşmüş fakat kendisine John Cargill gibi zeki bir kalantor bulmuştur. Anglo-Pers bu darboğazdan geçemezse, kollarını açmış onu bekleyen Hollanda Kraliyet/Shell Şirketi’ne dahil olacaktır.

Knox D’Arcy 1903 yılında Amiral John Fisher’le tanışır. İkisi de petrol delisidir. Yıllar geçer, Fisher donanma komutanlığına atanır, D’Arcy petrol şirketi kurar fakat ne ahbaplıkları ne de petrole olan düşkünlüklerinde bir değişme olur. Anglo-Pers Petrol Şirketi’nin mali sıkıntılarla boğuştuğu dönem Almanya’nın Avrupa’da yükseldiği döneme denk gelir. Kissenger’ın deyimiyle bu yıllar Almanya’nın ‘acı kuvvet diplomasisi’ uyguladığı yıllardır. Fisher olası bir savaşta petrolü elinde tutan tarafın kazanan taraf olacağını öngörür. İşin aslı İngiltere ve Almanya arasında savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık yoktur, olsa olsa bir sidik yarışı vardır diyebiliriz. İki ülke de donanmada birbirlerine üstünlük kurma yarışına girerler. Ezelden beri denizlerde İngilizlerin borusunun ötüyor olması Bismarck’ın da dikkatinden kaçmamış, dünya gücü olmak isteyen Almanya’nın donanmaya önem vermesi gerektiğini vurgulamıştır. 1911 yılında Donanma Bakanlığı’na getirilen Churchill, Eğer donanmamız bu denli üstün olmasaydı, yarışma­mızın ve imparatorluğumuzun tüm kaderi, tüm varlığımız, özveri ve icraatla geçmiş bunca yüzyıllar boyunca birikmiş büyük hazinemiz hepsi birden, bir anda yok olup silinmeye mah­kumdu. der. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından önceki üç sene içinde kendine prensip edindi­ği kural gayet açıktır. “Niyetim Almanya’dan gelebilecek bir saldırıya karşı, sanki bu saldırı he­men yarın gelecekmiş gibi hazırlıklı bulunmaktı” demiştir. Bu kampanyada Churchill‘in mütte­fiki kendinden nerdeyse iki kat yaşlı olan ve donanmadan yeni emekli olmuş Amiral Fisher‘dır.

Fisher yıllar önce katıldığı petrolün potansiyeli konulu bir toplantıda Marcus Samuel ile tanışır. Bu tanışıklıktan yüz bulan Samuel 1911 Kasım ayı sonunda Fisher‘e bir mektup yazar: “Meğer siz ne kadar haklıymışsınız ve şimdi de ne kadar haklısınız! İçten patlamalı motorun keşfi dünyanın şimdiye kadar şahit olduğu en büyük keşif sayılabilir; çünkü kesinlikle biliyorum ki belki de şu satırları yazdığım an bile buharlı motörün yerini alabilir… ve bu yer alma olayının tıpkı içten patlamalı motor gibi trajik bir hızla oluşacağından eminim. Sizin amirallikte sürekli görevde olan kişilerin oluşturduğu mekanizmanın içinde olduğunuzu biliyorum ve bu düşünce beni hasta ediyor. Bu kişilerin şimdiye kadar sebep olduğu zararların giderilmesi için çok kuvvetli ve çok yetenekli bir adamın şart olduğuna inanıyorum. Eğer bu adam Winston Churchill olursa ona bütün kalbim ve ruhumla yardım edeceğim.” Fark ettiğiniz gibi petrolü elinde tutanlar yavaş yavaş dünyanın gidişatı konusunda söz sahibi olmaya aday olurlar. Fisher’in bu mektubunu okuduktan sonra “Demek bu işler böyle oluyormuş” dediğiniz duyar gibiyim. İleride de defalarca tanık olacaksınız, paranın çözemediği bir şeyi hep daha çok para çözecek. Anlaşılan o yıllarda da sırtını devlete dayama mantığı varmış ki Samuel, Churchill’e yanaşmış.

