Hayatta ve Sanatta “YENİ” *

Kaynak: http://www.christies.com/

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Turgut Uyar

I. “Yeni” nasıl mümkündür?
Dünya kocaman yuvarlak bir top ve bizler kısacık ömürlerimizde bu topun üzerinde koşturup duruyoruz; fakat bütün bu gulguleye rağmen hayatta gerçekten yeni bir şeyler oluyor mu? Belki de sadece aynılığın tekrarı içerisinde debelenip, kendimizi yenilikçi addediyoruzdur. Bir sormak lazım: Her günümüz birbirinin tekrarı mı? İlişkiye girdiğimiz insanlar bize benzeyenler ve bizim gibi düşünenler mi? İzlediğimiz birbirinden “farklı” filmler, gittiğimiz “farklı” alışveriş merkezleri bizim gerçekten tazelenmemize vesile olabiliyorlar mı? Okuduğumuz gazeteler hep aynı mı? Günlük rutinimiz bazen kırılıp farklı bir sese, alışılmadık bir düşünceye, yeni bir insana hayatımızda yer açabiliyor muyuz?

Yeni olan ve eski olan konusunda dikkatli olunması gerekir. Örneğin, antika ve hurda arasında fark vardır. Eski olanda değerliyi antika olarak değerlendirebilirken, değersizi ise hurda olarak görürüz. Aynen bu şekilde her yeni de değerli değildir. Gerçekten yeni olan, insan hayatına tazelik ve canlanma getirirken; yeni olarak sunulan pek çok şeyin insan hayatına kattığı hiçbir şey yoktur.

Günümüz insanında yeni olana bir susamışlık olduğu aşikâr. Magazinler, reklamlar, televizyon, teknoloji sürekli yeninin peşinden koşmamızı veya yenilikler sunduklarını söylüyorlar. Ne mutlu bize ki yenilikler çağında yaşıyoruz (!) : Reklamlarda her gün kullandığım eşyalardan, markalardan, deterjanlardan kurtulmam ve tazelenmem gerektiği söyleniyor; sanatçılar yeninin peşindeler; akademi dünyası üretimlerinde sürekli yenilikler ve özgünlük arıyor; politika yeni dünyalar vaat ediyor; teknoloji sürekli daha yeni satın aldığınız ürünün bir üst modelini üretiyor vesaire. Tüm bu yeniye susamışlığın arkasında yatan temel motivasyonun nedenini kurcaladığımızda, karşımıza çıkan ise “dönüşüm arzusu”. Süregelen sıradanlığı değiştirmek istiyoruz. Monotonluğun zincirlerinden kurtulmak istiyoruz. Öyleyse, tüm bu düşünceler ışığında sormamız gereken soru şu: “Yeni” hangi şartlar altında gerçekten yeni?

Ben bu yazıda hayatta ve sanatta yeni olanının alamet-i farikası olarak statükoyu sarsması, ölçütleri ve standartları şüpheli hale getirmesi gerektiğini; hayat algısında ve yaşam biçiminde olumlu dönüşümler/tazelik, düşüncede uyarı yaratmayan hiçbir şeyin ise yeni olamayacağını iddia edeceğim. Yenilik sarsar. Yeni olan dönüştürür. Yeni olan, kişinin kendisine benzemeyenle, öteki olanla gerçekten yüzleştiğinde/karşılaştığında gerçekleşir.

İnsanın içine doğduğu kanılar, önyargılar, ölçütler, standartlar kişiye güvenlik sunar. Orda alışıldık olan ve aynı olanın rahatlığı vardır. Yürünmüş yollardan tekrar yürümek güvenlidir. İşte tam da bu nedenle yeni sarsıcı olmalıdır. Bu düşünceyi bir formül olarak kullanmak bile muhtemeldir: Eğer bir şey gerçekten yeni ve özgün ise sarsıcı bir etkisi olması, anlayışta ve hatta yaşamda bir dönüşüm yaratması gerekir, eğer bu ön koşul gerçekleşmiyorsa o zaman kesinlikle etrafta herhangi bir yenilik yoktur.

