Yandım Televizyonun Elinden

giris_ fotog_rafı

“Gidip posta’nın, ipsos’un, hapsos’un anketlerine bakmayın, gelin size ben babamların mahalleyi anlatayım”. Ipsos’un “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” adlı çalışmasının 2014 yılı sonuçları için yazılmış tweetlerden sadece biri bu. Aslında Ipsos 2005’ten beri her iki yılda bir bu araştırmayı yayımlıyor. Ancak araştırmanın bu sene gündeme bomba gibi düşmesinin nedeni Türkiye’nin tirajı en yüksek ikinci gazetesi olan Posta’nın araştırma sonuçlarını manşete taşıması

Bence asıl bomba ise hem Posta’nın ilk sayfasında yer alan hem de insanların hararetli şekilde tartıştığı araştırma sonuçlarının aslında 2012 yılına, yani Ipsos’un bir önceki çalışmasına ait olması.

Haberde aktarılan verilerin hangi yıla ait olduğu bir yana, Posta gazetesinin 3 Ocak 2015 tarihli “İşte Yurdum İnsanı” manşetli haberi sosyal medyada artık alışık olduğumuz üzere hızlı bir kutuplaşmaya yol açtı. Habere ve özellikle haberin başlığına gelen ilk tepkiler “Posta’dan halkı aşağılayan manşet” cümlesi ile özetlenebilecek kıvamdaydı. Sonrasında “Bizden bir cacık olmaz” grubu fikirlerini beyan etmeye başladı. Diğer her şey gibi hızlı unutulan bu haber, kendi içeriği bir yana, sadece kendisine gelen tepkilerle dahi sosyal yapımız hakkında yeterince bilgi sağlamamızı başarmıştı. Benim en çok dikkatimi çeken iki kutuplaşma örneği şöyleydi:

  1. “Çok cahil bir toplumuz” diyenlere karşı “Siz 90 yıldır tiyatroya gittiniz de ne oldu” diyenler,
  2. “Kadınların %18’i kocam gerektiğinde beni dövebilir diyor. Ne yazık!” diyenlere karşı “Kadına şiddet bölümünün yanında neden başörtülü kadın fotoğrafı konmuş” diyenler.

Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’nun önsözünde “Anlamak yaşamın her alanında kilit rol oynayan sihirli bir kelime… Neyle uğraşırsanız uğraşın, ister siyasetle ister ticaretle, başarılı olmanız sizi desteklemesini istediğiniz insanları doğru anlamanıza bağlı” cümlelerine yer vermiş Vural Çakır. Kılavuzdaki sonuçların sebep olduğu kutuplaşmalar ne yazık ki kılavuzu anlayamama sorununa işaret ediyor. Bu nedenle Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’nun da bir kılavuza ihtiyacı var gibi görünüyor ve bu yazının gayesi de kısmen bu ihtiyacı karşılamak. Ancak çalışmanın tamamına bir kılavuz yazmaya çalışmak çalışmanın kendisi kadar zor olmasa da benim tek başıma kotarabileceğim bir iş olmadığından, yalnızca iki konuya odaklanacağım: “Kültürel aktivitelere katılım” ve “kadın”.

Resim 1: Posta gazetesinin 3 Ocak 2015 tarihli manşeti ve ilgili haberin detayları

resim1

Kaynak: Posta gazetesi

 

Neden bu iki konuyu seçtim?

Bu iki konuyu işim kolay olsun diye seçmedim. Basit bir nitel analiz beni bu iki konuya yönlendirdi. 3 Ocak 2015 ile 22 Ocak 2015 arasında “Ipsos” kelimesi geçen tweet’lerden konu ile ilgili olan 62 tanesinde hangi kelimelerin en çok tekrar ettiği Şekil 1’deki kelime bulutunda görülebilir. Konu ile ilgili atılan tüm tweet’leri hesaba katmamam, hangi bulgulara en çok önem verildiğini tespit etmek istememden kaynaklanıyor. Zira tweet’lerin önemli bir kısmı “böyle saçmalık mı olur” ya da “başka ne bekliyordunuz ki” benzeri tepkiler içeriyor. Odaklandığım 62 tweet’te ise çalışmanın bulgularına yer verilmiştir.

