Asya’da Alternatif Modernite Arayışının Bir Tarihi

1905 Tsushima Muharebesi: Mishra kitabını Japonya'nın 1905'te Rusya'ya karşı galibiyetini anlatarak başlıyor. İstanbul'dan Pekin'e birçok yerde kutlanmış.

Hintli yazar Panjak Mishra’nın The Ruins of Empire: The Revolt Against the West and the Remaking of Asia adlı kitabını okurken nedense hep Kaptan Gusto’yu hatırladım – Fransız kaptan dünyayı gezer ve Cebelitarık Boğazı’nda tuzlu suyun tatlı suyla karışmadığını görür; bunun Kuran’da yazdığını da öğrenince Müslüman olur. Bu hikayenin altında asırların getirdiği bir yenilgi hissi yatar. Mishra da kitabında tam da bu hissi, yani 18. yüzyıldan bu yana büyük Asya imparatorluklarının Batı elindeki mağlubiyetini kaleme almış. Kitabın özünde üç düşünürün biyografisi var: İslam coğrafyasından aktivist ve yazar Cemaleddin Afgani, Çin’den gazeteci ve siyasetçi Liang Qichao ve Hindistan’dan şair Rabindranath Tagore.

Mishra bu düşünürlerin hikayesi üzerinden 20. yüzyıla geçişte Doğu’daki varoluşsal krizi anlatıyor. Bu üç adam da Doğu’da Batı emperyalizmine karşı tepki oluşurken yetişmiş. Mishra bilhassa Gandi, Hasan el-Banna veya Mao gibi tarihin en çok hatırladığı isimlere değil, onların fikri temelini hazırlayanlara odaklanmış. Sordukları sorular günümüzün Türk okuruna yabancı gelmeyecektir: Nasıl oldu da Batılılar ilimde kendilerinden bu kadar ileriye geçti? Batı’nın materyalist yanlarını alıyoruz da bilimsel ve çalışkan taraflarını neden alamıyoruz? Tabii, bugünün klişeleri o zamanın radikal düşünceleri.

Afgani

Cemaleddin Afgani

Afgani İslamcılıkla ilgilenenlere tanıdık gelecektir. İran’dan Fransa’ya, Osmanlı’dan Hindistan’a Müslümanları kendi tabiriyle “uyanışa” çağırmıştır. Zamanının Müslümanları onu hayal kırıklığına uğratsa da sözleri on yıllar sonra İran devrimi, Müslüman Kardeşler ve hatta AK Parti gibi oluşumlarda yankılanıyor. Fikirleri günümüzün nispeten gelişmiş Müslüman ülkelerinde geniş kabul görmüş ama zamanına göre radikal. İslam ilmî değerlerle zıt değil, örtüşür demiş. İstanbul’da dini sadece katı kurallar üzerinden değil, felsefesiyle yorumlamak gerektiğini savunduğunda Abdülhamit onu sürgüne göndermiş. İstanbul dışında Paris, Kahire, Moskova, Tahran gibi zamanının büyük başkentlerinde epeyce vakit geçirmiş ama kaderi hep sürgün olmuş.

Afgani’nin mücadelesi aslında İslam’da reform çabası değil, bir bakıma İslam’ı siyasallaştırmak. İslam medeniyetini Batı’nın seviyesine çekmek. İkbal, Mevdudi, Ali Şeriati gibi bir çok siyasi İslamcı onun paltosundan çıkmıştır.

Liang Qichao_0

Liang Qichao

Kitabın ikinci karakteri modern Çin’in temelini atan Liang Qichao. Ülkesinin neredeyse iki bin yıldır uyguladığı sıkı bürokrasi sınavlarından geçmiş ancak zaman içinde radikal düşünceleri nedeniyle önü kesilmiş. O zaman Çin, kapitülasyonlar altındaki Osmanlı’dan çok daha ağır bir Batı hegemonyası altındadır. Liang bu nedenle emperyalizm karşıtıymış ancak aynı zamanda büyük bir merakla batı düşünürlerini okumuş, gazeteci kimliğiyle de genç aydınlara ulaşmaya başlamış. Birlikte bir gazete çıkarıp bir çok Batı felsefecilerinin eserlerini Çinceye çevirmişler. İmparator Liang’a kulak verip reform sürecini başlatınca muhafazakar kesim devreye girmiş ve Liang’ın ekibini vahşice bastırmaya başlamış. Liang ise Japonya’ya sürgün gitmiş.