Anlaşıldığı üzere petrolcüler Churchill’e ulaşmak için Amiral Fisher’in gözüne girmeye çalışırlar. Onunla kurulacak bir bağlantının hayati olduğunu düşünürler ki haksız da sayılmazlar. Fakat nedense Churchill, Shell’in patronu Marcus Samuel’den pek etkilenmez.  Onun yerine Anglo-Pers Şirketi’ne yanaşmayı düşünür. Nitekim 17 Haziran 1904 yılında Avam Kamarası’nda bir konuşma yapar ve ardından da iki maddelik bir teklif sunar. Birincisine göre, hükümet Anglo-Pers Şirketi’ne 2,2 milyon pound değerinde yatırım yapacak, buna karşı şirket stokunun yüzde 51’ini alacaktır. İkinci önerisine göre de şirket yönetim kurulunda kendini temsil edecek iki müdür bulunduracaktır. Görüldüğü gibi şartlar çekicidir ve ayrıca şirketin yaptığı kârdan Kraliyet Donanması’na da bir iskonto tanınacaktır. Teklif sonrasında konuşmasını sürdürür ve petrol şirketlerine kara çalar:

Bugün burada petrolle işleyen gemi inşa politika­mızı veya kömürle çalışan gemilerde yakıt olarak petrol kullanımını konuşmak için değil, bu po­litikanın doğuracağı sonuçları konuşmak için toplanmış bulunuyoruz. Bugün petrol tüketicisi ne yakıtlar konusunda ne de yakıt kaynakları konusunda seçim yapma serbestisine sahip değildir. Bir de etrafınıza, dünyada çepeçevre uzanan geniş petrol yataklarına bakın. Dünyanın eski ve yeni her iki bölümünde de dev büyüklüğünde uzanan sadece iki adet şirket görürsünüz. Bu şir­ketlerden Yeni Dünya’daki Standard Oil’dir. Eski Dünya’daki ise büyük bir şirket olan Shell ve Hollanda Kraliyet’tir. Bugün bu ortaklık kendine bağımlı tüm şirketleri ve kollarıyla hemen bü­tün dünyayı sarmış, hatta nerdeyse Yeni Dünya’ya kadar uzanmış bulunuyor.

Bu konuşmaları sürekli olarak bölmeye çalışan, yerinde duramayan, sinir küpüne dönen bir adam vardır o gün Avam Kamarası’nda; Marcus Samuel’in kardeşi Samuel Samuel. Kamara’da Wandsworth üyesi sıfatıyla bulunan nüfuzlu bir kişidir. Churchill bakışlarını Samuel Samuel’e çevirerek zehrini boşaltmaya başlar: “Seneler boyu, Dışişleri Bakanlığı, De­niz Kuvvetleri ve Hindistan hükümeti, İran bölgesinde İngiltere’ye ait bulunan bağımsız petrol varlığını korumaya, bu bölgenin gelişmesi için ellerinden geleni yapmaya ve hepsinden önemli­si, Shell veya daha başka herhangi bir şirket tarafından yutulmasını önlemek için mümkün olan her şeyi yapmaya çaba gösterdiler ve bunu politikalarının bir parçası saydılar. Bu görkemli büyüklükteki bölgelerin her yanında güç İngiltere’nin elindedir ve biz bu gücü, gelişmeleri donanmamız ve milli çıkarımız doğrultusunda kullanarak göstermeli­yiz. Şimdiye dek, bu tür bir plana yöneltilmiş olan eleştirile­rin hepsi sadece bir tek çeşmeden akıp gelmiştir. Bu musluk Hollanda Kraliyet/Shell Şirketi ve Marcus Samuel’dir. Ancak ben Shell’e veya Hollanda Kraliyet Şirketi’ne herhangi bir hücumda bulunmak iste­miyorum. Shell’le herhangi bir kavgamız yok. Shell her zaman için bize nazik, düşünceli, minnettar, Deniz Kuvvetlerimize hizmet aşkıyla dolu, İngiliz Donanması’nı ve İngilte­re İmparatorluğu çıkarlarını korumaya amade gözükmüştür -ne var ki ücreti karşılığında. Ara­daki tek sorun da bu ücret konusuydu.” Ardından Samuel Samuel kürsüye çıkar ve “İngiltere’nin en büyük ticari işletmelerinden biri olan şirketimiz adına, bize yöneltilmiş olan saldırıları şiddetle protesto ederim. Bu saldırılar tam bir adaletsizlikle yapılmıştır ve hiçbir haklı gerekçeye dayanmamaktadır.” der ve haklıdır da. Bu sözleri söyledikten sonra Samuel durmaz, Shell’in donanmaya yaptığı hizmetleri ve denizlerde petrole dönüş için verdiği katkıları da bir bir sırala­r. Ayrıca Samuel hükümetten Shell‘in petrol için talep ettiği ve o güne kadar saklı tutulmuş olan fiyatları açıklamasını da ister. Fiyatlar açıklandığı zaman şirketin donanmayı hiçbir şe­kilde oyuna getirmediği kanıtlanacaktır.