Şekil 1: Ipsos’un Türkiye’yi Anlama Kılavuzu ile ilgili atılan 62 tweette en çok geçen 50 kelime

sekil_1

Kaynak: Twitter, yazarın hesaplamaları, www.jasondavis.com

Kelime bulutumuz “hiç” kelimesini merkezine alan bir harita gibi. “Hiç” kelimesinden sonra “gitmedim”, “kitap”, “okumayanlar” gibi kelimeler en çok tekrar edenler olarak karşımıza çıkıyor. Şekil 2’deki grafik kelimelere değil de konu başlıklarına odaklanarak yapılan tekrar analizinin sonuçlarını gösteriyor. Görüleceği üzere 62 tweet’in 19 tanesinde hiç kitap okumadığını beyan edenlerin oranının %45 olmasının dikkat çekici olduğuna yer verilmiş. 14 tweet bulgular üzerinden siyasi mesaj içeriyor. En çok vurgulanan ikinci bulgu, tiyatroya hiç gitmeyenlerin oranının %80 olması. Gerektiğinde kadına tokat atılabileceğini savunanların (kadına şiddeti tasvip edenlerin) oranının erkekler arasında %20, kadınlar arasında %18 çıkmasına ve kadının çalışması için eşinden izin alması gerektiğini düşünen kadınların oranının %57 olmasına değinen 9 tweetimiz var. 9 ve üstü tekrar eden konu başlıkları iki gruba ayrılabiliyor: Kültürel aktivitelere katılım ve kadın. Üçüncü bir kategoriyi belirlemek istesek tam bir ara kategori özelliği taşıyan “gezme” konusunu seçebiliriz.

Yurtiçi/yurtdışı tatil ve yakın yerlere günübirlik ziyaretlerde bulunma ile ilgili soruları bu kategoride topladım. Türkiye’de insanların %94’ünün yurtdışına, %45’inin ise yurtiçinde tatil amaçlı seyahate çıkmaması ile %47’sinin hafta sonları yakın yerlere günübirlik ziyaretlerde bulunmaması bulguları kültürel aktivitelere katılımın azlığı kadar dikkat çekmemiş görünüyor. Gezme kategorisinden sonrakiler ise pek de önem atfedilmeyenler grubuna dahil edilebilir. Aslında, önem atfedilmeyenler diye genelleştirme yapmak yanlış olabilir. Çünkü bazıları (sansür, din, sınıf, televizyon) toplumun önem atfetmemekten çok konu hakkındaki gerçekliği kabullendiği alanlar olabilir. Düşünsenize, yaklaşık 16 bin kişiye anket yapıyorsunuz, bu örneklemin %60’ı medyaya sansür uygulanabilir, %61’i internet siteleri kapatılabilir diyor ama bu bulgular tartışmalarda o kadar da yer bulmuyor kendine.

Şekil 2: Hangi konu başlığı 62 tweet’te kaç kere geçmiş

sekil_2

Kaynak: Twitter, yazarın hesaplamaları

 

Televizyon: Hem en önemli sosyal aktivite hem de ana bilgi sağlayıcı
şekil3Ankete katılanların %84’ü her gün televizyon izlediğini beyan etmiş. Diğer sosyal aktivitelere katılımın düşüklüğü hesaba katıldığında toplumun en temel sosyal aktivitesinin televizyon izlemek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böyle bir sonuç oldukça doğal karşılanabilir. Toplumumuz diğer sosyal ya da kültürel aktivitelere neden az katılım sergiliyor sorusunu tartışmadan önce televizyonu bu kadar çok sevmemizi neden doğal karşıladığımı izah edeyim. Mediacat’in Ipsos ile beraber yürüttüğü “Rol Modelleri” araştırmasında toplumumuzun kimi kendine örnek aldığı ya da kime gıpta ile baktığı sorusuna cevap aranıyor. Bu çalışma firmaların pazarlama stratejilerine destek olmak üzere yapılsa da sonuçları toplumumuz hakkında bence şaşırtıcı bir tespite el veriyor. Rol Modelleri araştırması 2011’e kadar 15-35 yaş aralığına odaklanırken 2012’de kapsam 15-60 yaş aralığına genişletiliyor. Bu nedenle 2012 çalışmasının sonuçları toplumumuza ışık tutma becerisine daha çok sahip. Peki, sonuçlar ne diyor? 2012’nin son çeyreğinde 1200 kişinin “kimi örnek alıyorsunuz” sorusuna verdiği cevaplarda öne çıkan yirmi ismi Tablo 1’de görebilirsiniz. Bu sonuçlara göre her dört vatandaşımızdan biri Acun Ilıcalı’yı örnek alıyor. Sanatçı ya da televizyon siması olmayan ama ilk yirmide kendine yer bulabilen iki isim var: Recep Tayyip Erdoğan ve Uğur Dündar. Hoş, Recep Tayyip Erdoğan da televizyonda en çok görülen isimler arasında yer alabilir aslında ya ben de basında yer aldığı gibi onu siyasetçi olarak kabul edeyim.

