Bir Kitap Değerlendirmesi: Faydacı Aklın Eleştirisi Üzerine- Alain Caillè

öne çıkan görsel

Hali hazırda farklı bir yazı ile uğraşırken, karşıma çıkan ve bugün sizlerle paylaşıp biraz da okumanıza vesile olmak istediğim ‘’Faydacı Aklın Eleştirisi’’ adlı kitaptan bahsetmeyi tercih ettim. İletişim’den 2007’de çıkan ve Ahmet İnsel editörlüğünde Devrim Çetinkasap tarafından çevrilmiş olan kitap, iktisadın en temel varsayımlarından/dayanak noktalarından biri olan faydacılık anlayışı üzerine etkin sorular üreten ve çözüm arayışında olan bir kitap. Tabi şunu da başta söylemek gerekir ki kitap, ‘’MAUSS’’ yani ‘’Sosyal Bilimlerde Faydacılık Karşıtı Hareket’’in 90’ların başında hazırladığı ve yeniden gözden geçirilmiş/güncellenmiş hali ile dilimize kazandırılmış, iyi de olmuş. Fransa’da ortaya çıkan hareket, sosyal bilimlerin faydacılığa indirgenmesine karşı önerilerin yanında faydacılığın ne olup ne olmadığını da kanımca akıcı ve gayet aydınlatıcı olarak ele alıyor. Sitemizi takip eden öğrenciler ve iktisat meraklıları için özellikle kitap içinde üretilen sorular ve böyle bir hareketin varlığı ve devam ettiğini bilmek, heyecan verici olabilir.

Post Otistik İktisat Hareketi gibi yine Fransa’da ortaya çıkan ve günümüzde de devam eden MAUSS, sadece hayalci bir hareket olmaktan çok Fransa’ya fayda getiren bir oluşum. Oluşum tarafından geliştirilen ve ‘vatandaşlık geliri’ olarak adlandırılan asgari ücretten az gelire sahip olanlara zaman ve koşul sınırı olmadan dağıtılan gelir fikrinin devlet tarafından uygulandığı belirtilmektedir.

Baştan başlamak gerekirse, ‘’Faydacı Aklın Eleştirisi’’ sınırlı faydacılığa dikkat çekerken, fayda ile faydacılık karşıtlığı arasındaki iki kutbu sorgulamakta ve bize en sonunda ‘’hediyeleşmek’’ önerisini sunmaktadır. Günümüze dair, yazıldığı yaklaşık 20 yıl öncesinden hem faydacılık ve modernizm hem de demokrasi ile ilgili saptamaları da okuyucuyu etkileyebilecektir. Modern olan, fayda ve araçsal etkinlikten uzak kalamayacak ve anlaşılamayacaktır. Ve daha da önemlisi, rasyonel ve demokratik olan faydacılık, aklı rasyonalizme, bilimi bilimciliğe ve demokrasiyi teknokrasiye doğru geriletmektedir.görsel 1

Faydacılığın serüvenini gözler önüne seren tartışmada, tarihsel ilerleme içinde faydacılık dağınık faydacılıktan baskın faydacılığa oradan da genelleştirilmiş faydacılığa uzanıyor. Görünürde, bir Aydınlanma ürünü gibi gelse de 13.yy’a kadar dayandırılabilecek bir kavram olarak görülen faydacılık (hatta daha da geriye gittiğimizde Socrates’da dahi gözlemlemek mümkündür), haz ve acının ölçülmesi ve toplumda en fazla sayıda kişinin azami mutluluğu olarak nitelendirilmiştir. Hepimizin bildiği üzere Jeremy Bentham’ın faydacılığın babası olarak tanınması kitaba göre, Bentham’ın faydacılık üzerinden ortak fayda ile kişilerin eşit olacağını ve toplumsal varoluşun tüm boyutları için faydacılığın evrensel ve eşsiz olmasını belirtmesinden ileri gelmektedir. Algılanan faydacılık, zenginliklerin eşitlenmesi üzerine kurgulanmıştır. Şöyle ki, ortak refah artarken en fakirlerin gelirlerindeki artışın vereceği haz, gelirleri azalan zenginlerin duyacağı acıdan daha fazla olacaktır. Bundan sonra biçimsel olarak anlatılmaya çalışılan faydacılık, aynı zamanda modern düşüncenin de zeminini oluşturmaktadır. Modern bir topluma doğru ilerlerken, toplumsal sözleşme teorilerinin de ortaya koyduğu üzere, birey ancak güvenliğinin temini ve hayatta kalabilmesi için bir topluma dahil olmayı seçer ve ortak yasaya da ancak çıkarlarıyla örtüştüğü sürece uyar.

