Atilla Yayla, 12 Eylül ve Gezi Parkı

2

31 Mayıs’ta Taksim olayları fiilen başladığından bu yana Zaman gazetesi yazarı ve İstanbul Ticaret Üniversitesi hocası Atilla Yayla hem Zaman gazetesindeki yazılarında hem de katıldığı televizyon programlarında sürekli olarak bu olaylardan bahsetti. Yayla 6 Haziran ve 21 Haziran‘da Balçiçek İlter’in Habertürk’teki Söz Sende, 11 Haziran’da da Nagehan Alçı’nın CNN Türk’teki Dört Bir Taraf programına katıldı. Her iki programda da Yayla Taksim’deki göstericiler hakkında genel itibariyle olumsuz konuştu ve iktidara yakın bir görüntü çizdi. Hatta 6 Haziran’daki Söz Sende programında göstericilerin arasında nasyonal sosyalistlerin, yani Nazilerin de olduğunu söyledi. Aynı tavrı yazılarında da sürdüren Yayla Zaman gazetesindeki Taksim Platformu ve Dayatmacılık başlıklı yazısında Taksim Platformu’nu totaliterlikle suçladı. Sivil Düşünce adlı sitedeki Türkiye Bir İç Savaşa Doğru Gidiyor, Kimse Bu Ateşe Odun Taşımasın başlıklı yazısında daha da ileri giderek Platform’un çocukları kalkan olarak kullandığını ileri sürdü.

Ancak bunlardan önce Yayla 3 Haziran’da Sivil Düşünce sitesinde arada eleştirileri de olmakla birlikte genel olarak Tayyip Erdoğan’ı savunan İnsaf Edin başlıklı bir yazı yayınladı. Yazısında Yayla Erdoğan’ın askeri vesayete karşı çıktığını söylüyor, hatta bunun için ölümü göze aldığını yazıyordu:

“İnsaf edin. Ölümü göze alarak askeri vesayete kim karşı çıktı? MGK’da askerlerin postalarına, sataşmalarına, omuz vurmalarına kim sabretti. 27 Nisan kepazeliğine kim karşı çıktı? Tayyip Erdoğan olmasa askeri vesayet geriletilebilir miydi? Adil olun, vicdanlı olun.” 

Beni esas şaşırtan şey de bu oldu. Zira Atilla Yayla’nın bu dedikleri kendisinin Ankara’da yayınlanan sağ görüşlü Yeni Forum dergisinde 1980’lerde yayınladığı bazı yazılarındaki ifadelerine ters düşüyordu. Bu yazılarında Yayla 12 Eylül darbesinin Türkiye’yi huzura kavuşturduğunu, bu darbeyle Türkiye’nin daha az olağanüstü bir döneme geçtiğini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokrasinin yaşama garantilerinden biri olduğunu ve demokrasiye bağlılık açısından emsali bulunmaz bir gelenek oluşturduğunu yazıyor, hatta bir yazısında (isim vermeden de olsa) Kenan Evren’in umut kaynakları arasında olduğunu söylüyordu. Oysa şimdi Yayla o dönemde hakkında böyle şeyler yazdığı askeri vesayete karşı çıktığı için başbakanı savunuyordu. Gerçi Yayla Yeni Forum‘daki bazı yazılarında demokrasiyi aşırılığa varacak derecede övüyordu, ama garip bir şekilde demokratik ülkelerdeki hak ve özgürlüklerin terörün gelişebilmesi için gerekli olduğunu, oysa totaliter rejimlerde terörizmden eser bulunmadığını söylüyordu. Yazıların dikkat çekici bir özelliği de Yayla’nın 12 Eylül için “darbe” yerine “harekât” kelimesini kullanmasıydı. Bir diğer ilginç husus da Yayla’nın Ermeni Soykırımı için “hiçbir zaman olmamış sözde bir soykırım” demesiydi.