Tablo 1: Türkiye’nin örnek aldığı ilk 20 isim

Kaynak: Mediacat

Kaynak: Mediacat

Bireyin birini rol model alabilmesi için söz konusu şahısla bir şekilde yoğun etkileşim halinde olması gerekiyor. Toplumumuzun reel ya da fantastik dünya ile temel etkileşim aracı televizyon olduğundan böyle bir sonuç gayet doğal. Örneğin, “diyabet dendiğinde aklınıza gelen ilk isim nedir” diye sorsak aynı 1200 kişiye, cevap Gökhan Hotamışlıgil değil de Zahide ile Yetiş Hayata adlı programda sıkça boy gösteren İbrahim Saraçoğlu olacaktır kuvvetle muhtemel.
Artık, kültürel aktivitelere katılım ya da daha çekici bulduğum bir tabir olan “kültür ürünlerinin tüketimi” konusunu tartışabiliriz. Anket sonuçları Türkiye’nin %56’sının hiç sinemaya gitmediğini; ülkede konser, tiyatro, opera gibi sahne performanslarına gösterilen rağbetin ise çok daha az olduğunu gösteriyor. Özellikle “hiç opera ve baleye gitmedim” diyenlerin oranının %96 olması çok dikkat çekici. Vivet Kanetti’nin bu bulguya Twitter’da verdiği tepki şöyle: “Hürriyet’teki İpsos araştırmasında ‘operaya baleye hiç gittiniz mi’ sorusu pek saçma. ab’de, abd’de de acayip yüksektir gitmemişler oranı”. Bu tepkinin temelinde yatan “uluslararası kıyaslama yapmak lazım, tek başına bir anlamı yok bu verilerin” mesajını dikkate alarak, kültür ürünlerinin düşük tüketimini iki boyuttan ele alalım. İlk önce uluslararası kıyaslama yapalım ve bakalım durum ünlümüzün dediği gibi her yerde mi aynı. İkinci olarak da biz neden kültürel aktivitelere az katılıyoruz sorusunun cevabını arayalım.

Durum AB ve ABD’de de aynıdır iddiasına, hiç de bile diyerek cevap verip konuyu kapatabiliriz aslında. Ancak bu yazının odağında veriler var ve hem bu nedenle hem de ünlümüzü tatmin edecek şekilde uluslararası kıyaslamayı mümkün kılacak veriler sunmak lazım. İmdadıma Avrupa Komisyonu yetişiyor. Kasım 2013 tarihli Avrupa Komisyonu Özel Raporu’nun konusu kültürel katılım ve rapor tam da ihtiyaç duyduğumuz soruların cevaplarını içeriyor. Türkiye ile kıyas yapmak için kullanacağımız veriler Tablo 2’de yer alıyor. Görüleceği gibi opera ve baleye en az bir kere gidenlerin oranı Türkiye’de %4 iken aynı oran AB-27’de %18’dir. Hatta İsveç’te ortalama 100 vatandaşın 34’ü 2012-2013 döneminde en az bir kere opera veya baleye gitmiş.

Tablo 2: AB-27 ülkelerinde kültürel etkinliklere son 12 ayda en az bir kere katılanların oranı