Sosyal bilimler alanı, faydacılık üzerine inşa edilirken, sosyoloji tam da bu faydacı anlayışa karşı duyulan şüphe üzerinden gelişmiştir. Ekonomi politik ise, yöntemsel bireycilik üzerinden bencil ve hesapçı bireye; bu bireyin sahip olma ve zenginlik arzusunun ne kadar meşru olduğunu göstermekte ve adil ve uyumlu bir düzenin yüce duygular ya da erdemden değil –çünkü bunlar tam da geleceğe yönelen ve ilerlemeci modern dünya için geçmişi çağrıştırmaktadır- bencillikten geldiğini savunmaktadır. Buradan, Marx dahi bencilliği kabul ederek, yitik ve yabancılaşmış insanın yeniden kazanılması gerekliliğine dikkat çeker. Fakat bilir ki burjuvazinin egemenliği altında, her şey bencil hesaba tabi tutulmaktadır. Yine de Durkheim, insanın toplumsal bir varlık olmasını öncellerken, Pareto, insanın çıkarlarından çok tutkularıyla hareket ettiğini ve davranışlarının sonuçlarını doğru hesap edemediğini kabul eder. Weber ise, son yıllarda iktisadın gündemine tekrar giren karşılıklı özgecilik(reciprocal altruism) kavramına işaret edercesine, etik davranılırken bile akılcı olunacağını ileri sürmüştür.

Genelleşmiş faydacılık, buradan hareketle ideolojilerin öldüğü bir yüzyılda artık tek meşru olandır. Aynı zamanda, toplumsal tüm pratiklerin de iktisadi çözümleme ile ele alınmasını getirmiştir. Sonuçta, sosyoloji bile faydacı olmayan açıklamaları anlaşılır olmaktan çıkarırken, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana geçirilen dönüşümle artık homo religiosus, homo ethicus, homo politicus, homo sociologicus vb. tek bir homo economicus içinde buharlaşmış ve küreselleşme ve ultraliberalizmle kısa vadeli çıkar ve karlılık düşüncesi hâkimiyetini kurmuştur.

Faydacılığın öğelerine bakıldığında, karşımıza başta faydacılığın hep var olduğu fakat ilkel çağlarda bunun itibar edinmek, saygı görmek gibi kazanımlar üzerinden ortaya çıktığına değinilmektedir. Buradan hareketle, bu kez insanların neden bu çağlarda bu kadar faydacı görünmezken, asıl şimdi faydacılığın açıklayıcı olduğu sorusu sorulmakta ve buna karşılık iki açıklama ortaya atılmaktadır. Bunlardan birincisi, ikiyüzlülüktür; yani ilkel çağda da insanlar hesap yapmaktalardı fakat bunu itiraf etmemekteydiler. İkinci açıklama ise bilinçsizliktir; yani hesap yaptıklarını bilmedikleridir. Böylece, bilinçsizlik ne kadar çoksa, ikiyüzlülük o kadar azdır denebilecektir, kaba bir hesapla. Buraya bir de zamanın ruhu yani biraz da faydacılığın modern zamanlar için ve çağdaş Avrupa’dan doğduğu fikri eklenmektedir. Böylece, faydacı olan üç öğe ile açıklanır. Birincisi, reform ile bireysel özne, Kilise’nin karşısına dikilmiş ve böylece bireyciliğe adım atmıştır. Tanrı, dünyanın dışına kovulurken, dünya da şeytani bir araç olan para ile gayet değersiz bir hale gelmiştir. Bu sayede salt çıkarların da bir alanı olmuş ve antik hazcılığın yetinebilmesinin tersine çağdaş hazcılık daha fazlasını elde etmeye ve biriktirmeye salık vermiştir. İkincisi, bilimdir. Bilim, hesaplanabilir olanı tespit etmektedir. Metafizikten arındırılmıştır. Sonuncusu ise, piyasadır. Piyasaya hâkim olan şeylerle kurulan ilişkide ekonomik çıkarın güdülmesidir ve ekonomik çıkar, sosyal ve kültürel olanın aksine bütün insanlık için geçerli olandır. Burada ek olarak, faydacılığın hâkimiyet kazanması, ‘’orta sınıfın’’ ortaya çıkışıyla da ilişkilendirilmektedir. Antik çağda tembelliğin bir üst katman işareti olmasının yanında, orta sınıf çalışkan olan ve soylu olmayandı. Modern toplum da, çalışkanlığı kutsamakta ve tanınma hakkını çalışanlara tanımaktaydı. Bu süreç, aynı zamanda demokratikleşme noktalarına da işaret etmektedir. Bu noktada, piyasa ile orta sınıfı bağlayarak, köylü toplulukları piyasadan ve parasallaşmadan uzak tutan ve orta sınıfın oluşmasını engelleyen toplumların Japonya ile eş zamanlı olan girişimlerinin Japonya’nın aksine işe yaramadığını belirtir ve Türkiye örneğini de buraya ekler. [1]

İktisadın tercihler, fayda ve ihtiyaç kavramlarını açıklarken, neyin neye neden tercih edildiği ya da insanların gerçekten doğru hesaplayabilip bilemeyeceğini sorgulayan kitapta, insanların tercih ettikleri şeyleri seçtiklerini açıklayarak yetinmesine de oldukça eleştiri getirilmiştir.

