Pür Mutluluğun İmkansızlığı Üzerine

pure happiness

Anlam veremediğin bir rahatsızlık kaplar tüm vücudunu. Fırtına öncesi sessizliktir bu, ama farkında değilsindir, itibar etmezsin. Sonra gözlerin bulanmaya başlar. Bu, bir şeylerin ters gittiğini anlamana yarayacak ilk alamettir. Biraz oturayım, belki geçer dersin. “Salak! Harekete geçsene, bir önlem alsana!” diye haykırıyordur beynin, ama beynini duyacak durumda değilsindir. Beynin son kozunu kullanacaktır artık: Kalp. Birbirlerine muhtaç olup, birbirlerinden nefret eden iki aza… Madem benim dediklerime kulak asmıyorsun, kalbini dinlersin belki der beynin. Kalp ile beyin bir olur ve kalp atışların hızlanmaya başlar. Beni dinle diyor sana el ele vermiş iki organın: Haydi bizi ölümden kurtaracak adımı at artık!

Kalbin dörtnala koşmasını aşk için kullanırlar. Birkaç kez aşık oldum ya da öyle sanıyordum. Ancak, kalbim atmadı şekerim düştüğü zamanki gibi, aşka düştüğüm zamanlarda. Aşık olmak insani özellikler listesinin üst sıralarında yer alan arzı düşük bir meziyettir. Oysa hayatta kalma güdüsü hayvanidir,evrenseldir. Her insanın sahip olduğu bir meziyettir. Bir yanda ali meziyet olan aşk, öte yanda hayvani his olan hayatta kalma güdüsü… Her iki durumda da farklı atmaya başlar kalp. Aşık olunca Vivaldi’nin Dört Mevsim’i gibi hareket eder kalp atışları. Öyle güzel iniş ve çıkışları vardır ki hiç bitmesin istersin bu müzik. Sana ilkbaharı ve yazı yaşatan da aynı duygudur, sonbahar ve kışı da. Şekerin düştüğünde ise kalbin Darkthrone’un Transilvanian Hunger’ını taklit etmeye başlar. Aynı çizgide, yüksek ritimde,  “Kaptan! Sağ motor durdu, düşüyoruz!” diye haykırıyordur. Kalbin hayvana bağlamasıdır bu! Eğer kalbin dörtnala koşması gibi bir durum söz konusuysa bunun şeker düşüklüğü için kullanılması gerektiği hususunda ısrarcıyım.

Neden açtım ki bu konuyu? Hem aşık olmaktan hem de şekerimin düşmesinden çok sıkıldım. Keşke aşık olmamak da şekerimin düşmemesi de benim elimde olsa. Hoş, şekerimin düşmemesi benim elimde değil mi? Evet, benim elimde! O zaman ne bok yemeye izin veriyorum şekerimin düşmesine? Rasyonel olduğumu varsayalım. Şeker düşüklüğünün ilk anlarında ciğerlerine duman çektiğin zamankine benzer bir uçuş yaşıyorsun ama uzun sürmüyor. Diğer taraftan beynine hasar verdiğini biliyorsun şeker düşüklüğünün. Her şeker düşüklüğünü beyninden bir kaç parça nöronla ödüyorsun. Eğer yaşadığım kısa hazzın bana kattığı mutluluk, kaybettiğim nöronların uzun vadede yaratacağı mutluluğun bugünkü değerinden büyükse şekerimin düşmesini tercih ederim. Ulan, beynini harap ediyorsun geri zekalı! Rasyonellik bunun neresinde? Bence bunu rasyonel-irrasyonel ekseninde tartışmak hata zaten. Bunu öküz-insan ekseninde tartışmalıyız. Aşk mı? Aşkı kontrol edemiyorsun ki! Geliyor ve geçiyor. Geliyor ve sana geçiyor. Sanırım, aşık olmaktan haz almamın nedenleri arasında şeker düşüklüğüne alışık olmam yer alıyor. Şeker düşüklüğünden haz almayı başarmış adam için aşktan, daha doğrusu aşk acısından haz almak çok kolay olsa gerek. Aşk ile aşk acısı eş anlamlıdır!