şekil5

Kaynak: Avrupa Komisyonu, 2013

Farklı kültürel tüketim ürünleri olduğundan ve her biri için ortalama tüketim aralıkları farklılaştığından Türkiye’yi AB ülkeleri ile kıyaslamak üzere kompozit bir değişkene ihtiyacımız var. Hem Ipsos çalışmasında hem de Avrupa Komisyonu çalışmasında yer alan beş kültürel tüketim ürünü var: Kitap, sinema, tiyatro, konser ve opera-bale. Her ürün için verisi olan 29 ülkeyi, ürünü en az bir kere tükettiğini beyan edenlerin oranına göre 0-100 aralığında yeniden ölçeklendirip (data normalizasyonu), ürün endeksleri oluşturalım. Elde edeceğimiz beş endeksin ortalamasına da ülkelerin kültürel tüketim endeksi adını verelim. Örneğin sinemaya gitme oranının en düşük Romanya’da (%20), en yüksek Danimarka’da (%76) olduğu verilerini kullanarak Türkiye’nin sinema endeksi değerini şöyle hesaplıyoruz:şekil6
Beş ürün için hesapladığımız endekslerin ortalamasını alıp elde ettiğimiz kültürel tüketim endeksine göre Avrupa’da Türkiye’den daha kötü ülkeler de var, sonuçları Şekil 3’te görebilirsiniz. Kültürel ürün tüketimi açısında AB ortalamasının %46,5’i, İsveç’in ise %22’si düzeyindeyiz. Olumlu tweet atmak isteyenler için malzemeyi şimdiden vereyim: “Şu Portekizliler de pek cahil canım. Bizim ancak %27’imiz kadar kültürel katılım oranına sahipler”.

Şekil 3: Kültürel tüketim endeksi, 2012-2013

şekil7

Kaynak: Ipsos, Avrupa Komisyonu, yazarın hesaplamaları

Türkiye’de kültürel aktivitelere katılımın diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunu göstermiş olduk. Peki, Türkiye’nin endeks değeri neden düşük? Avrupa Komisyonu’nun çalışmasında kültürel aktivitelere katılmama nedenleri belirtilmiş ama IPSOS’un yayınladığı raporda bu bilgilere rastlayamadım. Avrupa Komisyonu anketinde aktivitelere katılmama nedeni olarak altı seçenek sunulmuş katılımcılara: İlgi eksikliği, zaman yetersizliği, fiyat yüksekliği, bilgi yetersizliği, kısıtlı seçenek veya düşük kalite ile diğer.

Şekil 3’teki 29 ülkeyi dört gruba ayırmak için endeksin ortalama değerinin bir standart sapma sağına ve soluna eşik koyabiliriz. Bu durumda 0-25 aralığı düşük, 25-48 arası alt-orta, 48-71 arası üst-orta, 71 ve üstü ise yüksek kültürel tüketim gruplarına dahil olmaktadır. Türkiye’de kültürel tüketimin neden düşük olduğunu anlamak için kendisi ile aynı kategoride yer alan ülkelerin kültürel aktivitelere katılamama nedenlerine bakmak daha doğru olacaktır. Tablo 3’te bu bilgi opera ve bale ile tiyatro aktiviteleri için gösteriliyor. Opera ve baleye gitmemenin temel nedeni olarak ilgi eksikliği ana faktör olarak öne çıkıyor. Tiyatro içinse ikinci bir sebep de ortaya çıkıyor: Fiyat yüksekliği.

Tablo 3: Türkiye ile aynı kültürel tüketim kategorisine yer alan ülkelerde opera ve bale ile tiyatroya gitmeme nedenleri (%, 2013)

şekil8

Kaynak: Avrupa Komisyonu, 2013

İddiamı destekleyecek veri olmasa da kategorisindeki diğer ülkeler gibi Türkiye’de de düşük kültürel tüketimin ana nedeninin ilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Zira kültürel kodlarımıza uygun, herkesin ilgi duyduğu bir ürün olsaydı opera-bale ve tiyatro, sağda solda irili ufaklı yüzlerce sahne görürdük. Mesela sinema sayısındaki artış AVM sayısındaki artıştan kaynaklanıyor. Peki, biz bir anda sinema aşığı mı olduk yoksa AVM’leri mi çok sevdik? Sevilen kültür ürünlerine arz tarafından hızlı abanma tezinin en somut tezahürü ise bence türkü evleri ya da barları. Bir tanesini gördünüz mü diğerleri “ben de, ben de buradayım” diye bağırmaya başlıyor. Bir nevi doğal kümelenme örneği mübarek. Düşünsenize operaya aşırı ilgi duyan bir Türkiye’yi. Yan yana dizilmiş opera salonları var, önlerinde çığırtkanlar: “Figaro’nun Düğünü var ablam”, “Sihirli Flüt mü abiim”.

