"Su"dan Savaş Olur mu?

Dünyanın artan nüfusuna paralel olarak ülkelerin su kullanımlarının gittikçe artmasının yakın gelecekte savaşlara yol açma ihtimali son dönemde sıklıkla tartışılıyor. ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın isteği üzerine hazırladığı ve 22 Mart 2012 tarihinde kamuoyu ile paylaşılan “Küresel Su Güvenliği (Global Water Security)” isimli rapor, bu konunun küresel politika yapıcıların gündeminde de önemli yer tuttuğunu gösteriyor. Sorunun çözümüne yönelik olarak önerilenler arasında su kullanımının kurumlar vasıtasıyla düzenlenmesi ve suyun serbest piyasa koşulları altında ticaretinin yapılması fikirleri de bulunuyor.

Su: Kıt Kaynakların En Önemlisi

Okyanuslar dünyadaki suyun %97,5’ini oluştururken, temiz ve kullanılabilir su ise geriye kalan %2,5’luk kısımdır. Bunun sadece %0,4’ü yüzeyde ve atmosferde, insanoğlunun kullanabileceği şekilde bulunur. Geriye kalan %99,6’lık kısımsa buzullarda, yer altında ve donmuş toprakta hapsolmuştur.[1] Bu hesaba göre insanlığın tarım, tüketim, sanayi, enerji üretimi için kullanabileceği su, dünyadaki toplam suyun sadece onbinde biridir.

Temiz suyun kıtlığına karşın, çeşitli faktörler suyun hızla azalmasına ve dünyanın çeşitli bölgelerinin şimdiden kuraklıkla yüzyüze kalmasına sebep olmuştur. Suyun azalmasının en önemli nedenlerinden biri olan küresel ısınma hem yüzeydeki ve atmosferdeki suyun daha hızlı buharlaşmasına, hem de temiz suyun kullanılamasa da en önemli kaynağı olan buzulların hızla eriyerek okyanuslara karışmasına yol açmaktadır. Isınma sonucu geçmiş 40 yıl içerisinden Batı Afrika’da yağış miktarı %30 düşmüş ve toprağın nemi ciddi şekilde azalmış, Sahara ise her yıl yaklaşık 1.5 km yayılmış ve tarım alanları daralmıştır.[2]

Suyun gittikçe daha kıt bir kaynak haline dönüşmesine neden olan bir diğer önemli faktör artan nüfustur. Isınma sonucu tarım alanları daralırken artan nüfusun artan besin ihtiyacı ise, içme suyu ve tarımsal sulama için gereken su miktarını arttırmaktadır.  Geçen yarım yüzyılda dünya nüfusu iki katına çıkarken, temiz su kullanımı ise üç kat artmıştır.

Süregiden ekonomik kalkınmanın dünya ekonomilerinde yarattığı dönüşüm ise, ülkelerin su ve enerji ihtiyacını arttırmakta; suyun kullanımı üzerinde ülkelerin karşılıklı hak iddia etmelerine ve çekişmelerine yol açmaktadır.

Su Diplomasisi

Sulama sistemlerini düzenlemek, su hırsızlığını engellemek ve suyun kullanım haklarını belirlemek, tarihin en eski çağlarından beri yöneticilerin önceliklerinden olmuştur. Bu konudaki ilk yazılı düzenleme M.Ö. 1790’da Hammurabi Kanunlarında yer almaktadır. Sonrasında bazen nehirlerin yönünün değiştirilmesi, bazen nehir trafiğinin nehre kıyısı olan ülkelerden biri tarafından kontrol edilmek istenmesi, bazense enerji üretimi için nehrin kaynağının olduğu ülkenin nehirde hak iddia etmesi dünyanın çeşitli bölgelerinde su ile ilgili savaşlar çıkmasına veya anlaşmalar yapılmasına sebep olmuştur.

M.S. 30 yılında Roma Hükümdarı Pontius’un Kudüs’e akan nehrin yönünü değiştirmesi ve halkın bu durum karşısında ayaklanması, kanlı bir katliama dönüşmüş ve birçok göstericinin ölümü ile sonuçlanmıştır. 1626’da İspanyolların Ren Nehri’ndeki gemi trafiğini engelleyerek Hollanda İmparatorluğu’nun ekonomisini çökertme girişimleri, İspanyol ekonomisinin girdiği darboğaz ve askeri şartlardaki değişim sonucu başarısız olsa da, iki ülke arasında 3 yıl süren bir gerilime yol açmıştır.

