Bugün de mi Mutsuzuz, Aristoteles?

Ian-Edwards-Creation-of-Self

Varlığın gizemini hissetmemek veya gizemin ötesinde bir yerlerde olmak için ya her şeye kadir bir tanrı olmak gerekir ya da duygusuz/ruhsuz birisi. Zira her şeye kadir bir tanrı zaten gizemin ötesinde olacaktır fakat ruhsuz birisi öyle şekilde sürüp gider ki sanki onun için hayat hiç akmıyor gibidir. Böylesi bir kişinin duyuları uyuşmuştur, hayatın kendisinde ilginç hiçbir şey bul(a)maz ve ona her şey sıradan/sıkıcı görünür. Oysa var olmanın kendisi başlı başına şaşkınlık verici bir durumdur: Hiçlik değil de varlık var. Yok değilim ve yaşıyorum. Ve varlık, insanı şaşırtan, büyüleyen bir mucize olduğunu her saniye adeta borazanlarla duyurur.
Hiçlik yerine varlık var. Bu acayip bir durum: Olmak ne demek acaba? Tüm bu varlığın şaşkınlığı üzerimizdeyken sormadan edemediğimiz ikinci bir soru daha var: İnsan olmak ne demek acaba? Bu yazıda ben sadece ikinci soru ile doğrudan ilgileneceğim. Bunu özellikle Aristoteles’in mutluluk ahlakının izini sürmeye çalışarak yapacağım.

