Nasıl Bir iktisat Eğitimi? (II) – Bilim Olarak İktisat

Bu yazıda bilim olarak iktisadın niteliklerinden bahsetmeyeceğim. Burada beni ilgilendiren şey, iktisat eğitiminin bilim olarak iktisat şeklinde verilmesi durumunda ortaya çıkan sorunlar. Bunların en önemlisi de iktisadın matematiksel olarak anlatılması. Burada becerebildiğim kadarıyla bunları ele almaya çalışacağım.

Önceki yazıda dediğim gibi, bilim olarak iktisat öncelikle ekonomik olayların meydana geldiği dünyayı anlamaya yöneliktir. Meslek olarak iktisat ise bu dünyayı sadece veri alır. Mesleki anlamda iktisatçı olabilirsiniz, ama finans piyasalarıyla ilgili raporları anlayabilecek seviyede olmanız entelektüel açıdan iktisat bildiğiniz anlamına gelmez.

İktisat yüksek lisansı veya doktorası yapacak kişi bilim olarak iktisadı seçmiş kişidir. Bilim olarak iktisatla uğraşmayı seçen kişi, eğer bunu ciddi anlamda yapmaya niyetliyse, araştırma yapmaya, makale yazmaya, kütüphanede vakit geçirmeye, makale ve kitap okumaya ve açıkçası maddi beklentileri geri plana itmeye hazır olmalıdır. Örneğin, uluslararası iktisat bölümünde yüksek lisans yapmayı düşünen bir öğrenci buradan dış ticaret uzmanı olarak çıkacağını zannetmemelidir. Bu bölümün amacı uzman yetiştirmek değildir.

I

İlk sınıfta öğrencilere iktisat dersi anlatan, daha doğrusu onlara iktisadı tanıtan bir hocanın üzerinde özellikle durması gereken başlangıç konularından biri de iktisadın niteliğidir. İktisat bir bilim midir? Eğer bilim ise nasıl bir bilimdir? Bilim olarak iktisadı nasıl tanımlayabiliriz? İktisat sosyoloji ve tarih gibi içinde öznellikler olan, yani zamana ve mekâna göre değişen gerçekleri olan bir bilim midir, yoksa fizik ve kimya gibi evrensel geçerlilikleri olan bir bilim midir? İktisatçı kimdir ya da ne iş yapar? İktisatçı ekonomik olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini bulmaya ve açıklamaya çalışan kişi midir, yoksa toplumdaki egemen çıkarlara bilimsellik ya da meşruiyet kazandırmaya çalışan kişi midir? İktisatçı toplumsal olayları çözümlemekle mi yetinmeli, yoksa elde ettiği bilgilerden hareketle bu olaylara yön de vermeli midir? Sırf bu soruları sormak dahi iktisadın kendi içinde tam manasıyla bütünlük sağlamamış olduğunu ortaya koyuyor. Ders anlatan hocanın bunların farkında olması ve dersini buna göre anlatması gerekir.

Bunlar da bizi iktisadın öğrencilere nasıl anlatılacağı meselesine getiriyor. İktisadın doğa bilimlerine benzemeye çalıştığı, iktisatçıların da iktisadı fizik gibi kesinlikler içeren bir bilim yapmaya çalıştığı doğrudur. İktisat bu yolda matematik kullanımı vasıtasıyla ciddi ilerleme sağlamış, ama aynı zamanda toplumsal bilimlerden de uzaklaşmıştır. Matematiğin en önemli faydası kesinlik sağlamasıdır. Oysa insanların eylemleriyle uğraşan toplumsal bilimlerde hem araştırma nesnesinin hem de araştırmacının kendisinin aynı olması kesinliğin elde edilmesinin önüne engeller koyar. Doğa bilimlerinin olayları insan iradesinden bağımsız biçimde gerçekleşirler; ama ekonomik olaylarda ahlâk, inançlar ve değerler de işin içine girer ve böyle olduğunda kesinlik ortadan kalkar. Nitekim öngörülebilirlik ya da tahmin yapabilme bugün iktisatta hâlâ önemli meselelerden biridir. Matematik kullanmak ise tüm bu meselelerin üzerini örter. Bugün bizim iktisat eğitimindeki en önemli sorunumuz da budur.