Ancak Yayla’nın yazdıklarına geçmeden evvel olası bir itiraza da cevap verelim. Yukarıda yazdıklarıma itiraz edecek olan kişiler Yayla’nın o dönem liberal olmadığını, kendisinin ancak 80’lerin sonlarında ya da 90’ların başlarında tam manasıyla liberal olduğunu, dolayısıyla o dönemde farklı fikirleri olduğunu ve bunları sonradan değiştirdiğini ileri sürebilirler. Hatta “o zamanlar başka zamanlardı, siz o zamanları bilmezsiniz” diyebilirler. Ama bu geçerli bir itiraz değil. Zira Yayla 2011 Mayıs’ında Moral FM adlı muhafazakâr bir radyo kanalında katıldığı Entelektüel Bakış adlı programda tam da o dönemlerde liberal olduğunu söylüyor. (Programın Yayla’nın katıldığı bölümüne ait link her nedense açılmıyor. Gerçi önbelleğe buradan ulaşılabiliyor, ama programın indirme linki çalışmıyor. Alternatif olarak programı buradan veya buradan dinleyebilirsiniz.)

Entelektüel Bakış programının bir bölümünde Atilla Yayla arkadaşı Mustafa Erdoğan’la birlikte olan düşünsel macerasını ve nasıl liberal olduğunu anlatıyor. Üniversiteyi bitirip liberal demokrasi hakkında okumalar yaptığı dönemden bahsederken Yayla şöyle diyor (köşeli parantez içindeki rakam buraya veya buraya ait): “Aslında benim liberalleşmem belki bundan önceydi. Mesela 80’lerin ortasında, 84-85 tarihi itibariyle liberal olmuştum, ama etiketi kullanma konusunda o kadar şey değildim. Ama 80’lerin sonunda bu artık kesinleşmişti,” [25:47]. Yayla’nın tam da Yeni Forum dergisinde 12 Eylül darbesiyle ilgili yazılarının yayınladığı dönemi (1984-1985 yılları) liberal olduğu dönem olarak belirtmesi garip bir tesadüf olmuş.

Şimdi Yayla’nın 1980’li yıllarda yayınlanan yazılarında 12 Eylül ve terörizm hakkında neler söylediğine bakalım.

I

Bir arkadaş ricam üzerine Yeni Forum‘daki yazıları kütüphaneden temin etti. Derginin bazı sayılarının sayfaları A4 boyutundan daha büyük olduğu için bunların düzgün bir şekilde fotokopilerini çekmek mümkün olmamış. Onun yerine arkadaş biraz parçalı da olsa tüm sayfaların resimlerini çekmiş. Bunlar toplu hâlde burada bulunuyor. Linklere girerek yazıları asıllarından okuyup kendi kararınızı verebilirsiniz. Ayrıca aşağıda yazıların isimleri üzerine tıklandığında o yazının olduğu dosya açılıyor. İlk resim derginin o sayısının kapağına ait. Resimler üzerlerine tıklayınca büyüyorlar. Klavyede F11 tuşuyla biraz daha büyütebilirsiniz. Yazılar aynı sayfaya birkaç sütun hâlinde basılmışlar. Bu nedenle metnin kopmaması için resimleri numaralarına göre izlemeniz ve gerektiğinde önceki resimlere dönüp metni oradan takip etmeniz gerekiyor. Aşağıda sonuncusu hariç alıntıları yayın tarihlerine göre dizdim. Köşeli parantezlerde alıntıların sayfa numaralarını ve bu sayfaların resim numaralarını verdim. Resim numaralarına tıklandığında doğrudan alıntının olduğu sayfanın resmi açılıyor. 

(1)

Aşağıdaki alıntı Yayla’nın 1984’te yapılan yerel seçimler hakkında yazdığı yazıya ait. Alıntının ilk cümlesinde ordu çok ilginç bir şekilde övülüyor ve “tecrübe sahibi bir cumhurbaşkanının” görevde bulunmasından bahsediliyor. 1984’te cumhurbaşkanı kimdi?