Bangladeş’in Hindistan’dan ayrılması sonrası Ganj nehrinin kontrolünün iki ülke arasında yarattığı sorun 1947’den beri sürmektedir. Hindistan’ın 1962’de Ganj üzerine inşa etmeye başladığı Faraka Barajı gerilimi tırmandırmış, kısa süreli anlaşmalarla sorun çözülmeye çalışılmış ve iki ülke arasında 1996’da imzalanan 30 yıl süreli bir anlaşma ile şimdilik iki ülke arasında sular durulmuştur. Yine aynı bölgede Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılmasının ardından İnduş deltası bu iki ülke arasında sorun yaratmış ve ancak Dünya Bankası’nın 12 yıl süren çalışmaları sonucu 1960’da çözüme ulaşılmıştır.

Su açısından en kıt kaynaklara sahip olan Ortadoğu’da, suyun kullanımı ile ilgili çok sayıda sorun yaşanmıştır. 1951’de Ürdün’ün Ürdün Vadisi’ndeki tarımsal alanları Yarmouk Nehri’nin suları ile sulamak istemesi, 1953’te İsrail’in su ihtiyacını karşılamak üzere Taberiye Gölü’nden su çekmesi, 1958’de Mısır ve Sudan arasında Nil Su Anlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanan politik çekişme, Suriye’nin 1965’de Ürdün Nehri’nin akışını değiştirip İsrail’in suya erişimini engelleme çabaları sonucu iki ülke arasındaki sınırda çıkan silahlı çatışma, 1990’da Atatürk Barajı’nın inşaatı bittikten sonra Fırat Nehri’nden Suriye ve Irak’a su akışının 1 ay süre ile Türkiye tarafından durdurulması bölgede su sebebiyle yaşanan sorunlardan bazılarıdır.[3]

Su savaşları sadece ülkeler arasında yaşanmamakta, kimi zaman da merkezi ve yerel yönetimler arasında problemler çıkmaktadır. Merkezi hükümetlerin su kullanımı planlarından olumsuz etkilenen yerel halkın ayaklanmaları birçok ülkede sorun teşkil etmiştir. Örneğin Çin’deki Zhang nehrinin kullanımı konusunda merkezi hükümet ve yerel halk arasında 1976’dan beri süregiden sorunlar vardır. 1991’de nehre kıyısı olan iki köyün yerlileri arasında su kullanımı sebebiyle silahlı çatışmalar çıkmış, 1992’de sulama kanallarına konulan bombaların patlaması ekonomik kayıplara sebep olmuş, 1999’da çıkan olaylarda ise 1 milyon dolarlık maddi hasar oluşmuştur. 2007 yılında Hindistan’daki Hirakud Barajı sularının kullanım hakkının sanayiye verilmesi yerel halkın ayaklanmasına neden olmuş ve binlerce çiftçi ile güvenlik güçleri arasında  çatışmalar yaşanmıştır.

Kimi zaman ülkeler politik çıkar elde etmek için su kaynaklarını koz olarak kullanmışlardır. 1958’de Mısır ve Sudan arasında Nil Su Anlaşması, ancak Sudan’da Mısır yanlısı hükümetin  işbaşına gelmesinin ardından imzalanabilmiştir. 1978’de Etiyopya’nın Nil Nehri’nin üç ana kolundan biri olan Mavi Nil üzerine baraj inşa etme planının ardından Mısır su konusuna verdiği önemi pek çok sefer belirtmiştir. 1979’da İsrail ile yapılan barış anlaşmasının ardından Mısır’ın üçüncü cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat, Mısır’ın bundan sonra ancak su uğruna savaşa gireceğini açıklamıştır.[4] 1988 yılında benzer bir açıklama Birleşmiş Milletler (BM) Eski Genel Sekreteri, Mısırlı Boutros Boutros-Ghali tarafından yapılmış ve Ortadoğu’daki yeni bir savaşın politik sebeplerden değil, Nil suları konusundaki çekişmelerden kaynaklanacağını ifade etmiştir.

