Neden Altın, Bitcoin Değil?

gold-vs-bitcoins

“Herkese banknot çıkarma yetkisi vermek istiyorum ki,
kimse kimseden bir daha banknot kabul etmek durumunda kalmasın.”
Henri Cernuschi

Cüzdanlarınıza, hisse senetlerinize ve mülkünüze sahip çıkın Hanımlar ve Beyefendiler, enflasyonlu günler! Tekrar başlıyoruz.

İnsanlığı heyecanlandıran bir sürecin başındayız. Elektronik Para’nın bulunmasının üzerinden 4 sene geçti. Bitcoin’in değeri düzenli olarak artmakta ve şimdiden mucizevî olarak sürekli büyüyen bir kazanç kapısı oldu bile… En çok da ‘bırakınız yapsınlarcılar’ bu sürece destek veriyor. Rüyaları gerçek oldu. Merkez bankası yok, devletler işin içinde değil ve girişimsel bir atılım başarıya ulaşmış gözüküyor. Diğer bütün paralara karşı bitcoin sürekli ve güçlü bir şekilde değerleniyor.

Akıl almaz olan ‘bırakınız yapsınlarcılar’ın bu durumu kalpazanlık olarak değil, serbest paranın zaferi olarak adlandırmaları. Pekiyi ne oldu ‘laisez faire’cilerin tekelci para basımına karşı yıllarca süren karşı çıkışına? İşte bütün karmaşa da burada yatıyor. Oysaki ‘bırakınız yapsınlarcılar’ bilindiğinin aksine merkez bankasına karşı çıkarken sürekli olarak devletin rekabeti bozduğunu ve serbest ticaretin önünde büyük bir duvar gibi durarak, para ve finans piyasasına iktisadi aktörleri dâhil etmediğini söyleyip ekonominin verimli çalışmadığı gerçeği üzerine yoğunlaşmaktadırlar.

Bitcoin keşfedildiğinden beri, anlaşıldı ki “Altın Standardı”na inanan iktisatçılar ile ‘bırakınız yapsınlarcılar’ arasındaki ittifak bir tek merkez bankalarına karşı olmalarıyla ilgiliymiş, o kadar. Çünkü Altın Standardı’na dâhil olan iktisatçılar, Bitcoin’in karşılıksız bir para olduğunu söylüyorlar. Bitcoin’in bir kalpazanlık olduğunu, asla serbest bir ticaret sonucu ortaya çıkmadığını, daha çok bitcoin’in mal-para olmadığını ve bir anda piyasada salt para olarak ortaya çıktığını, daha önce bir değeri olmadığını öne sürüyorlar. Örneğin altının çok eski zamanlarda -para bulunmadan önce- takas sisteminde bir mal olarak takas değeri olduğunu ifade ediyorlar.

Altın Standardı’na inanan iktisatçılar altının ekonomi için en avantajlı para olduğunu öne sürüyorlar. İktisat tarihine bakarsak, altın hem para hem mal olarak kullanılmıştır. Dünyanın her tarafında her insan için saklanabilir, değiştirilebilir, yok edilebilir, bulunabilir, üretim aşamalarında kullanılabilir ve alış-verişlerde hesaplama yapılabilir bir hal almıştır. Altın daha önce karşılığı olan bir meta olarak parasal ekonominin vazgeçilmez bir hesaplama aracı olmuştur.
Altın-paranın iktisadi koltuğuna rakip olan birçok ikame para ortaya çıkmasına rağmen –gümüş, midye kabuğu, sigara ve elmas gibi- asla altının ‘doğal tekel para’ olmasının önüne geçilebilmiş değildir. Hani altının artık insanların geçmiş dönemlerinde kalmış arkaik bir araç olduğunu söyleyenler var ya – o çok bilmiş iktisatçılar- bugünlerde her ana haber programının sonunda borsa, Dolar, Euro, TL ve altının günlük değerini öğrenirken hiç düşünmüyorlar mı? Altın hariç her kanuni-para ve ülke borsası sadece onu ilgilendiren coğrafi kesiminde yaşayanların ilgisini çekerken, altının bütün dünya piyasasında tek ve genel para olduğunu göremiyorlar. Kuzey Kore’de Euro ve Doların hiçbir satın alma gücü yokken, altının Kuzey Kore’den tutun adı bilinmeyen Ruritanya devletinde bile değeri dünya piyasasıyla aynıdır. Bu böyledir; bunu değiştirecek herhangi bir insan keşfi ve teknolojisi hala bulunmuş değildir. Gelecekte bu olabilir, altının arzı sürekli genişleyebilir. Ama henüz altından daha standart ve genel olan para keşfedilmiş değildir. Ve altının aynısı yapılamamaktadır. Simyacılar altının aynısı yapana kadar elimizde altından başka standart para yoktur. Bu yüzdendir ki altın standardının düşmanları bellidir: Kalpazanlar, enflasyon ile büyümeyi kafasına koyan siyasetçiler, keynesyenler, devletçi ve ulusalcı iktisatçılar ve şimdi hayretle ‘bırakınız yapsınlarcılar’.