Bir antropolog tarihin belirli bir döneminde insan evriminin nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir, ama bu antropologdan evrimini gidişatını yönlendirmesi istenemez. Oysa iktisatçıdan sadece ekonomik olayların açıklamasını yapması istenmez, aynı zamanda bu olayların gidişatını etkilemesi, yani politika önerilerinde bulunması da beklenir. Bunun yapacak iktisatçının da en başta teorik anlamda bildikleri ile gerçek dünya arasında bağlantı kurabilmesi gerekir. İktisatta matematik kullanıldığında (ya da en azından aşırı derecede kullanıldığında) ise bırakın politika önerilerinde bulunmak, ekonomik olayların tasvirini yapmak dahi mümkün olmaz. İktisat bilgisi gerçek dünyayı anlamasına yetmeyen bir iktisatçıdan politika önerisinde bulunmasını bekleyemezsiniz. Zira bu iktisatçı onu anlayacak kapasiteye sahip değildir.

II

Böyle bakıldığında iktisat öğrencilerinin karşılaştığı en önemli sorun, gerçek hayattaki ekonomik olaylar ile derslerde anlatılan iktisat teorileri arasında bağlantı kuramamalarıdır. Bunun kabaca iki nedeni var:

Öncelikle, öğrencinin iktisadın doğa bilimleri türünden kesinlikler taşıyan bir bilim dalı olmadığını anlaması gerekir. İktisat temel olarak insanların eylemleriyle ilgilenir. Ancak, bu insanların davranışlarını belirli kalıplara sokup buradan belirli kurallar ya da kanunlar çıkarmak kolay değildir. Dahası, diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi iktisatta da ideoloji her zaman için başrolü oynar. İktisatçılar araştırmalarında her zaman için belirli okulların kabullerinden hareketle işe başlarlar. Bu kabuller iktisatçının ideolojik arka planını oluşturur. Böyle olduğunda, benzetme yaparsak, 2×2 işleminin sonucu Keynesçi iktisatçılar için 4 olabilirken, Avusturya iktisatçıları için -0.342 olabilir. Bu nedenle iktisattan kesin sonuçlar beklemek doğru olmaz. İktisadın doğa bilimlerinden farklı olan bu yanını iktisat eğitiminin hemen başındaki öğrenciye anlatmak derse gelen hocanın işidir.

İkinci ve en önemli neden, teorilerin dayandığı varsayımların ve hâliyle sonuçların gerçek hayattan uzak olmasıdır. Gerçi bilimde kısıtlayıcı varsayımlar ve soyutlamalar yapmak kaçınılmazdır. Bu anlamda formelleştirme ya da modelleştirme bilim olmanın bir parçasıdır diyebiliriz. Bu modeller daha sonra ideal durumdan sapmaları açıklamak için de kullanılırlar – tam rekabet piyasası ile eksik rekabet piyasalarının karşılaştırılmasında olduğu gibi. Bununla birlikte, bir modele ancak belirli sayıda değişkeni dahil etmenin mümkün olması, aşırı derecede anlamsız varsayımlar yapmayı meşru kılmaz.

Bugün derslerde anlatılan iktisat modelleri genellikle bireylerin rasyonel davrandıklarını varsayarak bireysel davranış şekillerini gerçek hayattan soyutluyor. Böyle olduğunda da, varlığı ispatlanamayan ve dolayısıyla analiz dışında tutulması gereken şeyler ilgisiz varsayımlarla modele dahil edilmiş oluyor. Her üretici ve tüketici rasyonel değildir. Semt pazarına alışverişe giden hiç kimse, satıcılar arasında dolaşırken mallara harcayacağı paraların son birimlerinin marjinal faydalarını birbirine nasıl eşitleyeceğini düşünmez. Kârlarını arttırmak isteyen şirketler kâr fonksiyonlarının türevlerini alarak yatırım kararı vermezler. Oysa günümüzde iktisat bölümlerinde okutulan iktisat derslerini alan öğrenciler meselenin tam da böyle olduğunu düşünecek şekilde yetişiyorlar.

Modellerde basitleştirici varsayımlar kullanılabilir, ama bireylerin davranışlarında ekonomik eğilimlerin yanında içinde yaşanılan toplumdan kaynaklanan kültürel ve tarihsel unsurlar da vardır. Anlatılan kavramların temelinde aslında toplumsal bir içerik yattığını, bunların ancak bu içerikle anlamlı hâle geldiğini ve iktisatçının işine yaradığını derse giren hocanın öğrenciye anlatması gerekir. Bireysel olarak ve rasyonel şekilde hareket eden kişilerin olduğu bir ekonomik model, köklü bir devlet geleneğinin olduğu ve serbest girişimin kendiliğinden ortaya çıkmadığı bir ülkede ekonomik olayları açıklamak için kullanılamaz. Teorinin bu ülkenin gerçeklerine uyarlanması gerekir.