Japonya Asya’da modernleşmeyi iyi düzeyde başaran tek toplum olarak zamanın örnek ülkesidir. Liang da Japonlar gibi kendi kültüründen fazla ödün vermemiştir. Konfüçyüs geleneğinden ve Budizm’den kopmamış mesela. Gençlik yıllarında liberal demokrasiyi savunmuş ancak Kanada, Avustralya ve özellikle ABD’yi gezdiği yıllarda direksiyonu tekrar Konfüçyus geleneğine kırmış.

Son Osmanlı nesli gibi Liang da bu meselelere sadece entelektüel açıdan değil, pratik açıdan yaklaşmış. Mükemmel siyasi felsefedense halkının yaşadığı ezici mağduriyeti giderecek bir sistem arayışındaymış. Kapitalist demokrasi fazla kaotik gelmiş ona, sanayileşmiş toplumun gelir dağılımı sorununa yönelik bir çözüm olarak gördüğü için Sosyalizme de yanaşmamış. Hayatının sonuna doğru Liang güçlü bir Çin devletinin yerel şirket kurulmasında yardımcı olmasını, bunlar üzerinden uluslararası rekabete girilmesini savunmuş. Yani bir nevi devlet kapitalizmi.

1905 Tsushima Muharebesi: Mishra kitabını Japonya'nın 1905'te Rusya'ya karşı galibiyetini anlatarak başlıyor. İstanbul'dan Pekin'e birçok yerde kutlanmış.

1905 Tsushima Muharebesi: Mishra kitabını Japonya’nın 1905’te Rusya’ya karşı galibiyetini anlatarak başlıyor. İstanbul’dan Pekin’e birçok yerde kutlanmış.

Liang kısa bir parlamenter monarşi döneminde Çin’e dönüp siyasete girse de reformları tutmamış. Esas mirasını öğrencileri üzerinden bırakmış. Mao dahil, Komünist neslin büyük bir kısmı Liang’ı büyük bir hevesle okumuş. Komünizm onlar için önemli olsa da hepsi derinden Liang’ın verdiği milliyetçi ve anti-emperyalist, muhafazakar ama yenilikçi duygularla beslenmiştir.

Liang ve Afgani ne kadar modernitenin peşindelerse Rabindranath Tagore de, Mishra’nın üçüncü düşünürü, o kadar moderniteden kurtulma çabasındaymış. Kendisi İngiliz eğitiminden geçmiş ama sonra köklerine, geleneksel Hindu felsefesine dönmüş. Hintlilerin “swadeshi,” yani kendi doğal kaynaklarına dayanarak yaşama felsefesini benimsemiş ve birçok şiiri Hindistan’ın dağlarına, vadilerine aşk mektubu gibi yazmış. 1913’te Avrupa dışında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk kişi olduğunda ismi dünya çapında tanınmış.

Rabindranath Tagore

Rabindranath Tagore

Mishra özellikle Tagore’nin Japonya ve Çin’le olan bağlarını anlatıyor. Pan-Asya fikirlerine yakın olan Togore’nin Japonya’da birçok dostu olmuş, birçok kere oradaki üniversitelerde konuşmuş. Ancak Japonya’nın o zamanlar gelişmekte olan sanayi ve askeri geleneğinden gittikçe rahatsızlık duymaya başlamış. Japonya’nın 1905’te ilerleyen militarizmi nedeniyle oradaki bağlarını koparmış. Çinli aydınlar ise Togore’yi Asya’nın Batı karşısındaki aciz durumunu sürdürmekle suçluyorlarmış. Hindistan onların güzünde Batı’ya tamamen diz çökmüş bir toplum, Tagore de bu acziyeti kabul eden bir düşünceyi temsil ediyormuş. Çin’e son ziyaretlerinde öğrenciler tarafından yuhalanmış.

Tagore modernleşmekte olan bir Asya için kolay hazmedilecek bir yazar değilmiş. Batı’yı sosyal dengesizlik, doğa ve insan ilişkilerine duyarsızlıkla suçlarken Asya halklarının bunlarda göreceli olarak geri kalmasını bilinçli bir seçenek sonucu değil, koşulların getirdiği bir gerçek olarak görmüş. Tagore’nin bu konudaki samimiyetini ve cesaretini teslim etmek lazım. Batının askerini mağlup etme fantezileriyle değil, kendi insanını uyanışa çağırdığı gibi Batılıya da el uzatmış, onun da kalbine ulaşma arzusuyla hareket etmiş. Nasyonalizmi sevmeden milli kimliği sahip olmuş, Hindistan’ın geleceğini değil değişmeyen kalbini temsil etmeye çalışmış.