Hayatı bir küme olarak görüp, bu kümenin alt kümelerinin isimlerine aşık olmanın insanı mutluluğa götüreceğini iddia eden kişisel gelişim teorileri ne kadar saçmadır ya Rabbi! Bu tür fikirleri ortaya atmaktan çekinmeyen insan evlatları ile aynı dünyada mı yaşıyorum cidden? Sırf milyonlarca satacak diye böyle abes fikirlerle dolu kitap yazılmaz ki! İşin iktisadi tarafı böyle kitapların neden yazıldığını incelemekte yatmıyor bence. Asıl mevzu böyle kitapların neden okunduğudur. Bu kadar mı açız insan olarak mutluluğa? Bu öyle bir açlık, öyle bir maraz ki karşımıza çıkan her reçeteye sarılıyoruz. Bunu da denemeliyim, belki çare bunda yatıyor. Ulan atalarımız demiş işte ne güzel: Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Okuduğun yazarda mutluluğun reçetesinin olduğunu düşünelim. Kitabını yazmadan önce paylaşmaz mı bu adam elindeki reçeteyi sevdikleri ile? Bu reçetenin kitap olup yayılabilmesi için yazarımızın değer verdiği kimse olmamalı kendinden başka. Çünkü en az bir insan olduğunda değer verdiği, bu insanla paylaşır sözde yazarımız reçetesini. Yazarın reçeteyi paylaştığı kişi de başka kişilerle paylaşır. Bu paylaşım üstel bir fonksiyondur aslında. Bir bakmışsın ki adamımız kitabını yazamadan tüm dünya nail olmuş mutluluğun sırrına. Bu nedenle tüm kişisel gelişim kitapları boğa bokudur! Peki, şayet bir mutluluk formülü varsa dünyanın Şirinler gibi mutlu bir koloni olması mümkün mü? Yoksa, Şirinler Köyü de olsa dünya, olacak mı en az bir tane Gargamel? Gargameller olmadan mutluluğu tanımlayamayız zaten. Eğer kötülük olmasaydı içinde bulunduğumuz durumun iyi olup olmadığını bilemezdik. Mutsuzluk olmadan da mutluluğu anlayamayız. Dolayısıyla mutluluğa giden yol için bizleri mutsuz kılacak aktörlere, Gargamellere ihtiyacımız var. Ölüm, ihtiyaç duyduğumuz kötü aktörlerden biri mesela. Çok değer verdiğimiz biri öldükten sonra takınabileceğimiz iki davranış biçimi ya da tutabileceğimiz iki yol vardır. Birincisi, o öldü ya artık bana huzur yok bu dünyada diyerek hayata küsmektir. Mutsuzluğun mutsuzluğu tetiklemesidir bu. İkincisi ise, hayatın aslında ne kadar kısa olabileceğinin, ölümün ensemizde olduğunun farkına varmamızdır. “Madem ölüm en beklenmedik anda karşıma çıkabilecek kadar yakın bana, tadını çıkarayım hayatın, kalan zamanımın” tutumudur bu. Mutsuzluğun mutluluk kapısını açışıdır bu da. O zaman, mutsuzluk kapısı hem mutsuzluğa hem de mutluluğa açılabiliyor. Hayat çok karmaşık anasını satayım! Nasıl mutlu olacağız lan biz o zaman? Az önce dememiş miydim mutluluğun reçetesi yok diye? O zaman mutluluğa reçete aramamak lazım. Mutluluk aşk gibi mi yoksa? Bir anda karşına çıkan mı? Aranırsa bulunamayan mı? Belki de mutluluğu Allah dağıtıyordur yukarıdan? Şu kulum mutlu olsun, bu olmasın şeklinde rastgele bir dağılım vardır belki mutluluğumuzun ya da mutsuzluğumuzun arkasında. Hani sınandığımız öğrettiler ya bize, bu da bir sınav aracıdır belki. Ufff! Kafam karıştı gene.