Seçimlerden Çıkan Sonuçlar, 1 Mayıs 1984, cilt 5, sayı: 112, s. 10

“Diğer yandan Türk Ordusu’nun demokrasiye bağlılık açısından emsali bulunmaz bir gelenek oluşturması da demokrasimizin yaşama garantilerindendir. Vatandaşın siyasal bilinç düzeyinin, yakın geçmişte yaşanan olayların acılarının hâlâ canlı olması, demokratik sistemimizin en büyük düşmanı olan anarşinin hortlamasını önlemek için birçok tedbirin alınması, tecrübe sahibi bir cumhurbaşkanının görevde bulunması, 5 yıllık koalisyonsuz ve muhtemelen aşırı siyasal kavgasız bir dönemin varlığı demokrasimizin yaşaması yolunda önemli umut kaynaklarındandır. (…)” [s. 10, resim 6]

Bu arada Yayla’nın 2007 yılında Kenan Evren’e bir övgüsü olmuş. Sabah gazetesinin kendisiyle yaptığı röportajda Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesi gerektiğini söyleyen Evren için Yayla “Düşünce hayatımızda yeni bir dönem açıyor, sevindirici bir gelişme” demiş. (Vatan gazetesinin ilgili haberi burada)

(2)

Buradaki alıntıda Yayla 12 Eylül öncesinin hayli karanlık bir tasvirini yaparak Türkiye’nin olağanüstü bir dönem yaşadığını ve darbe sonrasında bu olağanüstülüğün giderek azalmakta olduğunu yazmış.

Demokratik Sistemde Basın Sorumluluğu, 1 Ağustos 1984, cilt 5, sayı: 118, ss. 10-11

“Günde 20 kişinin terörist eylemlere kurban gittiği, ülkenin her yanında iç harp kıvılcımlarının çaktığı, devlet otoritesinin etkisiz kalıp neredeyse tamamen sükut etmek üzere olduğu, istikbalin ürkütücü bir karanlık ve belirsizlik içinde göründüğü, insanların yaşamaktan bizar hale geldiği bir dönemi “olağan” bir dönem olarak tarihe kaydetmek ve bugünün şartlarını ona göre değerlendirmek hem mümkün değildir, hem de mümkün olsa bile büyük bir haksızlıktır. Dolayısıyla Türkiye gerçekte olağanüstü bir döneme 1980’de 12 Eylül harekatıyla girmemiş, 1977’den itibaren kendini olağanüstü bir ortamda bulmuştur. 12 Eylül’le değişen sadece bu olağanüstü dönemin niteliği olmuştur. Hatta işi bir derecelendirmeye vurmak gerekirse, Türkiye’nin 12 Eylül 1980’le olağanüstü bir dönemden “daha az olağanüstü” bir döneme girdiği, içinde bulunduğumuz yıllarda ise olağanüstülüğün giderek azalmakta olduğu söylenebilir. Bundan dolayıdır ki demokratik sistemle ilgili tartışmalar yapılırken itidali elden bırakmamakta ve nereden gelip nereye gitmek istediğimizi asla unutmamakta yarar vardır.” [s. 10, resim 2]

(3)

Burada da Yayla açık açık 12 Eylül darbesinin Türkiye’ye huzur getirdiğini yazıyor. Ama her nedense bu huzurun Türkiye’ye nelere mal olduğuna değinmiyor.