Bir iktisatçı olarak zaman yetersizliği ve yüksek fiyat gibi nedenler daha çok ilgimi çekiyor benim. Zaman neye yetiyor ki sayın okur? Bakın bununla ilgili verimiz var, hem de Ipsos’tan. Türkiye’de kadınların %56’sı, erkeklerin %52’si gün içinde her şeye yetişmekte zorlandığını beyan etmiş. Yaş aralıklarına göre zaman yetersizliğinden şikayet edenlere baktığımızda enteresan bir sonuçla karşılaşıyoruz. 14-17 yaş aralığındakilerin %41’i, 18-24 aralığındakilerin %44’ü, 25-34 aralığındakilerin %58’i, 35-44 aralığındakilerin %62’si, 45 ve üzeri yaştakilerinse %57’si gün içinde her şeye yetişmekte zorlanıyorum demiş. 45 yaşına kadar zaman yetersizliğinden şikayet sürekli artıyor. Kültürel ürünleri daha çok tüketmesi beklenen yaş gruplarında zaman problemi daha yoğun. Bu da kültürel kodlarımızla uyumlu bir sonuç değil mi sizce de? 25’te işe başla ve çok çalış; 35’te hem iş, hem çocuklar; 45’ten sonra çocukların yükü biraz azalır belki. “Çok çalış” vurgusunu özellikle yaptım çünkü Türkiye, OECD ülkeleri arasında haftalık ortalama çalışma süresi en çok olan ülke. Doğal olarak aynı durum Avrupa ülkeleriyle kıyas için de geçerli. Eurostat verilerine göre Türkiye’deki tam zamanlı bir çalışan haftada ortalama 52 saat çalışıyor. Türkiye’den sonra en çok çalışan ülke olan İzlanda’da ise 44,9 saat. Belki de bizim ortalama çalışanımıza haftada 7 saat ek tatil versek, bu hakkını kültürel tüketim için kullanırdı. Zeytinburnu sahilde piknik de mümkün tabi.

Neyin var kız? Sorma, rüyamda kız çocuk gördüm!

Ipsos anketine katılan kadınlarımızın %18’i “gerektiğinde eşi kadına tokat atabilir” fikrine katılıyor. Bu durum anne, baba, öğretmen, usta ve sair sosyal rol için özenle hazırlanmış “hem söver, hem döver” etiketinin atadan kocaya aktarımından mı kaynaklanıyor diye düşündüm bu oranı ilk gördüğümde. Erkeklerin söz konusu fikre katılma oranı %20 iken kadınlarda oranın %18 çıkması da daha bir şaşırtıcı kılıyor bulguyu. Bu kabullenişin nedenini normlarımızda, kültürel kodlarımızda aramak gerektiğine inanıyorum. Kız çocuk doğurduğunda aşağılanan kadın, birkaç kez kız çocuk doğurunca üzerine kuma gelen kadın… Bunlar hep ülkemizin insanları. Kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı bizim iliklerimize kadar işlemiş bir gerçek ne yazık ki. Hatta rüyalarımıza bile girmiş. ruyatabirleri.gen.tr sitesindeki “Rüyada çocuk görmek” başlığının altında, rüyada erkek çocuk görmenin iyi habere, kız çocuk görmeninse kötü habere işaret olduğu belirtiliyor. Başka bir açıklama ise erkek çocuk görmek iyi haber, kız çocuk görmek eğlenceli haber ya da dedikodu anlamına gelir diyor.

Posta’nın infografiğinde yer alan kadın konusuyla ilgili diğer istatistik, kadınların çalışmak için eşinden izin alması gerektiği fikrine erkeklerin %69’unun, kadınlarınsa %57’sinin katıldığı. Türk sinemasında da çok güzel işlenir bu konu aslında. “Bey, iznin olursa ben de çalışıp az da olsa katkı sağlayayım eve,” der hüznünü saklayan sahte tebessümünü takınmış kadın. Erkekten gelen tepki ya utançtan aşağı düşen baştır ya da “Olur mu hanım! Ben daha ölmedim!” sözleri.

Kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı açısından Türkiye’yi diğer ülkelerle kıyaslamak için hangi istatistikleri kullanmam gerektiğini bilmiyorum açıkçası. Zira konunun uzmanı değilim. Kültür ürünleri için yaptığım gibi kompozit bir cinsiyet ayrımcılığı endeksi geliştirebilirim. Dünya Değerler Anketi’nin (World Values Survey) web sayfasında 1981’den günümüze kadar birçok ülkede yürütülen anket çalışmalarının sonuçları paylaşılıyor. Yapılan altıncı çalışma 2010-2014 dönemini kapsıyor. Bu çalışmada kadın-erkek fırsat eşitliğini ölçmede kullanabileceğim dört soru dikkatimi çekti. Bu sorularda katılımcı söylenen fikre katılıp katılmadığını belirtiyor. Fikirler şöyle:

  1. Genel olarak erkekler kadınlardan daha iyi siyasi liderlik yapar.
  2. Genel olarak erkekler kadınlardan daha iyi iş idarecisidir.
  3. İşler kıtlaştığında erkeklerin iş için kadından daha çok hakkı olmalıdır.
  4. Üniversite eğitimi erkekler için kadınlardan daha çok önemlidir.