Mal ve hizmetlerin yavaş arttığı dönemlerde insanlar altını çil çil madeni para olarak kullanılabiliyordu. Fakat insanlar sanayi devrimiyle birlikte artan alış-veriş hızına karşılık altını serbest piyasada ortaya çıkan belli bir fiyatta, ona %100 karşılık gelen bir oranda kâğıt-parayla kullanmaya başladılar. Çünkü bireyler için altını üzerimizde taşımak büyük bir risk olduğu kadar altının ağırlığından dolayı ceplerimizde taşımak da büyük bir yüktü. Böylelikle altın %100 oranında karşılık gelen kâğıt-para olarak karşımıza çıktı.

Altının ve bankacılığın evrimi şöyledir. İnsanlar kendi altınını toprağa gömmekten ya da yastık altında saklamaktan daha güvenli olarak bu işi profesyonel yapan para saklayan ambarlara götürdüler. Bu ambarlar bireylerin altınına karşılık %100 oranında ambar-fişleri verdiler. Bireyler istedikleri zaman altınlarını almak için bu fişleri ambara getirdiklerinde altınlarını almaktaydılar. Ambarlar güvenli kasalar gibiydiler ve bireylere verdikleri hizmetlerden ötürü belli bir oranda altın almaktaydılar. Görüldüğü üzere ambarlar banka, ambar-fişleri de kâğıt-paradır.

Bu ambarlar halktan öyle çok altın topladılar ki; bunu tefeci mantığıyla kredi olanağına çevirmek istediler. Bu, namuslu girişimcilikten çok uyanık ve etik dışı bir sahtekâr mantığın ürünüydü. Kredi almak isteyenler ambarlara koştular. Ambar sahiplerinin birçoğu bu borç verme işine el attılar. Başkalarının emanet paralarıyla başkalarına borç verdiler. Karşılığında faiz aldılar. Aldıkları faizlerle birlikte kârları artan ambarlar, daha da büyüdüler. Öyle ki ambarlarda emanet altını bulunanların kendi mülkü olan altın ambarlarda öylece durmasına rağmen, ambar-fişlerini karşılıksız çoğalttılar. Kredi vermek artık kolay bir işti. Bas ambar-fişini, ver krediyi, al faizi… Piyasaya da güven ver. Altınlarınız ambarımızın kasasında, sorun yok!