Max Weber’in ışığında eylemlerin ideal tiplerini ‘’duygusal, geleneksel, aksiyolojik rasyonellik ve araçsal stratejik rasyonellik ile açıklarken, kişilerin amaçlarının da Brahmanlara özgü hiyerarşi içinde haz, çıkar, ödev ve özgürleşme ile hiyerarşik olarak vurgulayan Caille, faydacılıkla kısa yoldan araçsal eylemin diğer eylem tiplerini yarattığını ve insanlığın tüm amacının da sadece çıkara sıkıştırıldığını vurgular. Bu bireylerin yaşam biçimlerini ise demokrasi yansıtır ve çıkarları çerçevesince bireylerin bazı bireylere iktidar verdiği düşünülür. Bir yandan da yazarın dikkat çektiği nokta, modern toplumların savundukları demokrasiye ne kadar uygun olduklarıdır. Demokrasinin dayanakları olan özgürlük, eşitlik ve dayanışmanın farklı düzeylerde öncellemesiyle farklı uygulamaların ortaya çıkacağı bilinmektedir. Günümüzde, Batılı demokrasi, daha eşitlikçi olarak düşünülür, fırsat eşitliği bugüne kadar en çok Batılı demokrasi sayesinde gerçekleşmektedir; fakat bir yanda da var olan eşitsizlikler artmakta ve nesnel eşitsizlikler sürekli hale gelmektedir. [2]

Bana çarpıcı gelen tespitlerden biri de, politikacıların kamusal tartışmaları tekele alması ve bunu kanıksamış olan kitlelerin, ehliyetsiz olduklarına inandığıdır. Şu günlerde sıkça gündemi değiştirilen ve her hafta onlarca kanalda onlarca uzmanın hararetle tartışırken, halkın sadece izlediği ve unuttuğu Türkiye… ‘’Ne yapmalı?’’ kısmında ise, bugüne dair yüzümüze soğuk bir bardak su vururcasına, ‘’toplumu her şeyden önce, dengelenmediği takdirde ölçüsüzce güçlenecek olan bir iktidarın keyfi müdahalelerinin yaratacağı tehlikeden koruma gerekliliği’’ne vurgu manidardır.[3] Ve yazar, devam eder:

Buradaki zorluk, güçler ayrılığının ancak çıkar mantığı çerçevesinde tesis olunabilmesi ve bu sistemin farklı iktidar odaklarının çatışan çıkar odaklarıyla özdeşleştikleri oranda devam etme şansına sahip oluşudur. İktidarda rekabet ekonomiden daha hızlı tekelleşmeye meyleder. Dolayısıyla iktidar yatay olduğu kadar dikey şekilde de bölündüğü takdirde sınırlanabilir… [4]

En sonunda neden faydacılığın tercih edildiğini, demokrasi ile olan bağlarını vb.’yi çok daha detaylı ve MAUSS kadar akıcı anlatamadığım şekilde kitapta görmeniz mümkün. Sonuç yerine bir alternatif olarak ‘’armağan-hediyeleşmek’ önerilir. Birincil toplumsal ilişki olarak nitelenen kişinin doğrudan ilişkileri, yani dostluk, akrabalık, müttefiklik, komşuluk, arkadaşlık ve aşk gibi ilişkilerinin temeli, verme-alma ve iade etme zorunluluğuna bağlanır ve aksinde de dağılacağı vurgulanır. Bu ilişki setini, hediyeleşmek ile sürdürebiliriz. Burada organ bağışı, kan verme vb.’nin faydacı hukuk açısından da kabullenilmesi gerektiğini belirtir. Uzun olmamasına rağmen yoğun ve akıcı bir kitap olan ‘’Faydacı Aklın Eleştirisi’’, henüz okunmayanlara şiddetle tavsiye edilir.

Kaynakça
[1] Caille, Alain, ‘’Faydacı Aklın Eleştirisi’’, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, 1-47
[2] a.g.e. 127
[3] a.g.e. 137
[4] a.g.e. 137

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Zeliha Hatipoğlu

Yazar Hakkında Zeliha Taşdirek

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü'nü bitirdikten sonra, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Davranışsal İktisat ve finansal krizler üzerine yaaptıüğı yüksek lisans tezinden sonra, yine aynı alanda doktorasına İstanbul Üniversitesi' nde devam etmekte. Sosyal seçimler, rasyonalite vb. konularda araştırma yapmaya devam ediyor.