Derin bir nefes alıp bilimsel olmaya çalışayım. Evvela birkaç varsayım yapmak lazım. Varsayalım ki insanoğlu rasyoneldir. Varsayalım ki bir mutluluk reçetesi vardır. Haydar, Sabuha’dan aldığı mutluluk reçetesini Feriha ile paylaşıyor. Rasyonel olan Feriha, bu reçetenin onu nirvanaya eriştireceğini bildiği için reçetede yazanları harfiyen uygulama kararını verecektir. N’inci kişimiz olan Nuri’nin de reçetede yazanları uygulama kararını vereceğini varsayalım. N+1’inci kişimiz olan Olivia da rasyonel olduğu için aynı kararı verecektir. Tüme varım yoluyla tüm dünyanın bu kararı vereceğini ispatlamış olduk, ne ala! Yalnız, tüm dünya bu reçeteyi uygularsa reçete hala işler durumda olacak mı? Sormak istediğim soru bu. Reçetenin ilk hali, kimsenin mutluluğun reçetesinden haberdar olmadığı bir gerçeklik için dizayn edilmişti. Oysa şimdiki gerçeklikte tüm dünya bu doneye sahip. Mekanın değişimi, değişim öncesinde var olan reçetelerin işlerliğini bozabilir. Bu durumu “Mutsuz Ev Kadını Sendromu” ile izah etmeye çalışayım. Aslında daha güzel adlar üretilebilir bu sendrom için: Altın Günü İnsanı Sendromu ya da Fadimeler Yeni Mobilya Almış Sendromu gibi. Alakasız görünse de ev kadınlarının, özellikle de belirli bir sosyallik eşiğinin üzerindeki ev kadınlarının mutsuz olma ihtimali sıradan bir insandan daha yüksektir. Gurr’un “Göreli Yoksunluk” teorisini ortaya atmasının ardında, kendini sürekli başkalarıyla mukayese eden bir kadının varlığından şüphe etmişimdir sürekli. Bu tür kadınlar, kendi sosyal çevrelerinde yer alan diğer kadınlarla kendilerini mukayese edip mutlu olup olmadıklarına karar verirler. Nurten’in kocası yeni bir Toyota Corolla almıştır, Nurten mutludur. Yeni arabalarını almalarının üzerinden bir ay geçmemiştir ki altın gününde öğrenir Nurten, Necla’nın kocasının BMW 530d aldığını. Corolla’nın varlığıyla kazanılan mutluluktan eser kalmamıştır Nurten’de. Niye? Çünkü Necla’nın poposunun temas ettiği araba koltuğu deriyken kendisinin poposu kumaşla temas etmektedir. Necla’nın poposu Nurten’in poposundan daha mı değerli Allah aşkına? Nurten zaten mutsuzdur artık, ama yetmez! Yeni aldığı Corolla’nın keyfini çıkararak eve gelen Suphi, en büyük tebessümünü takınmış şekilde açmıştır evin kapısını, ama karşısında Berlin Duvarı gibi bir Nurten… Nurten’in mutsuzluğu Suphi’ye bulaştırması, sendromumuza sahip hastaların ortak sorunlarından biridir. Neyse, bu kadar örnek yeter. Teorik çerçevemden çok uzaklaştım, geri dönüyorum konuya. Mutsuz Ev Kadını Sendromu hastası kadınların da varsaydığımız reçetede yazanları uygulayacağını ispatlamıştık. Sorun tam da burada başlıyor işte. Teorik olarak Necla kendi nirvanasına ulaşacaktır, Nurten kendi nirvanasına. Ancak Nurten’in nirvanası, kendi mutluluğu ile Necla’nın mutluluğu arasındaki farkın bir fonksiyonudur. Aynı durum Necla ve diğer tüm Mutsuz Ev Kadını Sendromu hastaları için geçerlidir. Herhangi bir mutluluk reçetesi yoktur ki tüm dünyayı mutlu etmeye yetsin!

Pür mutluluk yasak elma ve elmamız bu dünyada değil ne yazık ki!

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.