Avam Kamarası’ndaki o şenlikli günün sonunda Yahudi düşmanlığı yapmakla itham edilen Churchill kazanan taraf olur. 28 Haziran 1914’te Parlamentonun Churchill‘in önerisini onaylamasından on bir gün sonra Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da suikaste kurban gittiği haberi gelir. Anglo-Pers Petrol Anlaşması‘nın Kraliyet onayından geçmesi epey zaman alacak, 10 Ağustos 1914’e kalacaktı. Ne var ki o güne kadar dünya çoktan değişmiştir. Rusya 30 Temmuz’da seferberlik ilan eder. 1 Ağustos’ta da Almanya Rusya’ya savaş açar. 4 Ağustos sabahı saat 11’de de Churchill, Belçika’nın tarafsızlığını ihlal ettiği için gönderdiği son ültimatoma da kulak asmayan Almanya’ya karşı savaş ilan ettiğini bildiren mesajı gönderir. Majestelerinin tüm gemilerine ulaştırılan bu mesajda şu cümle yer alır; “ALMANYA’YLA SAVAŞ HALİNDEYİZ.” Artık Birinci Dünya Savaşı başlamıştır.

Birinci Dünya Savaşı

Lenin Emperyalist Ekonomizm’de bu savaş için “Yüz kölesi olan bir köle sahibi, kölelerin daha ‘adil’ bir dağılımı için iki yüz kölesi olan bir köle sahibine karşı savaşa girişiyor.” der. Bayram namazını hatırlamayan cemaati “yılda iki kere kılınca unutuluyor tabi” diyerek hoş gören imam gibi Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış nedenlerinin çok kısa bir özetini yapayım. 17. ve 18. yüzyıllarda  başlayan sömürge hareketleri, 19. yüzyıla gelindiğinde tamamen emperyal bir görüntü alır, bu yüzyılın sonunda, dünyanın hemen hemen her tarafı Avrupa devletleri tarafından sömürülür hale gelir. Almanya ve İtalya gibi, ulusal devletlerini, diğer emperyal güçlere nazaran geç kurmuş ülkeler, kendi modern sanayilerini kurmalarına rağmen, yayılacak pazar ve sömürülecek hammadde bulamayınca diğer emperyal güçler, bu devletlere sus payı olarak Afrika’dan birkaç parça toprak sunarlar ancak bu devletler, bunu kâfi görmez ve daha fazlasını arzularlar. İşin aslı böyle olmasına rağmen bizlere milliyetçilik, güç dengesinin bozulması, imparatorlukların güçlerini yitirmesi gibi abuk subuk sebepler sıralar birçok kitap, öğretmen, tarihçi ve politikacı.  “Açıktır ki, bu durumda, «savunma» savaşı ya da «anayurdun savunulması için» savaş deyimlerinin kullanılması, tarihsel bakımdan yanlış, ve uygulamada, halkın, işin inceliğini aramayan ve bilgisiz kimselerin, kurnaz köle sahiplerince aldatılması olur. İşte bugünkü emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, «ulusal» ideoloji ve «anayurdun savunulması» gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir”der Lenin.