Öte yandan, kurulan modeller artık öyle bir hâle gelmiş bulunuyor ki, modeli kuran kişi önce kendi kafasından ve gerçek hayatla ilgisi olmayan varsayımlardan hareketle bir sorun üretiyor, sonra da bunu karmaşık matematik tekniklerle çözmeye çalışıyor. Böyle olduğunda, iktisatçının yaptığı tek iş matematiksel boyuta indirgenmiş gereksiz ve acayip bir sorunun yine gereksiz ve acayip tekniklerle çözümünü bulmaya çalışmaktan ibaret kalıyor. İktisatçı, modelin gerçek hayatı açıklamasını sağlamakla uğraşmak yerine, modelin iç tutarlılığını sağlamakla uğraşıyor. Bu da modelin gerçek hayatı açıkladığını kabul etmeyi bilimsel bir mesele olmaktan çıkarıp bir inanç meselesi hâline getiriyor.

İktisat dersini size bu şekilde anlatan bir hocaya, anlattığı modelin doğruluğunu hangi şekilde sınadığını sorun. Öğrencinin kendisine anlatılan modelin geçerliliğinin sınanıp sınanmadığını öğrenmeye hakkı vardır. Nitekim modeller ancak test edilebildikleri vakit bilimsel olma iddiasına sahip olabilirler. Bunun yolu da başlangıçta yapılan varsayımlardan hareket etmektir, zira saçma varsayımlar saçma sonuçlar verir. Varsayımlar basit olabilirler, ama gerçeğe aykırı olamazlar. Geçerliliği sınanamayan bir model anlamsızdır. Bu temel koşulu yerine getirmeyen bir hocadan ders dinlemek aşırı derecede vakit kaybından başka bir şey değildir. Vaktinizi daha iyi değerlendirin.

III

Derse giren hocanın görevlerinden biri de öğrencinin ekonomik meseleler hakkında fikir yürütmesini sağlamaktır. Bunun belki de en iyi yolu derste tartışma ortamı yaratmaktır. Ama matematiksel şekilde iktisat dersi anlatan bir hoca derslerde öğrencileri tartışma gruplarına bölebilir mi? Böyle bir derste öğrencinin sınıf içinde sunum yapma imkânı olabilir mi? Hem öğrenciler matematik denklemlerin nesini tartışabilirler? Gerçekten de, matematiksel model kullanmak öğrenciyi fikir tembelliğine iter. Öğrenci ekonomik sorunları anlamaya ve çözmeye yönelik olarak düşünmek yerine denklemlerin çözümüyle uğraşır. Denklem çözmek fikir yürütmek değildir. Üstelik, daha fazla değişkenin modele dahil edilmesi işleri karıştıracağı için önemli unsurların pek çoğu model dışında bırakılır, yani açıkça göz ardı edilir. Ama emin olun, matematiksel şekilde iktisat dersi veren hocaların önemli bir bölümü böyle şeyleri aklına getirmez.

Öğrencilerine iktisadı matematiksel olarak anlatan hocalar yanlış bir anatomi dersi veren insanlara benzerler. Bu hocalar derste öğrencilerin önüne bir iskelet koyar ve bunun tüm yaşam türleri için ortak anatomik özelliklere sahip olduğunu söylerler. Onlara göre öğrenciler bu iskeleti öğrendiklerinde tüm türleri inceleyebileceklerdir. Ancak bu iskeletin kime ait olduğu belli değildir. Bu bir adama mı yoksa kadına mı, bir insana mı yoksa hayvana mı aittir? Bunu dersi anlatan hocalar da bilmezler. Zira kafa karıştırıcı olmaması için tüm farklı türlere ait özellikler iskeletten çıkarılmıştır. Matematiksel modeller de buna benzerler. Matematik kullanıldığında ulaşılan sonuç tektir; bir denklemin söz konusu sorunla ilgili olarak geçerli ya da anlamlı olan tek bir çözümü vardır. Öte yandan iktisat politikaları söz konusu olduğunda geçerli olan şey farklı ekonomik sonuçlardır, yani bu politikalar her defasında aynı sonucu vermezler. Bunlar toplumdan topluma ve ekonominin yapısına göre değişir. Matematik bu gerçeği gizler.

