Sencer Divitçioğlu Anlatıyor

phpThumb_generated_thumbnail

İstanbul Üniversitesi’nin eski iktisat hocalarından Sencer Divitçioğlu’nun Sencer Divitçioğlu Anlatıyor adlı söyleşi kitabı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış. Açıkçası geç kalmış bir kitap bu. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’deki ilk mikro iktisat kitabını yazan, 1970’li yıllarda Marksist Dönüşüm Sorunu üzerine kafa patlatan, hatta bu meselelerle ilgili Değer ve Bölüşüm: Marksist İktisat ve Cambridge Okulu adlı bir kitap yazan ve en tanınmış kitabı Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu olan Divitçioğlu hakkında çok daha önceden bir söyleşi kitabı yayınlanmalıydı. Ben belki bu işi Türkiye İş Bankası yapar diye beklerken kitap Yapı Kredi’den çıktı.

Divitçioğlu daha ziyade Asya Üretim Tarzı (AÜT) üzerine olan kitabıyla tanınıyor. Bu kitap 60’larda Türkiye’de AÜT ve Osmanlı hakkında – bence gayet de hayırlı olan – bir tartışmanın başlamasına vesile olmuştu. Maalesef memleketimizdeki akademik camiada artık böyle ilginç tartışmalar yapılmıyor. (AÜT hakkındaki tartışmaların bir özeti için Muzaffer Sencer’in kitabına – baskısı kalmadığı için o da ancak kütüphaneden – bakılabilir.) 12 Eylül rejimi yüzünden üniversiteden atılınca Divitçioğlu 80’lerde bu işleri bırakıp tarihe yönelmiş ve eski Türkler üzerine çalışmaya başlamış.

Kitap Asaf Savaş Akat’ın “Sencer Divitçioğlu ile 50 Yıl” adlı yazısıyla açılıyor. Sonra Divitçioğlu’nun biyografisi ve söyleşisi geliyor. En sona da Taner Berksoy ile Ömer Gökay’ın anlattıkları, Ferit Edgü’nün bir konuşması ve Oktar Türel ile Tuncer Bulutay’ın yazıları eklenmiş.

Divitçioğlu söyleşisi kitapta 187 sayfa tutuyor. Ama her nedense bana kısa geldi. 1951-1957 arasında Paris’te doktora yapan, aynı dönemde Amerika’da Indiana Üniversitesi’nde 6 ay oyun teorisi üzerine çalışan, 1962-1963 arasında Cambridge Üniversitesi’nde davetli profesör olarak bulunan, 1968-1969’da bir yıllığına yine Cambridge’e ve 1973’te de üç aylığına Paris’e giden Divitçioğlu’nun o dönemler hakkında daha fazla şey anlatmasını bekliyordum. Kitapta İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin 60’lardaki ve 70’lerdeki durumu hakkında da çok fazla şey yazmıyor. Oysa bu dönemler okulun sağcı-solcu çatışmalarının yaşandığı en hararetli dönemleriydi. Divitçioğlu bugünlerde genelde sağcıların sahip çıktığı İdris Küçükömer hakkında da fazla şey anlatmıyor maalesef. 

Gerçi kitapta Divitçioğlu’nun fikirleri hakkında yeteri kadar bilgi veriliyor, bu anlamda kitap geçen sene burada bahsettiğim Oktay Yenal kitabı kadar kısır değil. Nitekim Divitçioğlu’nun 80’lerde başladığı tarih çalışmaları hakkında konuştuğu bölümler gayet bilgilendirici. Ama özellikle Joan Robinson, Richard Kahn, Piero Sraffa, Nicholas Kaldor ve Luigi Pasinetti gibi iktisatçıların olduğu dönemde Cambridge Üniversitesi’nde kalan birinin bunlar hakkında bir şeyler anlatması gerekirdi. Oysa bu iktisatçılar hakkında kitapta toplam bir paragraf dahi bir şey yazmıyor. Bu anlamda Divitçioğlu’nu da LSE’de ve Chicago Üniversitesi’nde bulunup derslerine girdiği Friedman, Hayek, Popper, Robbins ve Oakeshott hakkında çok az şey anlatan Yenal’la aynı kefeye koymak gerekiyor.