I. Yaşasın Mutluluk Ahlakı: Usta İnsan, Virtüöz İnsan, Kâmil İnsan Hakkında

Felsefenin ne olduğu konusunda kafaların karışık olduğunu görmek mümkün… Pek çok kişi için felsefe ne olduğu belirsiz, soğuk, mesafeli ve hayattan kopuk bir uğraşı gibi durmakta. Günümüzde bu kafa karışıklığını ortadan kaldırma kudretinde eserler Piere Hadot’dan (1922-2010) gelmiştir. Hadot, bize felsefenin iyi yaşamın arayışı olduğunu tekrar hatırlatmıştır: Felsefe, mesai saatleri içerisinde memuriyeti akademilerde yapılan bir uğraşı değil, hiçbir kesintiye uğramadan yaşantı üzerine düşünerek, değiştirerek, şaşırarak yaşamı güzelleştirecek olan bir alettir. Ölüme hazırlanma sürecidir. Felsefe, iyi yaşam arayışıdır.
Hadot’nun bize hatırlattığı şey aslında çok basit: Felsefe, sadece felsefe hocalarının veya akademinin giriş izni olan, sırlarının kimseye verilmediği özel bir cemiyet değil; yaşamı irdeleme, ölüme hazırlanma, hayatın zorlukları karşısında duruş belirleme, dönüşüm iradesi göstermektir. Hadot, bize ilkçağdaki “filozof” kavramıyla, günümüz “felsefe profesörü” arasındaki farkı göstermesiyle anlamlı bir sarsıntı yaratmıştır (Hadot’nun öneminin gitgide daha da artacağını düşünüyorum.). Felsefe gerçekten de insan olmak denilen macerayı, zaman içerisinde ustalaşılması gereken bir sanat olarak görmüştür. Bizim kültürümüzde de “kâmil insan”dan kastedilen budur. Kâmil insan mükemmelleşmiş insandır. Yani hayat konusunda ustalaşmıştır. Kâmil insan olabilmek için ön koşul tecrübeler, hatalar, kaygılar, çabalama ve süreçtir. Mükemmellik (kâmil olmak) bir takım soyut yasalara, ilkelere uyuyormuş görüntüsü çizmek ile alakalı değildir. Ahlaklı yaşam bulunan/görüntüsü çizilen bir sonuç değil, uğruna çabalanan bir süreçtir. Bu çerçeveden değerlendirdiğimizde “herhangi bir inanca bağlıyım öyleyse ahlaklıyım” düşüncesi tamamen yanlıştır çünkü süreç içerisinde olgunlaşma göz ardı edilmektedir. Yaşama sanatında ustalaşma bir müzik aletinde ustalaşmaktan farksızdır. Nasıl bir keman virtüözü ustalaşmak için zamanını vermiş, alıştırmalar yapmış, heyecanlanmış, hatalar yapmış, tekrar denemiş, sınavlardan geçmiş ise virtüöz/kâmil insan da (virtüöz ve virtuous (erdemli) kelimelerinin birliğine dikkat buyurunuz) yaşama sanatında aynı aşamalardan geçmiştir. Tam da burada erdemli/usta/kâmil insan olmak için bir takım ahlak kuralları hakkında nutuk çekebilmek değil de çabalamanın ve erdemin yaşamda uygulanması gerekliliği iddiasını incelemek için bize bir derya sunan Aristoteles’e dönmek anlamlı olacaktır.[1]
Özellikle Aristoteles’i ele almamızın bazı avantajları var; zira bu tartışmada söz konusu olan yaşama ustalığıdır ve Aristoteles teorik değerlendirmeler konusunda dikkatlidir. İyi olanı aramak, iyi eylemek için önemlidir. Bu kadar basit.[2] Aristoteles felsefesi, teorik irdelemelerin içerisinde kapalı kalmış kafalar için her daim temiz ve taze hava olacaktır. Aristoteles’in tabii ki kendi Nikomakhos’a Etik adlı kitabını okur okumaz kişinin iyi bir insana dönüşeceği gibi bir beklentisi yoktur; fakat en azından doğru hedeflere yönlenmiş iyi eylemler konusunda ipuçları verme kaygısı vardır. Şimdi, Aristoteles’i –çok sınırlı bir biçimde de olsa- incelemeye başlayalım.
***
Aristoteles her şeyin bir karakteristik özelliği olduğunu söylüyor (ergon). Örneğin bıçağın karakteristik özelliği kesmesidir. Ve bir şey karakteristik özelliğinde mükemmelse ona erdem (arête) atfedilir. Yani biraz karikatürize edersek, eğer bir bıçak iyi kesiyorsa o bıçak ahlaklı/mükemmel bıçak olarak görülür.
Bu mantık sınırları içinde, insan eğer karakteristik özelliğinde ve aktivitelerinde mükemmelleşmiş ise biz ona ahlaklı insan diyoruz. Daha doğru ifade etmek gerekirse kâmil (kemale, mükemmeliyete ermiş) insan… İnsan da virtüöziteye (mükemmelliğe) düzgün alıştırmalarla ulaşabilir. Ve iyi yaşam konusunda çabalayan/alıştırmalar yapan insan ustalaştığı derece mutluluğa (eudaimonia) ulaşır.[3] Öyleyse insanın karakteristik özelliklerini inceler ve bunlarda nasıl ustalaşacağımızı anlarsak, mutluluk bize kapılarını açabilir.
Örneğin insanın bedenine bakması ve spor yapması ahlaklı bir davranıştır. Zira iyi insan olmak isteyen insanın bedeni ile güzel bir iletişim içinde olması gerekir. Beden düzenli alıştırmalarla, sağlıklı ve ölçülü yiyerek güçlü kılınır. Bedenine iyi bakan, bedenine bakmayana göre daha erdemlidir. Tıpkı bunun gibi insan ruhuna, gönlüne ve aklına özen gösterdiği derece ahlaklıdır. Ahlakın, insanın yaşarken kendisine özenmesi, ilişkilerine çekidüzen vermesi ve ustaca yaşaması için yapması gerekenler olarak değerlendiren Aristoteles, herhalde günümüzde ahlakın yeterli ve gerekli koşulu olarak bir inanca bağlılığın var sayıldığını duysaydı çok şaşırırdı (“Ben X dinine inanıyorum öyleyse ahlaklıyım” önermesi Aristoteles için herhalde hiçbir şey ifade etmeyecektir. Zira, kişinin ahlakı sadece o kişinin nasıl yaşadığına bakılarak anlaşılabilir. Herkesin kendisini teorik olarak “melek gibi” gördüğü bir dünya burası… Oysa pratiğe ne oldu? “Ben iyi bir insanım” argümanı, sadece iyi yaşanarak kanıtlanabilir bir iddiadır. Zira Aristoteles çerçevesini tekrar edecek olursak ahlak, yaşam sanatında ustalaşma süreci ile alakalıdır).

