G20 Tarihi: Dünya Liderleri Neden Bir Araya Geliyor?

photo

Dünya liderlerinin toplantı yapması insanlık tarihinde yeni bir olgu. Mesela, 16. yüzyılda Osmanlı Padişahı, Çin İmparatoru, Babür İmparatoru, Rus Çarı, Papa ve Frenk Krallarından oluşan bir toplantıyı göz önüne getirebiliyor musunuz? Aynı mekanda olmayı bırakın, bu insanların birbirlerinin resimlerini bile görmesi güçtü. Günümüzün standartlarından baktığımızda o zamanlar halklar ve ülkeler arasındaki bağların yüzlerce asırdır kopuk denilecek kadar zayıf olduğunu söyleyebiliriz.

Artık belli bir grup dünya liderleri her yıl bir araya gelip ortak meselelerini konuşuyor ve aralarında politika uyumu sağlamaya çalışıyorlar. Hem de Birleşmiş Milletler gibi resmi bir çerçeve olmadan. Buna G20, yani “20’linin Grubu” diyoruz.

Türkiye G20’nin 2015 dönem başkanlığını devraldı. Yani 2015’in Kasım ortalarında Obama, Şi Cinping, Merkel, Putin ve diğer dünya liderleri Antalya’da buluşacak. Gündemlerinin ana maddeleri dünya ekonomisi hakkında olacak ancak liderler Ebola’dan yolsuzluğa, küresel ısınmadan işsizliğe kadar farklı konuları da ele alacaklar.

G20 zirvelerini haberlerde gördüyseniz büyük bir ihtimalle dünya liderlerinin birlikte fotoğraf çektirmesinden veya protestocuların sokaklara dökülmesinden hatırlıyorsunuzdur. Peki liderler neden G20 zirvelerine ihtiyaç duyuyor? Bu sorunun cevabı içinde yaşadığımız küresel düzeni anlamamız açısından son derece önemli.

Bu süreç önce Kıta Avrupası’nda başladı. Napolyon Savaşları’yla çalkalanan Avrupa, 1814 Viyana Kongresi’nde çözüm aradı. İlk defa liderlerin doğrudan temsilcileri (sadece Rus Çarı bizzat katıldı) periyodik toplantılara dayalı bir sistem kurdu.  “Avrupa Uyumu” olarak adlandırılan bu sistemde kritik ülkeler toplantılarında mutabakata varmaya çalışıyorlar böylece aralarındaki güç dengesini koruyorlardı. Bu bir müddet başarılı olsa da 20. yüzyılda Avrupa tekrar savaşlara boğuldu. Dünya Savaşlarının galip liderleri, önce 1919 Versay Anlaşmasında, sonra 1945’te Almanya’nın Potsdam kentinde bir araya geldi. Liderler birçok konuda farklı düşünseler de ortak kanaat şuydu: Uluslararası işbirliğinin kurumsallaşması ve küresel savaşların engellenmesi gerekiyordu. Atom çağında üçüncü bir dünya savaşının bedeli korkunç olurdu.

Lider zirveleri sadece savaş akabinde değil, yeni uluslararası örgütler çerçevesinde yapılmaya başlandı. Bunlardan belki de en önemlisi Birleşmiş Milletler’dir. Ancak bu kurumlar eski “uyum” sisteminin yerini alamadı. Soğuk Savaş ortamında mutabakata dayalı bir sisteme yer kalmamıştı. 1970’li yılların başında Batı Bloğu dengesini kaybetmiş gibiydi – Vietnam savaşı meşruluk zeminini zedeliyordu. Ayrıca Ortadoğu’daki savaş 1973 yılında OPEC ambargosuna yol açarak dünya petrol fiyatlarını bir anda tırmandırdı. Durumu kontrol altına almaya çalışan Nixon yönetiminin 1975’te ABD’yi Altın Standardı’ndan çekmesiyle küresel ekonomi daha da çalkantılı bir döneme girdi.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger eski Avrupa sisteminin sıkı bir savunucusu olarak tekrar bir “uyum” sistemini kurmak için harekete geçti. Bununla amaçlanan, Batı Bloğu’nda sistemik önem taşıyan ülkelerin liderlerini esnek bir ortamda bir araya getirerek politikalarını senkronize etmekti. 1975 Kasım’ında Fransa’nın Rambouillet kentinde ABD, Fransa, İngiltere, Batı Almanya, İtalya ve Japonya liderleri ilk kez G6 zirvesini gerçekleştirdiler. “Group of 6” olarak adlandırılan bu kadroya İtalya’nın dahil edilmesinin ana sebebi ülkedeki sert Komünist akıma karşı çıkmaktı. Japonya’nın dahil edilmesi ise grubun sadece Hristiyan Batı kulübü olmadığını, farklı kültürlere de açık olduğunu göstermekti. G6 bir Soğuk Savaş birliği olsa da çerçevesi genişti. Grubun Rambouillet’deki ilk tebliğinde şu sözler yer alıyordu:

…We are each responsible for the government of an open, democratic society, dedicated to individual liberty and social advancement. Our success will strengthen, indeed is essential to, democratic societies everywhere…

Burada “grup” sisteminin temelinde yatan bir çelişkiyi görüyoruz: Grup hem kapsayıcı prensipleri savunuyor, hem de yapısı gereği elit bir kurum. Bu çelişki G20’ye geçmiş durumda; görünüşe göre de Türkiye’nin 2015 gündeminin tam ortasında yer alacak.

Ama 1970’li yıllara dönelim – Bir sonraki zirveye ev sahipliği yapan ABD, Kanada’yı da davet ederek grubu 7 üyeye çıkardı. Böylece G7, Soğuk Savaşta Batı bloğunu yönlendiren önemli bir örgüt haline geldi. Grup yıllık toplantılarında genelde ekonomik konularla ilgileniyordu. Ancak stratejik meselelerden de hiçbir zaman uzak değildi. Örneğin, 1979 Tokyo zirvesinde ikinci petrol şoku, Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali ve küresel ısınma konuşuldu. Liderler senede bir kere buluşuyor, buluşmaları arasında ise ‘Şerpa’ denilen yüksek düzey temsilcileri yıl boyu düzenli şekilde toplanıp hazırlık yapıyordu. ‘Şerpa’ kelimesi aslında Nepal’de Himalaya dağlarında dağcıların eşyalarını taşıyan etnik grubun adı. Şerpalar nasıl dağcıların malzemelerini zirveye taşıyorsa, liderlerin temsilcileri de yıllık G7 zirvelerinin bürokratik yükünü sırtlanıyordu. Uygulama bugüne dek aynı isimlerle anılıyor ve şerpalar zirve süreçlerini ülkeleri adına izliyorlar.

1989 yazında Soğuk Savaşın sonu göründüğünde Sovyetler Birliği’nin Başkanı Gorbaçev G7’ye uzlaşma çağrısı içeren bir mektup gönderdi ki bu aynı zamanda G7’nin Batı Bloğunun simgesi haline geldiğini gösteriyordu. Aylar sonra Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaşın bitmesiyle de G7 Rusya Federasyonu’nu da içine alıp G8’e dönüştü. Buradan anlaşılıyor ki G8 bazı açıklamalarındaki ifadelerinin aksine aslında Avrupa Birliği gibi ideolojik bir demokrasi hareketi değil dünya çapında önem taşıyan ülkeler grubu; güç, politikasına bakar. ABD başkanı her zaman Rusya, Japonya veya Fransa ile anlaşamasa da bu ülkelerin liderleriyle konuşuyor. Konuşmaması da bir güç hamlesi olarak algılanmalıdır ki, Rusya’nın Sovyet Döneminde ve 2013’te Ukrayna işgali neticesinde gruptan dışlanması bu yüzdendir.

Ancak 1990’lı yıllarda küresel dengeler değişiyordu. 1997’de yükselen Uzak Doğu ülkeleri arasında olan Tayland, Güney Kore, Endonezya gibi ülkelerde finans krizi baş gösterdi. ABD önce olayın dışında kalsa da kriz Güney Kore’nin kapısını çalınca harekete geçti ve IMF ve diğer yatırımcılar arasında ara buluculuk yaparak müttefikini kurtardı. Kriz aslında uzun zamandır bilinen bir gerçeği de ortaya çıkardı: Gelişmekte olan ülkelerin ekonomik ağırlığı, onları “uyum sistemi” dışında tutmanın bedelini arttırmıştı.

O zamanlar ABD Hazinesi’nde kriz kontrolünden sorumlu olan Timothy Geithner (2008 krizinde ABD Hazinesi’nin başına geçti) Asya Krizi’ni anlatan kitabında bir cümleyle “G20’yi kurmaya yardımcı olduğuna” değinir.

Akademisyen John Kirton’a göre Geithner ve patronu Lawrence Summers oturup “Kanada olsun, İspanya olmasın, Güney Afrika olsun, Nijerya ve Mısır olmasın” diyerek kendi çaplarında 19 ülke ve AB’yi içeren bir liste çıkarıp bunu G7 finans bakanlarına göndermiş. Onay alınca ilk toplantının davetlerini göndermişler. Türkiye de bu listedeymiş.