Kitapta en fazla sinirimi bozan şey ise zaman zaman yarım sayfayı aşan, gereksiz derecede uzun olan ve çoğu da haddinden fazla gereksiz olan dipnotlar oldu. Üstelik dipnotların bir kısmı Scbird, Vikipedia, Özyazılım, Turkishpaintings ve Kim Kimdir gibi sitelerden alınmış. Güya bu dipnotlar metinde isimleri geçen kişiler hakkında bilgi veriyor, ama o kadar fazla ve uzunlar ki âdeta kitapta ikinci bir metin oluşturuyorlar. Örneğin Adalet Cimcoz’la ilgili dipnot yarım sayfadan fazla tutuyor; Fransız iktisatçı François Perroux hakkındaki dipnotta kendisiyle ilgili sadece iki satır bilgi veriliyor, sonra neredeyse yarım sayfa boyunca Kurumsalcı İktisat’ın ne olduğu anlatılıyor. Dahası, Sabri Ülgener, Ömer Lütfi Barkan, Kemal Tahir, Gülten Kazgan, Halit Refiğ, Doğan Avcıoğlu, Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren ve Behice Boran gibi kişilerin kim olduklarını açıklayan dipnotların konulması kitapta başlı başına absürt bir durum yaratmış. Divitçioğlu’nun anlattıklarıyla ilgilenen birinin bu kişileri tanımaması mümkün mü? Hele Marx’ın kim olduğunu açıklayan dipnotu görünce “Yok artık Lebron James!” dedim.

Kitaptaki diğer kişilerin yazılarına gelince; Akat’ın 8.5 sayfalık kısa yazısı nispeten bilgilendirici sayılır. Akademisyen ile müzisyen olmak arasında gidip gelen Savaş, Divitçioğlu’yla bu meseleyi konuştuğu gün kürsüde kalmaya karar vermiş. Beksoy’un anlattıkları 2.5 sayfadan biraz fazla tutuyor ve dediklerinde ciddi anlamda bir şey yok. Sadece İdris Küçükömer hakkında dediklerini alıntılayacağım: “Mesela İktisat’ta bize birinci sınıfta İdris Hoca geldi. Ama ne yalan söyleyeyim, pek etkilememişti bizi. Zordu talebesi olmak. Öğrenciler zorlanırdı. Ben ne dediğini tam anlayanını görmedim,” [s. 217]. Yalnız, Berksoy 1980’ler öncesi için şöyle diyor: “Zaten o dönemin işe yarar adamlarının neredeyse tamamı solcuydu,” [s. 217]. Aslında bugün de hemen hemen öyle değil mi? Edgü’nün konuşmasında bir şey yok. Bulutay ise doğrudan Divitçioğlu hakkında yazmak yerine iktisat teorisiyle ilgili bir şeyler karalamış. Sıkıldığımdan yazısını sonuna kadar okuyamadım bile.

Divitçioğlu’nun (o dönem MİT ajanı olan ve öğrencileri ihbar eden) Mahir Kaynak’tan sonra asistanı olan Ömer Gökay ile Oktar Türel nispeten daha fazla şey anlatıyorlar. Gökay 1970’lerin İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi hakkında şunları diyor: “Özellikle İdris Hoca’ya tahammülleri yoktu. Sabri Ülgener bu konulara çok sinirlenmiş, öğrenciler arasında ıslık çalınmış diye. O ayrım [sağcı-solcu ayrımı] çok anlamsızdı. Ömer Celal Sarç çok efendiydi, ama sola çok karşıydı. Soldan korkarlardı. Bu hocalara da sağcı demek bence zordu. Sağcı olan Sabahattin Zaim’di. Ülgener’e diyemiyorum. Ama İdris ve Sencer Hoca’ya karşılardı. Gerçekten korkmuşlardı. Adam yetiştirmeye çalıştılar, o zaman Aydınlar Ocağı bağlantısı başladı,” [ss. 224-5]. Gerçekten de, Ülgener’in yetiştirdiği ve şu anda ciddi anlamda bir şeyler üreten kaç akademisyen var?

Son olarak, kitapta benim ilginç bulduğum bazı yerlerden parçalar vereyim. Divitçioğlu’nun Sabri Ülgener hakkında anlattıkları Ülgener’in biyografisini yazan Ahmed Güner Sayar’ın anlattıklarından biraz farklı bir Ülgener resmi çiziyor. Söyleşiye zaman zaman Divitçioğlu’nun karısı da katılmış. Mesele de Divitçioğlu ile Küçükömer’in profesörlüklerinin onaylanmaması:

Neden vermiyorlar profesörlüğünüzü? Kim karşı çıkıyor?