II. Mutluluk İçin Gerekli Olan: Gereksiz ve Yararsız Şeyler/Uğraşlar

Aristoteles için ahlakın temel önemi uygulanmasındadır. Erdemler hayat bulmalıdır. Erdem hakkında konuşmak değildir amaç. Amaç, erdemli olmaktır. Pratik ve politik alanda erdemlerin uygulanması gerekmektedir: İyi insan olmak ve doğru olanı yapmak! Aristoteles bu konuda şöyle diyor:

Şu anda bizim uğraştığımız felsefe alanı diğerleri gibi saf teorik değildir. Zira erdemin ne olduğuna dair bilgi toplamaya çalışmıyoruz fakat erdemli insanlar olmaya çalışıyoruz. Aksi takdirde yaptığımız işin bir anlamı olmazdı.[4]

Aristoteles o dingin bilgeliği içerisinde pratik çıkarların hep başka bir şeye hizmet ettiğini söyler. Örneğin çivi yapıyorsam bu kendi içinde değerli değildir, sadece nala çakmak için değerli olabilir. Ve nalbandın nalı çakması ise yine kendi içinde değerli değildir, atın iyi koşması için değerlidir. Ve atın iyi koşması ise örneğin asker için iyidir ve saire. Bu zincir böyle devam eder. Kendisine hizmet edilen amaç hep daha üstündür. Bu şekilde hizmet eden eylemler ve hizmet edilen amaçlar piramidi oluşur. Bu uğraşlar piramidinin en tepesinde ise kendisi başka bir şeye yaramayan ama diğer her şeyin kendisine hizmet ettiği uğraşılar kalır. Az önceki örneğimizi sürdürürsek askerin iyi olması –mesela- devletin iyiliğine hizmet edebilir. Devletin iyi olması ise vatandaşların boş zaman sahibi olmalarına hizmet edebilir. Ve bu boş zamanda yapılan felsefe, sanat, saf bilim gibi faaliyetler piramidin zirvesine yerleşirler. Yani en değerli uğraşlar kendi içinde değerli olan uğraşlardır.
Bizim toplumumuzda yapılan işin gözle görülür elle tutulur bir değeri olması beklenir. Örneğin, bir genç ailesine felsefe ile veya herhangi bir sanat ile veya bilim ile uğraşacağını söyleyecek olsa ilk duyacağı soru şudur: “Ne işe yarıyor o?” Fakat Aristoteles’in sunduğu muhteşem çerçeve sınırları içerisinde “ne işe yarıyor felsefe?” veya “ne işe yarıyormuş bu müzik?” gibi sorular soran herkese ferah bir kalp ve mutluluk ile “hiçbir şeye” cevabını verebiliriz:

– Şarkı söylüyorum
– Neden?
– İçimden geliyor, yaşadığımı anlıyorum.

-Dans ediyorum
-Ne işe yarayacakmış bakayım o?
-Şu ölümlü varoluş içerisinde bütün ciddi ve ağır hallere nanik çekmeye yarayacak.

-Resim yapıyorum
-Tuval, boya, çerçeve şu kadar para olsa, bu resmi şu kadara satarsın bence…
-İster satarım ister satmam. Resim yaparken hayatı kendi gözümle görüp onun heyecanını yaşıyor ve yansıtıyorum.

-Fizik okumak istiyorum.
-O işte para yok, sen mühendis falan ol.
-Ben varlığı anlamaya çalışacağım

-Felsefeyi seviyorum
-Yok, daha neler. Neyi düşüneceğine izin olup olmadığını başkaları söylemiş zaten. Otur bir ayakkabı yap daha iyi.
-Ayakkabı da yaparım, hem de bunu aşkla severek yaparım; ama varlık hala gizemli kalır benim için. Bana öğretilenlerin ötesini de görmeye hevesliyim. Ben dünyayı kendi gözleriyle görmek isteyen birisi olarak ezbere, kopyala-yapıştır şeklinde yaşamak istemiyorum. O yüzden, arayacağım, çabalayacağım. Sizlerin sunduğu huzur içerisinde kendimi kaybetmektense, kendi kaygılarım, sıkıntılarım, arayışım ve huzursuzluğum da kendim olurum daha iyi.[5]