II. Hayatta yeni

Sapare Aude! Yani: “Kendi aklını kullanmak konusunda cesur ol!” Bu düşünce Aydınlanma’nın özü ve parolası olarak Kant’ın 1784 yılında yazdığı “Aydınlanma Nedir” başlıklı makalesiyle özellikle ün kazanmıştır. Her bir cümlesi çok yoğun olan bu makalenin daha ilk cümlesi ile Kant, aydınlanmayı insanın “kendi suçu olan”, “çocukluktan” veya “olgun olmayış durumundan” çıkışı olarak tanımlar. “Çocukluk” kendi aklını başkasının yardımı olmadan kullanamayıştır ve bu durum insanın “kendi suçudur” çünkü akıl ve yetenek sahibi olmasına rağmen, kendi aklı ile hareket etmek konusunda kararsız ve ürkekçe davranmaktadır. Bir türlü kendi hayatının sorumluluğunu almamaktadır. Vasileri ve velileri vardır zira:

Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.[1]

Kant’ın vurgusu, insanın hayatından sorumlu olduğu yönündedir. Hayatın sorumluluğundan kaçışımız ise tamamen tembellik ve korkaklık sebebiyledir.

Aynı düşünceyi Nietzsche’nin anlattığı bir hikayede de bulmak mümkün. Hikaye çok kısa: Sayısız ülke ve sayısız insan görmüş, farklı kıtalarda bulunmuş gezgin bir bilgeye, insanlar hakkında ne öğrendin diye sorarlar. Bilge, “eğer insanlar hakkında bir şey söyleyeceksem o da onların tembel olduğudur” diyerek cevap verir. Nietzsche, Kant’a benzer şekilde, “tembelin” yanına bir de “korkak” eklenmesi gerektiğini belirtip insanın alışkanlıklar, başkalarının fikirleri, görenekler, dogmalar, önyargılar gibi sebepler yüzünden kitlenin çektiği sınırların dışına çıkamadığını söylüyor[2]. Ve şöyle soruyor: Hayat bu kadar biricik ve şöyle ya da böyle kesin bir ölümle sonlanacakken neden kendimiz olamıyoruz? Kendisinin cevabı açık: Geleneğe uyulmasını isteyen ve kendisini de gelenekte gizleyen komşu korkusu yüzünden[3]. Tabii sadece komşu ve gelenek korkusu da değil, aynı zamanda, tıpkı gezginimizin dediği gibi, rahatına düşkünlük ve tembellik de kişiyi özgünlükten alıkoyar. Peki, tembellik de ne ola ki?

Birey ve toplum arasında karşılıklı bir ilişki vardır: Toplum bireyin ne olacağını ve nasıl yaşayacağını belirlerken, bireyler de kitlesel sınırların dayanıklılığını sağlar ve sürdürürler. Kitleyi oluşturan bireyler çekilen/çektikleri sınırlar içerisinde “mutludurlar” ve bu sınırların dışına çıkmak istemezler. Yani, başka bir ifadeyle, evrensel ve nihai gerçekler (!) bireylere ayağını basacak bir zemin oluşturduğu sürece kendilerini güvende ve huzur içerisinde hissederler ve aynı zamanda bu durumun da sürekliliğini sağlarlar. Bu değerler ve anlamlar dünyası içerisinde eğleşmek kimliğimizi oluşturur ve bu sınırların dışına çıkmak istemeyiz. Aynı zamanda evrensel/nesnel değerlere, yaşam biçimlerine, doğrulara sahip olduğumuz batıl inancı içerisinde huzur buluruz. İşte bu tembelliktir.

Peki, eğer yeni ve farklı olan, benim inançlarımın evrensel/nihai/kesin olduğu kanımı sarsacaksa, neden hayatımda yenilik isteyim ki? Neden kendimi kesinlikten uzak anlamlar dünyasının boşluğuna bırakayım ki?