Çünkü İdris [Küçükömer] İşçi Partisi’ne üye oldu tam o sırada. Aslına bakarsanız, profesörlük konusunun gündeme geldiği dönemde Sabri Bey ve öbürlerinin bana yakınlık gösterdiklerini görmeye başladım. Yani Sabri Ülgener, Ömer Sarç, Haydar Furgaç ve Orhan Tuna. Bizim eve gelmeye başladılar. Kandilli’ye. Allah’a çok şükür rakım filan var, geliyorlar. Sofralar kuruyoruz. Bir gün Sabri Bey geldi dedi ki: “Sencer, yahu sizin içinizde kim başkan?” Şaşırdım, “Ne başkanı hocam” dedim. “Haydi, haydi, her yerde bir başkan vardır” dedi. “Hocam” dedim, “ne İdris’in ne benim böyle başkanlıkla işimiz filan yok. Ne başkanlığı?”

Meğer komünist çete arıyorlar. Sonra başka şeyler de oldu. Benim profesör olmam için bir profesörün takdim etmesi lazım. Ben bekliyorum, oyalıyorlar. Galiba 30 Kasım’da yapılacak takdim. İki gün önce Sabri Bey’e telefon ettim. Çünkü daha önce bana “Seni ben takdim edeceğim” demişti. Ama o ara ben de İşçi Partisi’ne üye oldum. “Hocam” dedim, “beni siz takdim edecektiniz. Vakit kalmadı. Vakit geçiyor.” Hemen “Dur, dur Sencer” dedi, “kusura bakma, ben edemeyeceğim.”

Ne yaptınız? Ne hissettiniz?

“Daaan!” diye vurdu kafama. Sanki birisi kurşun sıktı. “Çok teşekkür ederim” dedim. Yıkıldım tabii. Başkası olsa aldırmazdım. Ama Sabri Bey bunu deyince… Hocamdı. Beni severdi. Neyse, kararı aldık, takdimi ben yaptım. “Evet” çıktı.

Sevgi Divitçioğlu: Sencer’e “Haydi gel profesör ol” diyen Sabri Bey bir anda sırtını dönüp Sencer’le konuşmaz oldu. Bütün mesele İşçi Partisi’ne girmiş olması!

Sencer Divitçioğlu: İdris çok şekerdi yahu. Şimdi Senato’da ikinci oylamada İdris’i bekliyoruz. Yağmur yağıyor. Kara çevirdi, gülüyoruz. Havanın bozması gibi, bizim iş de olmuyor çünkü. İdris yine kaldı. Ben bir gün içinde geçtim. Ama bunlar bize hâlâ profesörlük vermediler. Danıştay’a gittik. Gene de idari olarak vermiyorlar. Danıştay profesör olmamıza karar verdi. Hasıraltı ettiler. Yalnız, 60’ar bin lira tazminat aldık.

Sevgi Divitçioğlu: Yalnız, bunları profesör yapmadılar, ama kürsüye de hiçbir zaman başka profesör atamadılar.

Hangi kürsü?

İktisat teorisi kürsüsü.

Sevgi Divitçioğlu: Sabri Ülgener’in önce evimize kadar gelip “Haydi profesörlüğün geldi” demesi, sonra da oyalayıp sırt çevirmesi Sencer’i kızdırdı. Üniversitede çok asi birisi oldu. Hocalarına ne sevgisi ne de saygısı kalmıştı. [ss. 105-6]

———-

Sencer Divitçioğlu: Dört tane hocam vardı. Sabri Bey “Sencer gibi oğlum olsun” derdi. Orhan Tuna beni severdi. Furgaç kendisini severdi. Bir de Ömer Lütfi Barkan… AÜT’ü [Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu] yazdıktan sonra üçü toplanmışlar, Ömer Lütfi Bey’e “Şu kitabı oku, bu sahiden bu kadar sağlam mı? Bir bak bakalım” demişler. Ömer Bey okumuş, “Fevkalade, Allah için hiçbir yanlış yok” demiş. Hatta “Benim rolüm buraya kadar” demiş. Ama İşçi Partisi’ne girdikten sonra Sabri Bey bana hep negatif davrandı. Yine de nispeten iyi hocadır.

Sevgi Divitçioğlu: Sabri Bey çok da hoş bir adamdı. Yalıya gelirdi karısıyla beraber. Bir anda Sencer’e “Git kendi başının çaresine bak” dedi. Neyse ki uğraşıları sonuç verdi. Danıştay’a başvurup aldılar profesörlükleri. Epey de tazminat aldılar. 60 bin lira çok para. Öyle ki, biz o parayla Marmaris’te arsa aldık. Parayı ödediler, ama gene de profesörlüğünü imzalamadılar. [s. 109]

———-

Divitçioğlu’nun Kemal Tahir’le nasıl tanıştığını ve AÜT’le ilgilenmeye nasıl başladığını anlattığı yeri de alıntılayalım:

Ben yazmadan önce konuyla bilimsel olarak ilgilenişin ancak on yıllık bir geçmişi vardı. Ve daha önce dediğim gibi, ben de ilk kez Kemal Tahir’den işittim. Rakı sofrasında…

Rakı sofrasında mı?