Bu fikirlere tamamıyla katıldığını belirtenlerin oranlarını verisi olan 59 ülke için 0-100 skalasında yeniden ölçeklendirdim ve elde ettiğim dört endeksin ortalamasına da cinsiyet ayrımcılığı endeksi adını verdim. 0-100 aralığında değer alan bu endeksin değeri arttıkça, ülkede kadına karşı ayrımcılık artıyor. Şekil 4’te ülkeleri gelir grupları ve cinsiyet ayrımcılığı kategorilerine göre 16 gruba ayırdım. –y eksenindeki cinsiyet ayrımcılığı endeksi için ortalamanın bir standart sapma sağına ve soluna eşikler koyarak, az ayrımcı, alt-orta düzeyde ayrımcı, üst-orta düzeyde ayrımcı ve çok ayrımcı gruplarını oluşturdum. –x eksenindeki kişi başına gayri safi ulusal gelir içinse Dünya Bankası’nın tanımladığı gelir eşiklerini kullanarak düşük gelirli, alt-orta gelirli, üst-orta gelirli ve yüksek gelirli ülkeler gruplarını elde ettim.

Şekil 4: Gelişmişlik düzeyi ve cinsiyet ayrımcılığı

Kaynak: Dünya Değerler Anketi, Dünya Bankası, yazarın hesaplamaları

Kaynak: Dünya Değerler Anketi, Dünya Bankası, yazarın hesaplamaları

Türkiye hem gelir hem de cinsiyet ayrımcılığı açısından üst-orta grupta yer alan bir ülke. Kendisi ile aynı grupta yer alan ülkeler Malezya, Kazakistan, Lübnan, Güney Afrika. Sadece cinsiyet ayrımcılığına baktığımızda Türkiye’nin grup arkadaşları arasına Gana, Filipinler, Fas, Kırgızistan, Ermenistan ve Ruanda ekleniyor. Hem milli gelir hem de cinsiyet ayrımcılığı verisi olan 55 ülke arasında ayrımcılığın en yüksek olduğu on beşinci ülkeyiz ne yazık ki. Hal böyleyken, Ipsos’un kadına karşı tutumla ilgili istatistikleri bizi şaşırtmamalı aslında.

Sonuç yerine
Yazıyı çok uzattım, hakkınızı helal edin. Okumayı pek sevmeyen, muhafazakar ve ciddi bir zaman yetersizliği sorunu olan toplumumuzda kendimi affettirmek için daha iyi bir cümle kullanamazdım sanırım.

Bu yazıda Türkiye hakkındaki bazı gerçekleri sunmaya çalıştım. Bunlar yılların gerçeği zaten, endişeye gerek yok diyebiliriz. Ancak gezip görmeyen, kitap okumayan, daha doğrusu temel öğrenme aracı televizyon olan bir toplumda sosyal ve entelektüel sermaye birikiminin pek de mümkün olmadığını unutmamak lazım. Kadın istihdamı ile ilgili önemli teorilerden biri cam tavan sendromudur. Yükselememelerine sebep olan cam bir tavan vardır. Görmezler ama orada durur. Ülkemizde ise bir cam kafes var adeta insanların etrafında. Bu cam kafes ortalama bireyin yaşadığı küçük alan ve televizyondan ibaret gibi.

Kaynakça
[1] European Comission (2013). Cultural access and participation. Special Eurobarometer 399.
[2] IPSOS KMG (2012). Türkiye’yi anlama kılavuzu. http://www.turkiyeyianlamakilavuzu.com
[3] The World Bank (2012). World development indicators.

http://databank.worldbank.org/data/views/variableSelection/selectvariables.aspx?source=world-development-indicators

[4] Inglehart, R., Puranen, B., Pettersson, T., Nicolas, J. D., & Esmer, Y. (2005). The World Values Survey.

http://www.worldvaluessurvey.org/WVSOnline.jsp

[5] http://www.mediacatonline.com/mediacatin-rol-modelleri-arastirmasi-yazili-basinda/

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.