Kendi içinde değerli olan uğraşlar açıkça başka bir şey için faydalı değildirler ve pratik önemi olan faydalı diğer uğraşlar ise bunlara hizmet ederler. İnsanın ulaşabilecekleri yücelikler işte bu “işe yaramayan” uğraşlarda bulunabilecektir.[6] Pratik dertlerin içine fazlasıyla gömülmüş, bu dertler ve kaygılar arasında kaybolup gitmiş olanların kaderi yaşıyor olduğunu unutma haliyken severek herhangi bir şeylerle uğraşabilen insan canlı, diri, hay dolu, hayat dolu olacaktır.
Ve Aristoteles felsefesinde bütün uğraşlar piramidinin en zirvesinde bulunan en değerli uğraş ise –bütün pratik faydalı işlerin hizmet ettiği piramidin en zirvesindeki meşgale- yaşamın o muhteşem gizemine şaşıp kalarak hayatı temaşa etmektir:[7] Var olmak başlı başına bir muamma ve akıl, baştan aşağı şaşkınlık içerisinde bu muazzam muammayı temaşa ediyor…

Kaynakça
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev.Saffet Babür (Ankara: Kebikeç Yayınları, 2005)
Aristoteles, Nicomachean Ethics, çev. Roger Crisp, (UK: Cambridge Uni. Press, 2000)
Macintyre A., Erdem Peşinde, çev. Muttalip Özcan (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001)

Notlar
[1] Mutluluk ahlakı ve Aristoteles’in önemini vurgulama konusunda özellikle Alasdair Macintyre önemlidir. Moderniteye ve objektif ahlak anlayışlarına Nietzsche’nin eleştirilerini kabul etmekle birlikte çözümün tekrar Aristoteles’in ahlak anlayışında olduğunu iddia etmektedir. Bkz. Alasdair Macintyre, Erdem Peşinde, çev. Muttalip Özcan (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001)
[2] Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev.Saffet Babür (Ankara: Kebikeç Yayınları, 2005), 1103b
[3] Bu noktada Aristoteles, Yunanca erdemli karakteri ifade eden êthos kelimesi ile alışkanlık/alıştırmayı ifade eden ethos kelimesinin yakınlığını vurguluyor. A.g.e. 1103a
[4] Bu çeviri bana ait. Çeviriyi İngilizce olan şu kaynaktan yaptım: Aristotle, Nicomachean Ethics, trans. and ed.by Roger Crisp, (UK: Cambridge Uni. Press, 2000), 1103b. Buradaki İngilizce şöyle: “The branch of philosophy we are dealing with at present is not purely theoretical like the others, because it is not in order to acquire knowledge that we are considering what virtue is, but to become good people – otherwise there would be no point in it.” Saffet Babür’ün Yunanca aslından çevirisi ise şöyle “Şu anda ele aldığımız konu diğer konular gibi teorik bilgi olmadığına göre (erdemin ne olduğunu bilmek amacıyla değil, iyi olalım diye araştırma yapıyoruz; yoksa bunu ele almanın bir yararı olmazdı)” Nikomakhos’a Etik, çev.Saffet Babür (Ankara: Kebikeç Yayınları, 2005), 1103b
[5] Elbette “Ne işe yarıyor?” sorusuna yine Aristoteles çerçevesinden “iyi insan olmaya”, “ahlaklı insan olmaya”, veya “mutlu olmaya” yarıyor gibi cevaplar verilebilir. Bu başka bir tartışma konusudur. İkinci olarak, Aristoteles uzmanları bilgelik (sophia) ve basiret (phronesis) ayrımının benim yazımda belirsiz kaldığı üzerinden eleştirebilirler. Yalnız ne var ki bu konunun tartışması da eldeki yazının limitlerini aşmaktadır.
[6] Okul, school, schule, ekol gibi kelimelerin kökü Yunanca skholē kelimesidir. Bu kelime “boş zaman” demektir
[7] Theoria kelimesi Yunanca “bakmak”, “temaşa etmek” anlamlarını barındırmaktadır.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Abdullah Onur Aktaş

Yazar Hakkında Abdullah Onur Aktaş

O.D.T.Ü. İstatistik Bölümü’nde lisans, O.D.T.Ü. Felsefe Bölümü’nde de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde 2005-2012 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Doktora çalışmalarını geliştirme amacıyla TÜBİTAK bursu ile Almanya’nın Mainz kentindeki Johannes Gutenberg Üniverstesi Schopenhauer Araştırmalar Merkezi’nde bulundu. Bir dönem Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda “Müzik Felsefesi” dersi verdi. Şu an Çankırı Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Severek çalıştığı alanlar müzik felsefesi ve Kant sonrası Kıta Avrupa felsefesidir (özellikle Schopenhauer ve Nietzsche)