Dünya’da ve Türkiye’de Terör, 1 Ocak 1985, cilt 6, sayı: 128, ss. 36-37

“12 Eylül 1980 harekatıyla, Türkiye, iç harbe dönüşmek üzere olan terör yangınından kurtularak huzura kavuşmuştur. Ancak, terör tümüyle bitmiş olmadığı gibi, esasen, mutlak anlamda sona ermesi de beklenemez. Terörist saldırılar ve terörle mücadele devam edecektir. Önemli olan terörizmin kontrol altına alınması ve tehlike teşkil etmeyecek seviyeye indirilmesidir. Türkiye, bugün, bu son derece zor işi başarmış durumdadır.” [s. 37, resim 3]

(4)

Tüm alıntılar arasında belki de en garibi olan bu alıntıda Yayla bugün Türkiye’de liberallerin bahsettiği tüm hak ve özgürlüklerin (uluslararası) terörizmin var olabilmesi için gerekli olduğunu yazıyor.

Uluslararası Terörizmin Sebepleri, 15 Mayıs 1985, cilt 6, sayı: 137, ss. 16-20

“Uluslararası terörizmin bir başka sebebi, daha doğrusu terörizmin doğmasını kolaylaştıran faktörlerden birisi de, demokratik hak ve hürriyetlerin sağladığı geniş hareket serbestisi alanıdır. Esasen tarihi perspektiften bakıldığında, aralarında bazı farklılıklar bulunmasına rağmen, bütün terör hareketleri milliyetçilik ve demokrasi akımlarının yükselmesiyle ilişkilidir. (…)

“Terörist hareketlerin doğması, gelişmesi ve rahat çalışabilmesi açısından demokratik hak ve hürriyetlerin hayati önemi vardır. Seyahat hürriyetinin bulunması, dilenilen yerde oturma ve çalışma, toplanma, dernek kurma, fikrini ifade etme ve yayma, konut dokunulmazlığı, yargılanma hakları, hür, devlet güdümünden uzak basın yayın araçları, kişilik haklarının garanti altında olması gibi demokratik kurumlar terörizmin var olabilmesi ve etki gösterebilmesi için gereklidir. Nitekim, terörizmin genellikle Türkiye’nin de aralarında bulunduğu demokratik ülkelerde ortaya çıkması bunun işaretidir. Eylemlerin de aynı zamanda bu ülkelere yönelmesi, demokratik dünyanın uluslararası terörizmin hedefi olması yanında, demokratik ülkelerdeki plüralist yapının teröristlere sığınabilecekleri melceler sağladığını göstermektedir. (…)

“Buna karşılık, totaliter rejimlerde terörizmden eser bulunmamaktadır. Yukarıda sıraladığımız hak ve özellikler bu toplumlarda, ya tamamen veya kısmen yoktur. Ayrıca totaliter rejimlerde plüralizm ortadan kaldırılmış, tek seslilik getirilmiştir. Sıkı bir polis takibi de eklenince bu ortamda terörün doğması, sığınacak barınaklar bulması ve gelişmesi çok zayıf bir ihtimaldir. (…)

“Uluslararası terörizmin daha başka kolaylaştırıcı sebepleri de vardır. Çağımızda eğitim imkanlarının artması, kişilerin kendilerini başkalarıyla kıyaslayacak bilgiye, etrafını daha iyi gözleme yeteneğine eğitimle ulaşması da terörü kolaylaştıran etkenlerdendir. (…)” [s. 19, resim 5]

(5)

Uluslararası Terörizmin Sebepleri yazısındaki bir başka ilginç husus da Yayla’nın Ermeni Soykırımı’nı “hiçbir zaman olmamış sözde bir soykırım” olarak tanımlayıp reddetmesi. Oysa Yayla bugün Ermeni Soykırımı’nı kabul ediyor. Nitekim kendisi 2008’de Ermeni Soykırımı’nı kabul eden kişilerin başlattığı ve Ermenilerden özür dilediği Özür Diliyorum kampanyasına katılıp imza veren kişilerin arasında yer alıyor. Ama Yayla 1985’te Soykırım hakkında şöyle yazmış:

“(…) Mesela bazı kişiler, gerçekte olmadığı halde, sosyal, siyasal, ekonomik alanda gerçek bir haksızlığın varlığına inanarak, bunu gerçekleştirdikleri terör hareketlerinin gerekçesi sıfatıyla öne sürebilirler. Bu durumda önemli olan, inanılanların gerçekte var olup olmaması değil, kişilerin bunların var olduğuna inanmasıdır. Türkiye’ye yönelik kanlı ve caniyane Ermeni terörünün ardında yatan iddia da böyledir. Ermeni terör şebekeleri hiçbir zaman olmamış sözde bir soykırım iddiasını eylemlerine temel göstermektedir.” [s. 17, resim 3]

(6)

Aşağıdaki alıntı 1983 yılına ait, dolayısıyla Yayla’nın liberal olduğunu söylediği dönemde yazılmış değil. Ama Yayla’nın liberal olmadan bir sene önce ne düşündüğünü göstermesi açısından ilginç bir örnek olduğundan buraya ekledim. Nitekim Yayla burada 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin birer restorasyon dönemi olduğunu yazıyor.

Demokrasi, Seçim ve Bazı Düşünceler, 15 Kasım 1983, cilt 4, sayı 101, ss. 14-15

“(…) 1968 yılı, Türkiye’de, yıllar sürecek bir kaosun başlangıcı oldu. Masum “öğrenci hareketleri” görünümünde başlayan olaylar, iki-üç sene zarfında, ülkeyi tehdit edecek boyutlara ulaştı. Aynı yıllarda Türkiye’de korkunç bir ideolojik yayın furyası vardı. Genç, körpe, umut ve heyecan dolu dimağlara iki, üç sloganda özetlenebilecek olan ideolojilerin, ülkemizin ve insanlarımızın bütün meselelerini kolayca halledebileceği fikri telkin edilmekteydi. Derken çeşitli olaylar sonucu 12 Mart 1971 gerçekleşti ve Türkiye yaklaşık iki sene süren restorasyon çalışmalarına tanık oldu.

“(…) 12 Eylül’le başlayan restorasyon döneminde, bilhassa son altı ay içinde, hepimiz, birtakım eksiklikleri bulunsa bile, demokratik bir platformun oluşmasını; partilerin doğuşunu ve örgütlenme çalışmalarını; halkın bunlara bakışını ve takındığı tavrı; siyasal partilerin sosyal hayattaki yerini; son olarak da demokratik toplumlarda muazzam ve çok ilgi çekici bir olay olan seçimleri yakından izleme fırsatı bulmuşuzdur. Bunun küçümsenmeyecek bir tecrübe olduğu kesindir. Bilhassa insan haysiyetine en uygun idare biçimin olan demokratik sisteme ve milletimizin demokrasiye layık olduğuna gönülden inanan demokratlar için bu süreç çok yararlı olmuştur. (…)” [s. 14, resim 3 resim 4]

Yukarıdaki alıntılara baktığımızda Yayla’nın bugünkü liberal çizgisinden biraz farklı bir çizgiyle karşılaşıyoruz. Gerçekten de, 12 Eylül darbesinin Türkiye’yi huzura kavuşturduğunu, bu darbeyle Türkiye’nin daha az olağanüstü bir döneme geçtiğini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokrasiye bağlılık açısından emsali bulunmaz bir gelenek oluşturduğunu ve ordunun Türkiye’de demokrasinin yaşama garantisi olduğunu yazan birinin darbelere ve askeri vesayete karşı olduğunu söyleyebilir miyiz?

II

Yayla’nın Taksim olayları hakkındaki düşüncelerine dönersek, benim şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla Yayla ne yazılarında ne de katıldığı programlarda polisin şiddetinden ve başbakanın sert tavrından ciddi anlamda bahsetti. Oysa Gezi Parkı’nda, Taksim’in ve Türkiye’nin diğer yerlerinde protestoculara polisin nasıl davrandığını ve iktidar yanlısı basının olayları ne şekilde yansıttığını hepimiz gördük. Sosyal medya üzerinden protestoya destek verenlerin isyana teşvikten tutuklandığını biliyoruz. Başından bu yana şiddetten uzak durmaya özen gösteren ve şiddet kullananları da uyarıp engellemeye çalışan protestocular için başbakanın Gezi Parkı’nı ve Taksim’i işgalcilerden temizlediklerini ve polisin müdahale gücünü arttıracaklarını söylediğini biliyoruz (ilgili haber burada). 