Bu savaş insanla makinanın karşı karşıya geldiği ilk savaş olur ve bu makinaların birçoğu da petrolle çalışır. İngilizler, hatırlayacağınız gibi, bu öngörüyü savaştan evvel yapmışlardı fakat Almanlar aynı fikirde değillerdi. Bu düşüncelerinde ne kadar yanıldıklarını İngilizler’in 1916’daki hava saldırısı sonunda anladılar. Bu aynı zamanda havacılık tarihinde bir ilktir ve uçaklar filo halinde uçar. İngilizlerin dini imanı petrol olmuştur ve bundan böyle daha fazlası için savaşacaklardır. İngiltere’nin Anglo-Pers Şirketi‘nden hisse alması tam anlamıyla belirli bir amaca yöneliktir: İhti­yacı olan miktarda petrolü garanti altına almak. Ancak savaş beklenildiğinden çok daha erken patlar; öyle ki, değil hükümetle şirket arasındaki ilişkinin saptanması, daha petrol alımı bile bit­meden savaş gelip çatmıştır. Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu kuvvetleri büyük tehdit oluşturur. 1914 gü­zünde Türkiye Almanya’nın müttefiki olarak savaşa girdikten hemen sonra İran’ın Abadan rafinerisini tehdide başlar. İngilizler püskürtür. Savaşın devamı süresince İran’daki petrol üretimi savaştan pek etkilenmez. Ancak, bu­nun tek istisnası olarak, 1915 yılının başlarında bölgedeki yerel kabile mensupları Alman ajanlar ve Türkler tarafından kışkırtılarak petrol bölgelerinden Abadan’a uzanan boru hattını tahrip ederler. Borunun onarılıp petrolün yeniden istendiği gibi akması sağlanıncaya kadar aradan beş ay geçmesi gerekir. Tüm bunlara karşı Anglo-Pers Şirketi alır yürür ve büyür. İdari İşler Müdürü Charles Greenway izlediği açık ve kesin stratejiyle Anglo-Pers‘i sadece bir ham petrol üreticisi olmaktan çıkarıp entegre bir petrol şirketi yapmaya çabalar. Daha dünya savaşının ortalarında, Greenway, şirketini savaş sonu rekabet için yönlendirmeye başlar. Bu arada birçok yeni girişimlerde de bulunur. Bunlar arasında belki de en önemli başarı İngiltere hükümetinden, Birleşik Krallık’ın en büyük petrol dağıtım şebekelerinden biri olan British Petrol adıyla anılan şirketi satın aldığı zaman sağlanır. İsmi her ne kadar British Petrol olsa da aslında Deutsche Bank‘a aittir. Deutsche Bank‘ın British Petrol adını alma nedeni, sahibi olduğu Romanya petrolünü bu ülkeye satabilmek için şirketi bir giriş kapısı olarak kullanmasından ileri gelir. Savaş patlak verdikten sonra, İngiltere hükümeti Alman kontrolünde olan bu şirketi kendi kontrolüne bağlar. Böylece British Petrol sahipliğini de üzerine almış olarak Anglo-Pers Şirketi sadece büyük bir pazarlama sistemini ele geçirmekle kalmaz, aynı zamanda ileride kendisi için son derece yararlı olacak bir isime de kavuşmuş olur. Anglo-Pers bu arada kendi tanker filosunu da kurar. Yaşadığı tüm bu yeniliklerle Anglo-Pers temelden bir değişim gösterir. 1916-17 yıllarına kadar sahip olduğu sabit mal varlıklarının yüzde 80’den fazlası İran’dayken, bu yılları izleyen mali sene içinde ise mal varlığının sadece yarısı İran’da tutulur, geri kalanı tankerlere ve dağıtım sistemlerine yatırılır. Artık işletme tam anlamıyla entegre şirket olmuştur.