Bu sorunun cevabı özgürlüktür. Özgürlük en az iki türlü olur: Bir şeylerden özgürlük ve bir şeylere özgürlük. Her ne kadar, bir tarafımız farklı olanla yüzleşmeyi istese de bu sahip olduğumuz değerleri şüpheli konuma sokacağı için korku ve dehşet yaratır: Evrenin muazzam boşluğundaki sayısız galaksiden birinde güneş adlı gezegenin etrafında milyarlarca yıldır dönüp duran şu dünya denilen yuvarlağın üzerinde ortalama 70 yıllık ömürlerimizle, hayatın nihai gerçeklerine sahip olduğumuz ve varlığımızın pek bir ehemmiyetli olduğuna inanırken, aslında kırılgan ve fani olduğumuzu, değerlerimizin ve yaşam biçimimizin de en iyi/doğru olmadığını görmek -aslında çok komik olmasına rağmen- dehşet vericidir.

Fakat, yine de değişmez olduğunu düşündüğümüz değerlere sıkı sıkıya tutunurken bir tarafımız kulağımıza içten içe hayatın bu kadar olmadığını, sıkı sıkıya tutunduğumuz dalların bırakılabileceğini, düşüncelerimizi daha sakin savunabileceğimizi, ömür denilen süreyi rahatlık, sevgi, samimiyet ve anlayışla değerlendirebileceğimizi ve kişisel dönüşümlerin her zaman olası olduğunu fısıldar. İşte bu özlem/aşk kişiyi toplumsal sınırlanmışlıklardan, kendisi adına söz söyleyenlerden, hiç ölmeyecekmiş gibi sürmesinden, anlamsızca televizyona/cep telefonuna/bilgisiyara bakmasından, kendisini markaja alıp bir yerlere çekmeye çalışan ve “doğru yolu” gösteren politikacı/medya/uzman ordusundan, maceraya, özgünlüğe, diriliğe, hayatın sorumluluğunu üstlenişe, cüret etmeye, yeniliğe açık oluşa ve hayatın hayına özgürleştirir.

İnsan neden aynılıklardan ve benzerliklerden oluşan kitlesel bir oyundan çıkıp/çıkmaya çabalayıp kendisine benzemeyenle, ötekiyle ve farklı olanla yüzleşsin ki sorusuna herkes kendi istediği yönde cevap verebilir; fakat biz tartışmamızı ilerletelim. Artık, şu kadarını söyleyebiliriz ki özgün olmak ve hayatının sorumluluğunu almak isteyen kişi tembelliğinden ve ürkekliğinden silkinmelidir. Yeni olanın ne olacağı ve ne getireceği belirsizdir, fakat bu insanı canlandıran bir risktir. Tembellik ve korkunun zıttı cevvaliyet ve cürettir. Bu da kitlenin fikirlerine ve kendi fikirlerine daha acımasız, rahatlıktan daha uzak bir duruş gerektirir. Zira felsefe denilen meşgalenin en temel işlevlerinden birisi de dogmalardan, önyargılardan, sorgusuz sualsiz kabullenilmiş varsayımlardan kurtulma işidir (Sokrates, boşuna sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez demiyordu).

Kişisel dönüşümün, öteki olana “merhaba” demenin mümkün olduğu bir hayatı Nietzsche haklı olarak sanatçı olarak yaşam şeklinde ifade etmiştir. Çünkü her insan aslında bilir ki dünyaya yalnızca bir defa gelmiştir ve biriciktir:

Yalnızca sanatçılar, böyle ödünç alınmış davranışlarla ve eğreti kanılarla kayıtsızca ortalıkta dolaşmaktan nefret ederler ve herkesin gizemini, vicdan rahatsızlığını, her insanın biricik bir mucize olduğunu ifşa ederler; biz insanlara, insanın kaslarının en küçük bir kıpırtısına kadar bizzat kendisi, yalnızca kendisi olduğunu ve daha fazlasını, insanın bu biricikliğinin kesin bir sonucu olarak, güzel ve bakılmaya değer olduğunu, doğanın her yapıtı gibi yeni ve inanılmaz olduğunu ve can sıkıcı olmak dışında herşey olduğunu söylemeye cesaret ederler.[4]