2006 yılında İngiltere’de dönemin Savunma Bakanı olan John Reid su savaşlarının ufukta belirdiğini ve bakanlıkta bir birimin böylesi bir savaş için hazırlanmaya başladığını açıklamıştır. 2008’de ise BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon dünya ekonomisi büyüdükçe suya olan ihtiyacın arttığını, suya ihtiyaç duyulan her yerde ise çatışmaların baş gösterdiğini söylemiştir.[5] Bu açıklamalar, suyun ülkeler arasında paylaşımının gitgide daha çekişmeli hale geldiğine ve küresel boyutta bir soruna işaret etmektedir.

Türkiye’de Su Kaynakları

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’nin toplam kullanılabilir su potansiyeli yıllık ortalama 114 milyar m3 kadardır. Bunun 44 milyar m3’ü ise hali hazırda kullanılmaktadır[6]. Bu rakamlara göre üç tarafı denizlerle çevrili, 120 adet doğal göle ve 706 adet baraj gölüne sahip Türkiye su zengini değildir. Hatta, Türkiye 75 milyonluk nüfusu ile  suyu az olan ülkeler arasındadır![7] Türkiye maksimum nüfusa ulaştığında (94 milyon), eğer aynı miktarda potansiyel su kaynağımız olursa, hala az suya sahip bir ülke olacağız. Ama suyu hızla tüketir ve temiz su kaynaklarını kirletmeye devam edersek, su fakiri bir ülke haline gelmemiz de işten değil gibi…

Hemen yanı başımızdaki Ortadoğu su fakiridir, bölge ülkeleri suyu korumak için göze alabileceklerini onlarca yıl önce ortaya koymuşlardır. Görünen o ki, pek çok ülke bir gerçeği çoktan fark etmiştir: Su kıt bir kaynaktır ve yoktan var edilemez! Ortadoğu’nun su fakirliği ve bölge ile paylaştığımız Dicle-Fırat nehirleri Türkiye’nin yakın gelecekte su çekişmelerinde yer almasına neden olabilir. Su kullanım haklarının uluslararası paylaşımı sorun teşkil ettiği gibi, bir de kendi elimizle kaynaklarımıza verdiğimiz zararlar var. Son dönemde iyice hızlanan kentleşme uğruna yok edilen yeşil alanlar su döngüsüne ket vurmakta, kentlerin yayılımı var olan su kaynaklarımızı kirletmektedir. Politika yapıcıların, kentleşmeyi ve orman alanlarının azalmasını bir de su çevrimi ekseninde düşünmeleri ve çok uzak olmayan bir tarihte “su”dan sebeplerle uluslararası sorunlarla karşılabileceğimizi göz önünde bulundurarak tedbir almaları, hiç değilse var olan kaynaklarımızı korumamızı sağlayabilir.

 


[1] ODNI, “Global Water Security”, 2012

[7] Ülkeler su varlıklarına göre üçe ayrılmaktadırlar: Su fakiri ülkeler (kişi başına yıllık 1000 m3’ten az kullanılabilir su), az suyu olan ülkeler (1000-2000 m3 arası kişi başına suya sahip ülkeler), su zengini ülkeler (kişi başına yılık 2000 m3’ten fazla kullanılabilir su).

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
İdil Bilgic Alpaslan

Yazar Hakkında İdil Bilgiç Alpaslan

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (ETÜ) İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra, Boston’da bulunan Brandeis Üniversitesi’nde Uluslararası Ekonomi ve Finans alanında doktora yaptı. Tezini gelişmekte olan ülkelerdeki imalat sanayinde verimliliğin artırılması ve küresel entegrasyonun verimlilik yayılımına etkileri üzerine yazdı. Türkiye’ye döndükten sonra TOBB ETÜ Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi’nde AR-GE Koordinatörü olarak, işgücü piyasaları ve beceri uyumsuzluğunun iyileştirilmesi üzerine çalışmalar yürüttü. Ardından TEPAV’da, özel sektörün geliştirilmesine yönelik ulusal ve uluslararası projelerde yer aldı. Halen uluslararası bir finans kuruluşunda Bölgesel Ekonomi Analisti olarak görev yapıyor. Bu bağlamda, makroekonomik gelişmelerin takibinden, analizinden ve politika diyaloğunun yürütülmesinden sorumlu.