Evet. Ben Kemal Tahir’in adını duyuyordum o sıralar, ama hiç tanışmamıştım. Bir salonu vardı. Erenköy’de bir yerlerde… Orada benim de tanıdığım arkadaşlar geceleri buluşur, tartışırlarmış hep beraber. Özellikle tarihçiler, sosyologlar, sinemacılar… Benim de o sıralar tanınmışlığım artıyor. Doçent olmuşum. Talebelerim gidip geliyor. Marx ile ilgili tez çalışmalarım var. Kemal Tahir bunları duymuş. Bir gün Murat Sarıca “Kemal ağabey ‘bu doçenti getirsene’ diyor. Seni davet ediyor,” dedi. Davet üzerine gittim. Hatırlıyorum, sevine sevine gittim. Selahattin Hilav var, birçok tiyatrocu var. Merhaba faslından hemen sonra, rakılar hazırlanıyordu ki Kemal Tahir yanıma geldi, “Hoş geldin” dedi ve hemen arkasından “Gelir misin lütfen, şu içkiyi bırakalım da, siz Marx’ta Asya Üretim Tarzı lafını hiç duydunuz mu?” diye sordu.

Direkt olarak böyle mi sordu?

Böyle sordu: “Siz bu kadar Marx’la ilgileniyorsunuz. Hiç Asya Üretim Tarzı’nı duydunuz mu?” “Duymadım galiba,” dedim. Gerçekten de duymamıştım. Ben Kapital’i filan okuyordum. Kapital’ler o zaman yeni basılmıştı. Çeviri iyi değildi. Yine de basılı o sırada. O zamana kadar ben de birkaç kere okumuşumdur. Üzerinde çalışıyordum çünkü. Notlar alıyordum. Onun için, biraz da gülerek, “Efendim, affınıza sığınarak, ben bütün Marx’ları okudum. Ama onu görmedim, onu okumadım,” dedim.

Ama Asya Üretim Tarzı’nın farkında değilsiniz…

Görmemişim. Gözüme ilişmemiş tam. Hindistan filan var ama. Onun için, Kemal Tahir’in “Neden Asya Üretim Tarzı ile hiç ilgilenmediniz?” sorusuna diyecek bir şeyim yoktu. Ama o konuşma sırasında bir heyecan kapladı içimi. “Bir kere bakar mısınız?” dedi. O Fransızca baskılardan bakıyor. “Bunlara bakın lütfen. Bakın bakalım, bundan ne çıkar?” dedi. Hiç tereddütsüz “Peki” dedim.

Siz ikiniz mi konuştunuz?

Selahattin Hilav da vardı o toplantıda. Ama bu konuşmada yoktu. Halit Refiğ vardı. Duyup duymadıklarını bilmiyorum konuşmalarımızı. Orada uzun kalmadık. Ben Murat Sarıca ile çıktım. Evlerimiz yakındı. Nişantaşı’nda oturuyorduk. Ben gece gider gitmez kitaba baktım. Asya Üretim Tarzı var. Birinci ciltte de var. Bir defa Kapital’ler var bende. Ayrıca Fransa ile sürekli ilişkim var. Hemen Paris’a yayın söyledim, bana Fransızcasını gönderin diye. [ss. 91-2]

*  *  * 

Sonuç itibariyle, Divitçioğlu’nun kitabı benim umduğum kadar dolu çıkmadı. Gerçi kitap Divitçioğlu’nun 80’lerden itibaren yürüttüğü tarih çalışmalarıyla ilgili yeteri kadar bilgi veriyor, ama Divitçioğlu’nun İstanbul Üniversitesi yılları ve yurtdışında geçirdiği dönemler hakkında cılız kalıyor. Belki söyleşiyi yapanlar Divitçioğlu’yu daha fazla konuşturacak kadar konuları deşmemiş olabilirler. Açıkçası teknik iktisatçı olan Oktay Yenal’ın söyleşi kitabına kıyasla ben daha uzun bir kitap bekliyordum. Ne de olsa Divitçioğlu’nun geçmişi bunun için uygun görünüyor. 

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.