Hayat garip, belirsiz, şaşırtıcıdır. Ve hayatımızın biricikliğini derinden hissederiz. Bu bilgi bir vicdan rahatsızlığı gibi içimizdedir ve bizi derinden rahatsız eder/dürter. Kendi özüne ihanet etmek istemeyen birey sınanmamış kanılarla ve hatta kendi ölümlülüğüyle yüzleşmek, hayatını sahiplenmek, kendi düşüncelerini yaratmak, önyargılarını kırmak, biricikliğini ve hayatının da biricik oluşunu yaşamak için cesur olmak, cüret etmek ve cevval olmak durumundadır. Diri/canlı/hayat dolu olmak; yani kişinin sürekli bir sanat eseri olarak kendisini yaratması bu demektir.

III. Sanat ve Yeni İnsan

Sanat, tıpkı felsefenin de yapmaya çalıştığı gibi, insanı yeni olan ve farklı olanla tanıştırma işlevini dolaysız olarak yapabilme gücüne sahiptir. Bu sanatın sıklıkla muhafazakâr kesimler tarafından tehlikeli olarak görülmesinin de sebebidir (aynı şekilde felsefenin de). Çünkü sanat eseri eğer samimi ise bir şekilde yenilik ve tazelik barındırır. Bu da farklı olanla yüzleşmeye direnen, sahip oldukları değerleri evrensel ölçütler olarak varsayan ve onları muhafaza etmeye çalışan kesimler tarafından hoş karşılanmaz. Tüm bunları sanat eserlerine verilen şiddet içerikli tepkilerden, uygulanan sansürlerden, karalama kampanyalarından, yıkımlardan görmek mümkündür. Tabii bir de tazelik barındırmayan “zararsız”/ “cici” sanat vardır. Böyle üretimlere, ülkemizde nerdeyse her şehirde görülen meyve sebze heykelleri verilebilir.

Hayatı akıp geçen, dönüşümlerin dur durak bilmediği bir cereyan ve sanatı da hayatın bu tazelenmesini hatırlatan bir etkinlik olarak düşünürsek, sanatın “yeni” olanla ilişkisi daha da belirginleşmeye başlar. Dinamizm, canlı oluş, diri oluş, dönüşüme ayak uydurmayı, bu da farklı ve yeni olanla karşılaşmayı gerektirir.

Farklı ve yeni olana “merhaba” demek ve anlamaya çalışmak özellikle sanat için geçerlidir. Aşk, yani mutluluk vaat eden başka bir duruma duyulan özlem ve hayatta ciddi değişimler yapma arzusu, sanatın olmazsa olmazıdır. Aşksız sanat bir hiçtir. Aşkı barındıran sanat kişiyi kitlenin belirlediği alışıldık yaşam biçimi ve düşünme tarzlarından, hayata, dönüşüme ve anlayışa özgürleştirir. Sanatın özü işte bu nedenlerle aşkla birlikte bir muhalefet ve asilik taşır; yani “yeni” olanla insanı tanıştırır.

Eğer, bu söylenenleri bir formül olarak kullanırsak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Eser kişinin günlük rutininde bir boşluk yaratamıyor ve anlık da olsa insanı o rutinden çıkaramıyorsa, anlayışında farklılık yaratamıyorsa, hatta yaşamına tazelik getirmiyorsa o kişinin sanatla karşılaştığını söyleyemeyiz. Yenilik, genel beğenileri kanıksamış olanlar için korkutucudur ve özgürlükle bağlantılıdır. Özgürlük ise ilerlemenin, dönüşümün, daha iyi ve anlamlı hayat arayışının tek garantisidir. Fakat daha önce de belirtildiği gibi özgür olmak korkutucudur çünkü bu aynı zamanda yalnız olmak, kendi doğrularının arayışı içerisine girmek de demektir: İşte burada bir savaş ilanı vardır.