Her mahallede böylece artan ambarların kalpazanlardan, tefecilerden ve sahtekârlardan bir farkı kalmamıştır. Fakat mal ve hizmetlerden daha hızla artan karşılıksız ambar-fişleri sadece mal ve hizmetlerin fiyatını arttırır. Maaşları ve gelirleri değil! Sadece harcama gelirlerini yükseltir. Öyle bir an gelir ki kredi kullananlar kredisini ödeyemez bir hal alır. Çünkü enflasyon gelirlerden daha hızlı artmıştır; ambarların kârı azalır azalmaz. Spesifik olarak herhangi bir ambar hakkında çıkan güvenilmez ambar imajı, bir anda halkın o ‘güvenilmez’ ambara altınlarını almak için hücum ettiğinde, eğer altınlar orada yoksa finansal kriz başladı demektir. Bu çorap söküğü gibidir. Bankalar bir bir batar: Para pul olur. Ama zaten o para puldu, sadece –Altın Standardı’na inanan iktisatçıların dışında- sıradan insanın anlaması için belli bir zaman geçmesi gerekiyordu. Ambar sahipleri bankalarına hücum eden mudilerinin paralarını ödedikten sonra kuyrukta sonda kalan mevduat sahiplerinin altın-paralarını ödeyemezler. Zira ambar boşalmıştır. Ambar geçici olarak kapatıldığında geriye kalan altın mülk sahipleri avuçlarını yalarken, ambar-sahipleri her sahtekâr gibi kasabadan uzaklaşan kaçaklara döner. İşte bu kuyruğun sonunda kalan hak sahiplerinin alacaklarının tümü %100 altın rezervin dışında karşılıksız basılan para arzının toplamıdır.

Bankalara hücum, karşılıksız para basımının güçlü bir nedenidir. Ambar-bankalar öyle bir kredi dağıtmışlardır ki ekonominin bütün rasyonel aktörlerinin para kazanma hırslarına oynamışlardır. Bu, insanlığın derininde yatan büyük bir psikolojik mücadeledir. Bu, takas dünyasında bile görebileceğimiz bir meseledir. Kısa dönemli kârı uzun dönemli kârlara tercih etme durumudur. Bugün Bitcoin çılgınlığı denen şey aynen bu süreçle açıklanabilir. Enflasyonun cazibesi bizim eski primat dönemlerimize aittir. Çok sayı, az sayıdan iyidir. Çok malın, az maldan iyi olma mantığı paranın doğasında tam tersidir. Çok para ilk bakışta kıtlığı azaltabilir lakin bu karşılıksız bir büyümeyse maliyeti birilerinden çıkar. İktisadın yasası her dönem ve kültür için aynıdır. Çünkü para etkisiz bir eleman değildir. Takasta kullandığımız para mal değildir. Eğer sadece mal olsaydı enflasyoncuların dediği doğru olurdu. Bir metanın arzını arttırdığımızda sermayenin marjinal verimliliği de artar ve bu sosyal büyümeye yarar. Fakat para salt mal olmadığından paranın sürekli artışı sadece paranın değerini uzun dönemde sulandıracağı için sosyal faydaya sadece ilk kullananlar sahip olurken son gelenler ilk kullananların kazancını öderler.

Gerçek olan şudur ki Bitcoin’i ilk kullananlar mal ve hizmet alımıyla karşılıksız ve zahmetsizce kâra geçeceklerdir. Fakat para miktarı o kadar artacaktır ki Bitcoin’in değeri sulanacaktır. Çünkü bu kârı gören her girişimci bu elektronik para basma olayına akbabalarının leşe üşüşmeleri gibi üşüşeceklerdir. Bu leşi ilk yiyenler kârlıdır. Fakat bu parayı son kullananlar mal ve hizmetlerin fiyat artışlarını karşılamakla yetineceklerdir. Ekonomide bu duruma enflasyon denmektedir. Enflasyon böylece gelir dağılımını bozan, sömürü yaratan ve doğada bulunmayan bir hiyerarşi yaratır. Yani Altın Standardı’na inanan kişiler serbest piyasanın en son mantığına kadar tartışılmaz üstünlüğüne inanırlar. Ve yukarıdaki bahiste de anlaşılacağı üzere serbest paranın aslında üstü kapalı bir hilekârlık olduğunu ve bir başkasının altınını yani özel mülkünü onun isteği dışında kullanma ve zimmetine geçirme durumu olarak algılarlar. Altın Standardı’nı savunan iktisatçılar tam teşekküllü bir serbest piyasada tanım gereği çalma ve üstü örtülü hilekârlık olan kalpazanlığın doğal mülkiyet haklarının ihlali olduğunu ifade ederler.