Bütün iktisat dersini tahtaya matematik denklemler yazmakla geçiren bir hoca, öğrencinin derse ilgisini nasıl sağlayabilir? Kaldı ki, böyle bir dersin ilgi çekici tarafı olabilir mi? Öğrencinin boş gözlerle hocayı dinlediği ya da sıkılmış bir hâlde tahtadaki denklemleri defterine geçirmeye çalıştığı bir ders iktisat dersi değildir. Hocanın matematik kullanımının eksikliklerinin ve hatta yeri geldiğinde zararlarının farkında olması gerekir.

IV

İktisat bilimi yekpare bir bütün değildir; farklı görüşlerden oluşan bir düşünce sistemidir. Uygulanan iktisat politikalarının farklı koşullarda farklı sonuçlar vermesi ve iktisatçıların dünya görüşleri (ideolojileri) iktisadın farklı okullara ayrılmasının temel nedenidir. Aslında iktisatta her politika önerisinin ve modelin ardında belirli bir dünya görüşü yatar. Açıkça söylemek gerekir ki, öğrencilere bunları anlatmamak onları bomboş bir iktisat eğitimine tâbi kılmak demektir.

Bilim dalının vardığı sonuçlar aslında o dalın gelişimi esnasında geçtiği aşamaların birer yansımasıdır. İktisatta sıklıkla karşılaşılan kabuller ya da varsayımlar bilimsel içerik taşımakla birlikte, bunlar söz konusu teorilerin ortaya konulduğu dönemdeki genel havayla da önemli ölçüde ilgilidirler. Örneğin üçüncü sınıftaki bir öğrenci uluslararası iktisat dersinde Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisini öğrenirken, aynı zamanda Napolyon Savaşları’nın Ricardo’nun yaşadığı dönemde İngiltere’de tahıl fiyatlarını yükselten nedenlerden biri olduğunu, yüksek fiyatların sanayi kesiminde kârları etkilediğini, bu nedenle tahıl ithaline ihtiyaç duyulduğunu ve teorinin bu hava içinde oluştuğunu da bilmelidir. Dolayısıyla teorinin varsayımları sadece bilimsel kaygıları yansıtmaz.

İktisat içinde farklı düşünce ya da yaklaşım çeşitleri olduğunu öğrenciye anlatmanın yolu, onlara iktisadî düşünce ya da iktisat felsefesi gibi dersler vermektir. Öteki türlü, bu konularda “düzgün” eğitim almamış bir öğrenci derslerde anlatılan kabullerin iktisat biliminde herkes tarafından benimsenmiş tek yaklaşım biçimi olduğunu düşünecek ve bunları iktisat biliminin kendisi olarak kabul edecektir. Bu nedenle iktisat biliminin doğuşu ve 1900’lere kadar olan seyri öğrencilere ilk sınıfta, sonradan ortaya çıkan okullar da ikinci sınıfta anlatılabilir. Bu derslerin üçüncü ve dördüncü sınıflara bırakılmaması gerekir. Temel konuları neo-klasik iktisada dayalı olarak matematiksel biçimde öğrenciye ilk iki sene boyunca aktardıktan sonra, yarım yamalak ve ezbere dayalı olarak işlenen bir derste iktisatta farklı okulların da olduğu söylemek o saatten sonra öğrencinin hiçbir işine yaramaz.

Elbette bunları öğrenciyi sıkmadan ve özellikle de tarafsız bir gözle anlatmak ayrı bir maharettir. Üstelik öğrenciler iktisat tarihi derslerini sıkıcı ve ezberci bulmakta haklıdırlar da, çünkü bu dersler okullarda genellikle angarya olarak görülürler. Türkiye’de iyi eğitim verdiği düşünülen okullarda bile bu dersleri hakkıyla anlatacak hoca bulmak kolay değildir. Ancak birinci sınıftaki öğrenciyi daha temel iktisadî kavramları ve iktisadın ardında yatan düşünce kalıplarını adam gibi öğrenmeden hemen tek bir yaklaşıma dayalı bir matematik bombardımanına tutmak akılsızlıktır. Tıp öğrencilerine tek bir hastalığı anlatarak tüm hastalıkları tedavi etmelerini isteyemezsiniz.