Lakin Tagore’nin Hindistan’a iktisadi mirası biraz sıkıntılı: Bu düşünce ‘Swadeshi’ Tagore’yle birlikte Gandi’nin de benimsediği otarşi düşüncesi – yani Hindistan’ın ticarete ve dolayısıyla sanayileşmeye ihtiyacı olmadığına yönelik “yerli üretimle yaşama” düşüncesi. Hindistan’ın 1990’lı yıllara kadar küreselleşme sürecinden uzak kalmasında maalesef Tagore’nin savunduğu düşüncelerin bir payı vardır.

Mishra kitabının sonuna doğru Türkiye ve Çin’in modern siyasi gelişmelerini yorumluyor. Bu kısımlarda titiz araştırmasından sapması sırıtıyor. Türkiye’nin AK Parti iktidarında Kemalist tabuları yıkmasını olumlu buluyor ve bunun demokratik çerçevede devam etmesini umuyor. Kendi memleketi olan Hindistan hakkında bir şey söylemiyor. Günümüzün Çin’iyle ilgili ise pek olumlu bir söz bulamıyor; otoriter rejimden, sürdürülemeyecek bir büyümeden ve dik kafalı olarak gördüğü dış politikadan şikayetçi. Günümüzde Doğu’nun karmaşık iktisadi ve sosyal dengelerini araştırmak isteyenlere başka kitaplar önerilir. Mishra’nın kitabının güzelliği bu dengelerin entelektüel arka planını anlatması aslında. Keşke son kısmında yolundan sapmasaymış.

Bunlara rağmen özellikle Türk okuyucuya bu kitabı önermemin iki nedeni var. Birincisi, tarihdaşlarımızı tekrar keşfetmek için güzel bir başlangıç noktası olması. Son 15-20 yıldır Türkiye Orta Doğu ile bağlantılarını tekrar canlandırdı. Bu sürecin çok ciddi zorluklarının olmasına rağmen ekonomik ve siyasi etki alanımızı arttırdı, toplumumuza güç kattı. Artık Uzak Doğu ve Doğu Asya’daki bağlantılarımızı tazelememiz lazım. Televizyonlarda “bu iş dünyada böyle” dendiğinde “dünya” teriminin Batı’dan ibaret olması bunu gösteriyor. İktisatçılar bunun uzun zamandır farkında; (sürekli Türkiye-Güney Kore karşılaştırması yapıyorlar) Mishra gibi yazarlarla bu bağlantılar umarım daha geniş kitlelere de ulaşır.

İkincisi, bu tür çalışmalar modernleşme sürecimizdeki sosyal çelişkileri daha iyi tanımamıza yol açacaktır. Çünkü Asya toplumları Batı hegemonyasının üstesinden gelirken aslında bir nevi eski hükümdarının şeklini aldı. Tipik bir Müslüman Kardeşler üyesi Batı’yı kınayan bir konuşma yaparken kravat takmış oluyor, Çinli siyasetçiler pırıl pırıl Mercedes arabalara biniyor. Çünkü Mishra’nın üç düşünürünün de bize anlattığı gibi, Asya’nın esas mücadelesi dış güçlerle değil, kendine has bir modernite geliştirmeyledir.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Selim Koru

Yazar Hakkında Selim Koru

Selim Koru, tarih alanında lisans derecesini Wisconsin Üniversitesi’den 2010 yılında, uluslararası ilişkiler ve iktisat alanında, yüksek lisans derecesini ise Johns Hopkins School of Advanced International Studies (SAIS)’den 2014 yılında aldı. Enerji ve uluslararası ilişkiler konularında araştırma yapıyor.Koru, daha önce Sabah gazetesi, El Cezire’nin Washington ofisindeki İngilizce ve Arapça servisi ve Washington’da Kongre’yi takip eden The Hill gazetesinde staj yaptı/çalıştı. Mart 2011’de TEPAV’da araştırmacı olarak işe başladı. 2012’de yüksek lisans nedeniyle yurt dışına çıkan Koru, Eylül 2014’te tekrar TEPAV’a katıldı.