Maalesef Yayla bunları neredeyse görmezden geliyor, iktidara yakın duruyor, protestocular hakkında yer yer akıl almaz şeyler ileri sürüyor, başbakanı savunuyor ve onun askeri vesayete karşı çıktığını söylüyor. Fakat yukarıda gördüğümüz üzere, zamanında askeri vesayeti destekleyenlerin arasında Yayla da var. Görünen o ki Erdoğan’ı eleştiren kişilere “insaf edin” diye sitem eden ve “adil olun, vicdanlı olun” diyen Yayla’nın 1980’lerdeki çizgisi ile bugünkü çizgisi arasında bir uyuşmazlık var. O nedenle sormadan edemiyorum:

Yayla Erdoğan’ın “ölümü göze alarak” askeri vesayete karşı çıktığını yazıyor. Eğer Yayla’ya göre askeri vesayet kötü bir şeyse, o zaman neden o dönem ordunun Türkiye’de demokrasinin yaşama garantisi olduğunu yazmış? Yayla aynı zamanda darbeleri de eleştiren biri. Eğer Yayla’ya göre darbeler kötüyse, o zaman neden o dönem 12 Eylül’ün Türkiye’yi huzura kavuşturduğunu yazmış? Eğer bu soruların yanıtı 12 Eylül öncesinde Türkiye’deki şiddet olaylarının askeri müdahaleyi zorunlu kıldığı, Türkiye’deki durumun ciddiyetinin ordunun yönetime el koymasından başka çare bırakmadığı ise, Yayla bugün neden askeri vesayete karşı çıkıp darbeleri eleştiriyor? Yoksa bugün Taksim Platformu’nu totaliterlikle suçlayan Yayla, o dönem askeri vesayetin totaliterlik tehlikesi içermediğini mi düşünüyordu? Dahası, Yayla bu yazıları yazdığı dönemde liberal olduğunu söylüyor. O zaman bu yazılarındaki ifadelerini liberalizmle nasıl uyuşturuyor? Yayla 1980’lerde daha farklı bir liberal çizgide miydi? Eğer öyle ise, liberalizmde darbeleri ve askeri vesayeti benimseyen bir çizgi de mi var?

* * *

Yayla’nın yukarıda sorduğum sorular hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum. Belki benim bilmediğim bir yazısında veya kitabında bunları mantıklı bir şekilde açıklıyordur. Eğer öyle ise bunları da bu yazıya eklerim. Bu hususu da göz önüne alarak şöyle bitirelim:

Yayla son katıldığı Söz Sende programında Gezi Parkı’ndaki gençler hakkında şöyle dedi: “Atatürkçüyüm diyen birisinin beni özgürlükçü olduğuna inandırması çok zor. Tek adam rejimine, tek adam hâkimiyetine karşı olduğuna inandırması çok zor. Atatürkçüyüm diyen birisi öncelikle bana bir tek parti dönemi eleştirisi yapmalıdır ki ben onu ciddiye alayım. Bunu yapmadan çocukların özgürlük istiyoruz demesi kendi başına bir şey ifade etmez,” [00:48].

Madem öyle, o zaman şöyle diyebilir miyiz: Atilla Yayla’nın da bizi özgürlükçü olduğuna inandırması için öncelikle 12 Eylül hakkında yazdıklarının bir eleştirisini yapması lazım ki onu ciddiye alalım. Bunu yapmadan Yayla’nın özgürlükçüyüm demesi kendi başına bir şey ifade etmez.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.