Anglo-Pers‘i “Tümüyle İngiliz olan… herhangi yabancı bir unsur içermeyen” bir şirkete dönüştürmek Greenway’in idealidir. Bu yüzden de her fırsatta “Shell’den gelen tehdit” konusunu ta­zeler, Sir Marcus ve yardımcılarını petrolcülükte dünya çapında tekelcilik tertipleri yapmakla suçlar. Greenway ve yandaşları tekrar tekrar ve bıkıp usanmadan Hollanda Kraliyet/Shell karmasını İngiliz çıkarlarına sadakatsizlikle, “petrol mamullerini Almanya’ya satarak büyük ka­zançlar elde etmekle” ve “ciddi bir milli tehdit unsuru oluşturmakla” itham ederler ki bunlar külliyen yalandır. Bir kere uyruk değiştirip İngi­liz uyruğuna geçmiş olan ve savaş yıllarını Londra’da geçiren tüccar Deterding savaş yılları boyunca hem kişisel mal varlığını hem de şirketinin mal varlığını müttefiklerin emrine vermiştir. Marcus Samuel’e gelince, o tam anlamıyla ateşli bir İngiliz vatanseverdir. Her iki oğlu da savaşlarda uzun süre bulunmuş ve siper hastalığı denen illete yakalanarak ölmüştür. Akademik açıklama isteyenler için, bu hastalık literatürde Trench Fever diye geçer ve Bartonella Quintana denen bakterinin yol açtığı enfeksiyöz bir hastalıktır.

Olaylar hep Samuel’in aleyhine gelişirken o İngiliz Amirallere Almanya’nın TNT yapımında Borneo petrolü kullandığını söyler fakat amiraller pek aldırış etmezler. 1914 yılında kömürden elde edilen toluen TNT yapımını karşılayamayacak kadar azalır ve İngilizlerin paçası tutuşur. Petrol­den toluen çıkarmak zorundaysa da bunu yapacak tesislerden de yoksundur üstelik. Shell tarafından İngil­tere’de kurulması pekala mümkün olan toluen çıkarma fabrikası, İngiltere’de kurulacak yerde, Hollanda’nın tarafsız kesimi olan Rotterdam’da, grubun Hollandalı kolu tarafından kurulmuştur. Ayrıca artık, Alman şirketerinin TNT yapımında Rotterdam fabrikasının ürününü kullandığı da kesinlik kazanmıştır. Bu durum karşısında Samuel ve çalışma arkadaşları büyük cesaret isteyen bir plan yaparlar. 1915 Ocak ayı sonunda, bir gece sabaha karşı, Rotterdam’daki tesis sökül­ür, parçalara ayrılır, her parça ayrı ayrı numaralanıp kamufle edilir ve sonra da doklara taşınıp orada bir Hollanda şilebine yüklenir. Gözlerinizin yaşardığını görür gibiyim. Bu arada haber, Alman ajanlarına da sızar ve bir boşaltma olacağı haberi duyulur. Ancak haberde yanlışlık vardır; çünkü boşaltma onların beklediği tarihten bir gün evvel olup biter. Artık hükümet mensupları, Greenway‘in vatanseverlik örtüsü altında haksız iddialarda bulunduğundan kuşku­lanmaya başlarlar. Bu da yetmezmiş gibi Samuel’e bir asalet rütbesi verilir.