Bu savaş ilanı –kulağa garip gelse de- demokratik yaşam biçiminin de özdeki temelidir; zira yeni/farklı düşünceler ve yaşam biçimleri ile sürekli bir karşılaşma gerekir. Gerçi, konu demokrasi olunca filozofların çoğunun çeşitli şekillerde yaptıkları önemli uyarıları dikkate almak gerekir (Örneğin, Tocqueville, Nietzsche, Frankfurt Okulu, John Dewey, Habermas, vs.). Genel olarak uyarıları özetlemek gerekirse akla ilk gelenler şunlar: Kitlenin beğenilerinin sorgusuz sualsiz değerli olduğu şüphelidir, zira medya kitle beğenisini çok kolay manipüle edebiliyor (ve bunu zevksizlik/bayağılık/kuru maneviyatçılık/dedikodu/teşhir/şımarıklık yönünde yapabiliyor); medya sayısı çok az olan ve iktidarlarla bağı olmak zorundaki güçlü şirketler tarafından yönetiliyor; ki böyle bir sistemde demokratik muhalefetin imkanı şüphelidir; eşitlik ve özgürlük ile anlaşılması gereken aynılık, sıradanlık ve kitle kültürü değildir; her ne kadar demokrasi idealinde insanların katılımcı ve eleştirel olmaları beklense de, kendi önlerine sunulan programları olduğu gibi kabul eden pasif tüketicilerden oluşan bir kitle ile demokrasiden söz edilemez vesaire.

İşte bu noktada sanatın önemi tekrar karşımıza çıkıyor. Kitlelerin eğilimlerine göre ve sadece ekonomik gerekliliklerle arz edilen “sanat” hiçbir özgürlük ve anlayış alanı yaratamamaya mahkum olsa da farklıyı ve yeniyi gerçek anlamda sunma gücüne sahip sanat, alışılmadık olanı sürekli ürettiği için gerçek anlamda çoğulculuk da yaratır.

Hayatla dolu olmak için, öteki ile muhabbet ve anlayış için, zihinsel ve duygusal ferahlık ve tazelenme için, yeni ve farklı dolayısıyla da taze olana cüret etmeniz, sarsılmanız, alıştığınız sokakların dışına da çıkabilmeniz ve ara ara da olsa yeni olanın tıpkı bahar kokulu bir esinti gibi ruhlarınızı cezbedip size “gel!” demesi dileklerimle.

* Bu makale Partisyon Müzik ve Düşünce Dergisi’nin 1. sayısında basılmış ve Dergi’nin izni ile İktisadiyat’ta yayımlanmıştır. Partisyon Dergisi yılda dört sayı olarak üç ayda bir yayımlanan hakemli bir dergidir. Daha detaylı bilgi için www.partisyon.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

** Görsel: http://www.christies.com

KAYNAKÇA

[1] Kant., “Aydınlanma Nedir?” Çev. Nejat Bozkurt http://www.allmendeberlin.de/Aydinlanma_Nedir_Kant.pdf (erişim: 04.02.2014)

[2] Nietzsche, Eğitici Olarak Schopenhauer, Zamana Aykırı Bakışlar 3, Çev. Mustafa Tüzel, (İstanbul: İthaki Yayınları, 2007), s. 7

[3] A.g.e. s.7

[4] A.g.e. s.8

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Abdullah Onur Aktaş

Yazar Hakkında Abdullah Onur Aktaş

O.D.T.Ü. İstatistik Bölümü’nde lisans, O.D.T.Ü. Felsefe Bölümü’nde de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde 2005-2012 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Doktora çalışmalarını geliştirme amacıyla TÜBİTAK bursu ile Almanya’nın Mainz kentindeki Johannes Gutenberg Üniverstesi Schopenhauer Araştırmalar Merkezi’nde bulundu. Bir dönem Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda “Müzik Felsefesi” dersi verdi. Şu an Çankırı Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Severek çalıştığı alanlar müzik felsefesi ve Kant sonrası Kıta Avrupa felsefesidir (özellikle Schopenhauer ve Nietzsche)