Ve bugün ortaya çıkan Bitcoin yani elektronik para keşfinin ne serbest piyasa ile ne de girişimcilikle alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Bu basit ve net bir üstü örtülü hilekârlık olan bir kalpazanlık örneğidir. Başka bir şey değil.

Artık ‘laisez faire’cilerin şunu anlamasının zamanı gelmiştir. Serbest para ihracı sözünün içindeki serbest kelimesi tamamen doğal mülkiyet hakkının karşısında bir laftır. Artık ‘laisez faire’cilerin hisselerine ve sezgilerine güvenmeyi bırakıp devletin dışında ortaya çıkan her şeyin mükemmel olmadığını bilmeleri gerekmektedir. Nasıl fizik, kimya ve biyoloji yasalarına karşı gelemiyorsak, iktisadi yasalara da karşı gelemeyiz. İktisadı anlamak zorundayız. Paranın mucizevî etkilerine inanmak görüldüğü üzere aslında devletçiliğin bir sonucu değildir. Ekonominin basit mantığını bilenler için paranın serbest ya da kanuni (fed) etkisi aslında aynı derecededir. Fark bu paranın nasıl yaratıldığı ve %100 altına karşılık gelip gelmediği ile ilgilidir. Para arzının sürekli ve serbest biçiminde artmasının üretim artışının doğasına hiçbir katkısı yoktur. Üretim, sermayenin marjinal verimliliğine dayalıdır. Paranın satın alma doğası aslında altının para olmadan önceki mal-değerinin satın alma doğasıdır. Bu açıdan altının değeri asla sulandırılamaz. Ama Bitcoin’in doğuşu saf para olduğundan mal-değeri yoktur. Bu açıdan Bitcoin arzı sürekli artarak sulandırılabilir.

Bir de ‘laisez faire’ciler serbest paranın faizi düşüreceğinden ve böylelikle herkesin her şeye –sınırsız sayıdaki mülke- ulaşabileceğinden eminler. Onların bu hayalleri boşunadır. Faiz, üretim aşamalarının ve bireylerin zaman-tercihine bağlıdır. Paranın fazla ya da eksik olmasıyla alakalı değildir. Faiz oranını düşüren şey yine sermayenin marjinal verimliliğinden kaynaklanan tasarruf birikimidir.

Yüzde yüz altına bağlı bankacılık sistemi; Mises-Rothbard ekolünün tam teşekküllü serbest piyasada ortaya çıkabilecek bütün sorunlara dair çözümünün bilimsel açıklamasının genel adıdır. Eğer mükemmel paranın serbestliğini savunmaya kalkışırsak aslında hilekârların ticaretini savunuruz. Bu da ‘doğal mülkiyet haklarının’ sonu ve tekrar devletçiliğin hortlamasına sebebiyet verir. Devletçiler der ki: – bak siz bensiz yapamıyorsunuz – ve bu, devletçilerin bu konudaki fikrinin tekrardan önem kazanmasını sağlar. Bunun önüne geçmek için acilen serbest para safsatasından %100 altına karşılık gelen bankacılık sistemine dönmeliyiz.
Tam teşekküllü serbest piyasa sisteminin tek bir ‘doğal tekel’ parası vardır: %100 altına karşılık gelen rezerv sistemi ve onunla hareket eden para ve finans kurumları… Bunun için altın, bitcoin değil?

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Serkan Kiremit

Yazar Hakkında Serkan Kiremit

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olan Kiremit, 2003 yılında “Sınırlı Devlet” isimli çalışmasıyla yine aynı üniversitede yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. Halen özel bir şirkette çalışan Kiremit liberalizmin teori ve uygulama kısmıyla ilgilenmektedir.