Zamanında önemi fazla hissedilmemiş olabilir ama ilk defa dünyada 19 “sistemik önem” taşıyan ülke ve AB’nin maliye ve ekonomi bakanları, merkez bankaları başkanları 1999 yılında bir araya gelmeye başladılar. Bu nedenle G8’in yanında G20’nin konuları daha teknikti; hala da öyledir. G8 toplantıları diplomatlarla doluyken G20 etkinliklerinde iktisatçılar ağır basar. G20 daha renkli: G20’de Suudi Arabistan’dan Brezilya’ya, Güney Kore’den Güney Afrika’ya siyasi ve iktisadi klasmanları tamamen farklı olan ülkeler var. Bunların tek ortak yanı “sistemik önem” taşımaları. Yani sihirli bir değnekle bu ülkelerden herhangi birinin sosyal ve ekonomik dengesini bozduğunuz vakit, dünya sisteminde ciddi kriz çıkma ihtimali var. En azından seçilme nedenleri bu.

G20’nin büyüyeceği zamanla belli olmaya başladı. 2000’li yılların başında Uzak Doğu krizden kurtulmuş, Çin ise hızla sanayileşiyordu. Sudan gibi en az gelişmiş ülkelerle Türkiye gibi G20 üyesi olup hızla büyüyen ülkeler arasında ara açılmaya başladı. “BRICS” olarak kısaltılan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika uluslararası kurumlarda daha çok söz sahibi olmak istiyordu.

2008 Finans Krizi’yle kısmen diledikleri oldu. Dünya finans düzeni sistemik bir kriz geçirirken sorunun G8 ülkeleri ile çözülemeyeceğini, G20 ülkelerini de kapsayan bir çözüm üretmesi gerektiği kanaatine vardı. İlk G20 liderler zirvesi 2008’de Washington’da yapıldı. G20 ekonomik işbirliğinde deneyimliydi. Finansal İstikrar Kurulu (FSB) gibi kurumlar kurdu, krizin atlatılmasına dair daha önce görülmemiş bir düzeyde ülkelerin ekonomi politikalarının uyumunu sağladı. 2009 Pittsburgh zirvesinde liderler resmen G20’yi “üstün politika koordinasyon forumu” olarak tanımladı. G20 sonunda G8’den daha önemli hale gelmişti.

“Gurp” sisteminin kalbinde yatan elit-kapsayıcılık çelişkisi G20’nin yükselişiyle az da olsa telafi edildi. G8’in zirvelerinin önündeki protestocular sekiz lideri neo-emperyalizmle, kapalı kapılar ardından dünyanın kaderini belirlemekle suçluyordu. G20 zirveleri hala protesto ediliyor ancak Hindistan ve Güney Afrika gibi ülkelerin öfke odağına dahil olması söz konusu öfkeyi de dindirdi. G20 dünya nüfusunun üçte ikisi, ticaretinin %80’i, Gayri Safi Milli Hasılasının da %85’i demek. Ancak G20 hala G193 (BM üye sayısı) değil. Diplomasideki etkinlik ve kapsayıcılık arasında sürekli bir denge bulması gerekiyor. 19 ülke ve AB’nin bir masa etrafında oturup mutabakat bazında politika koordinasyonu sağlaması yeterince zor bir süreç.

G20 olmasaydı ne olurdu? 2008 finans kriziyle baş edebilsek de daha da zorlanırdık herhalde. Uluslararası finans sistemi daha zayıf olur, ticaret daha yavaş ilerler, uluslararası standartlar daha gevşek olurdu. Yani 16. yüzyılın toplumlarına biraz daha benzerdik.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Selim Koru

Yazar Hakkında Selim Koru

Selim Koru, tarih alanında lisans derecesini Wisconsin Üniversitesi’den 2010 yılında, uluslararası ilişkiler ve iktisat alanında, yüksek lisans derecesini ise Johns Hopkins School of Advanced International Studies (SAIS)’den 2014 yılında aldı. Enerji ve uluslararası ilişkiler konularında araştırma yapıyor.Koru, daha önce Sabah gazetesi, El Cezire’nin Washington ofisindeki İngilizce ve Arapça servisi ve Washington’da Kongre’yi takip eden The Hill gazetesinde staj yaptı/çalıştı. Mart 2011’de TEPAV’da araştırmacı olarak işe başladı. 2012’de yüksek lisans nedeniyle yurt dışına çıkan Koru, Eylül 2014’te tekrar TEPAV’a katıldı.