1916 yılına gelindiğinde petrol kıtlığı baş gösterir. Sebebi petrole olan talebin büyük ölçüde artması ve Almanların petrol taşıyan gemileri batırmasıdır. Malum Alman denizaltıları bu savaşta çok önemli bir rol oynar. 1917 yılında durum iyice vahim hale gelir. Amerika’nın Lond­ra Elçisi üzüntü içinde durumu şu sözlerle tanımlar: “Almanlar başarılı oluyor. Son günler­de mazot taşıyan pek çok gemiyi batırdılar. Batan gemi sayısı o kadar çok ki bu ülke çok yakın­da son derece tehlikeli bir duruma düşebilir. Hatta Büyük Filo’nun bile yeteri kadar yakıt bula­maması söz konusu… tehlike çok büyük boyutlarda.” Her ne kadar Amerika tarafsız olduğunu söylese ve savaşa girmese de Almanya karşısındaki ülkelerin petrol ihtiyacının %80’ini karşılar. Bu arada petrol fiyatları 1914’e kıyasla 1918 yılında iki kat artar. Petrol arzının eksikliği yüzünden periyodik olarak yaşanan onca korkulara ve tehlikeli anlara karşın, yine de müttefikler hiçbir zaman uzun süre devam eden ezici bir petrol yokluğu yaşama­zlar. Almanya ise, müttefik ablukasının denizaşırı ülkelerden Almanya’ya gelen petrolü içeri sokmaması yüzünden ezici bir kıtlık yaşar. Sonuç olarak Almanya için petrol temin edebileceği tek ülke olarak Romanya kalır. Romanya’nın üretimi ise dünya çapında ihtiyaç göz önüne alındığında yetersizdir. Çar rejiminin 1917 başlarında çöküşü, aynı yılın ileri aylarındaki Bolşevik ayaklanması ve Rusya İmparatorluğu’nun parçalanması Almanlar’da Bakü petrolüne el koyma ümidi uyandırır. 1918 Mart ayında imzalanan Brest-Litovsk Antlaşma­sı‘yla Bakü’ye sızma ve Bakü petrolünü ele geçirme yolları ararlar. Brest-Litovsk Antlaşması Al­manya ile ihtilal halindeki Rusya arasındaki düşmanlıklara son vermek içindir. Ancak, Almanya ve Avustur­ya’nın müttefiki olan Türkler daha şimdiden Bakü’ye doğru ilerlemeye başlamıştır. Başarılı oldu­ğu takdirde Türklerin petrol yataklarını kayıtsızca tahrip etmesinden korkan Almanya Bolşevikler‘le pazarlığa girişir ve kendilerine petrol verilmesi karşılığında Türkleri durduracağına söz verir. Cihan Oskay‘ın Fenerbahçe aleyhine yönelttiği şike iddialarının ardından yüzünde beliren şaşkınlık ifadesini bastıramayan Samet Aybaba, Serhat Ulueren‘e dönüp, şimdiden klasikleşmiş olduğuna inandığım bir şey söylemişti : “Vay anam vay neler dönmüş Serhat ya?” Lenin ve Stalin teklifi kabul ettilerse de yerel Bolşevikler “Ne zaferde ne de yenilgide Alman çapulculara alın terimizle ürettiğimiz petrol­den bir damla bile vermeyeceğiz.” dediler. Almanlar yutkuna yutkuna Türkleri izlerken, biz çoktan Bakü’ye ulaşırız. Bakü’deki Ermeni ve Ruslar İngilizlerden yardım isterler. İngilizler de kurdukları bir timle Bakü’deki petrol yataklarını yakar, yıkarlar. Anlayacağınız, “ya benimsin ya kara toprağın” derler ve bir ay sonra da çekilirler. 1918 Ekim ayında Almanya’da damla petrol kalmamıştır ve boynunu bükerek pes eder. 11 Kasım 1918’de savaş sona erer.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Fatih Vural

Yazar Hakkında Fatih Vural

İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde lisans eğitimini, aynı fakültenin Periodontoloji Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Yirmi küsür yıldır müzikle uğraşıyor. Türlü gruplarda gitar ve kontrbas çaldı. Üç ciltten mürekkeb Türkiye’nin Ağaçları Ansiklopedisi’ni yazdı. Yayımlatmayı başaramadı. Şu sıralar kutuphanekolu.com, epirafsozluk.com ve Türkiye’deki kahverengi levhaların yekûnunu kaydetmeyi hedefleyen kahverengilevha.com ile meşgul.