V

Bitirmeden önce – tamamına olmasa bile – iktisat hocalarına da iğneyi biraz batıralım. Önyargılı gibi gözükmekle birlikte şunları söyleyelim: Matematik, mühendislik ve hatta fizik gibi bir bölümden mezun olduktan sonra matematiksel işlerlerle uğraşarak iktisat doktorası yapan ve sonra da iktisat bölümünde hoca olan birinin iktisat derslerini hakkıyla anlatacağı şüphelidir. Zira bu kişiler matematik bildikleri için iktisadın gayet sorunlu olan matematiksel kısmıyla ilgilenecekler ve düşünsel tarafına hiç girmeyeceklerdir. Hatta bu düşünsel taraftan haberleri dahi olmayacaktır. Bu tarz hocaların iktisadı sadece denklemlerden, rasyonellikten ve çıkarlardan ibaret olarak görmesi kuvvetle muhtemeldir. Nitekim bu tarz kişilerin iktisat adı altında derste anlattıkları şeyler genelde öğrencilerin anlamadığı, onları canından bezdiren ve en sonunda da onlara “ben burada ne arıyorum dedirten” matematiksel garipliklerden öteye geçmez.

Bunun önüne geçmek gerekir. Bu da iktisat yüksek lisansı ve doktorası yapmak isteyen ve ileride akademisyen olması muhtemel öğrencilerin alımında bazı şeylere dikkat edilmesini gerektirir. Gerçekten de, dört sene boyunca iktisat okumuş bir öğrenciyi düzenli olarak bir sene dahi iktisat okumamış bir öğrenciyle bir tutmak haksızlıktır. İktisat yüksek lisansı yapmak isteyen ama iktisat bölümünden mezun olmamış öğrencilerin iyi bir hazırlık eğitiminden geçmesi zorunludur. Para teorisi ve politikası, maliye politikası ve uluslararası iktisat gibi dersleri almamış, verginin tarhı, konsolide bütçe, para tabanı ve cari işlemler dengesi gibi kavramları bilmeyen, ölçeğe göre getiri ile ölçek ekonomilerini birbirine karıştıran, kaydi paranın nasıl yaratıldığı hakkında fikri olmayan, Hazine ile Merkez Bankası arasındaki farktan habersiz, hatta fiyatlar değiştiğinde talebin de değişeceğini zanneden bir öğrenci iktisat yüksek lisansı yapacak yeterliliğe sahip değildir. İktisatta kullanılan temel kavramları bilmeyen bir öğrenci hangi iktisat konusunda araştırma yapabilir? Ama şunu da söylemek gerekir ki, bugün yüksek lisans başvurusu yapacak öğrencilerden iyi derecede matematik bilmelerini isteyen hocaların arasında dahi bu kavramları doğru düzgün bilmeyenler vardır.

Dolayısıyla sırf matematik eğitimi görmüş diye bir kişiyi iktisat bölümünde yüksek lisansa veya doktoraya kabul etmek yanlıştır. Matematik ya da mühendislik eğitimi almış olmak iktisat lisansına sahip olmakla aynı şey değildir. İktisat özü itibariyle matematiksel bir bilim değildir. İyi bir iktisatçı olmak için matematik bilmek şart değildir. Aksini söyleyen kişi, iktisadın sosyal bir bilim olduğu gerçeğini idrak edememiştir. Öğrencisine iyi bir matematik eğitimi almadığı sürece iyi bir iktisatçı olamayacağını söylen bir hoca olsa olsa iktisadın toplumsal içeriğinden habersiz bir karatahta iktisatçısıdır.

* * *

Türkiye’de iktisat bölümlerinin sayısı artarken, iktisat eğitiminin kalitesini arttıracak herhangi bir şey yapıldığını göremiyoruz. İktisat derslerini anlatan hocaların akademik anlamda ne kadar ehil oldukları da ayrı bir yazı konusu olabilir. Burada meselelerin ancak bir kısmına ve belki de biraz önyargılı olarak değindim. Bence önemli eksikliklerden biri de öğrencilerin dersler hakkında fikirlerinin sorulmamasıdır. Dersin anlatılış biçimi, dersin olumlu ve olumsuz özellikleri, dersini düzgün anlatma kaygısı taşıyan bir hocanın öğrencilerine soracağı şeyler arasındadır. Öğrencilerin bunlara ilişkin görüşleri dönem sonunda isimsiz olarak dolduracakları formlar yoluyla öğrenilebilir. Ama Türkiye’de öğrencilere aldıkları eğitim hakkındaki düşüncelerini soran kaç okul biliyorsunuz?

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.