Batı Neden Egemen?

Sipahi3

En azından şimdilik öyle. Geçenlerde İstanbul’da tramvayında arkadaşla bu meseleyi konuşuyorduk, derken bir amca arkadaşla araya girdi hemen, “matbaa geç geldi, matbaa! Okur yazar adam yok bizde, hala da yok” dedi, sonra epey de bir sövdü. Gülümsedik. Diyemedim ki matbaa neden geç geldi?

Nasıl oldu da Kapitalizm ve ulus devlet, dünyanın iktisadi ve siyasi iki güçlü yapısı, Batı’da oluştu da Doğu geride kaldı? Son zamanlarda bu soruya cevap arayan bazı tarihçi, iktisatçı ve siyaset bilimcilerden harmanladığım bir cevabı yazacağım. Detaylara girmeden mümkün oldukça basitleştirilmiş bir şekilde ifade ediyorum.

Önce Orta çağların sonundan durumun fotoğrafını çekelim. 16. yüzyılda İtalyan yazar Niccolò Machiavelli Prens adlı eserinde Doğu ve Batı sistemleri hakkında şöyle yazıyor,

“Türk hükümdarlığı tek bir padişah tarafından yönetilir. Diğerleri kapıkullarıdır. Padişah ülkesini sancaklara ayırmış ve oralara valiler tayin etmiştir. Padişah valileri istediği zaman istediği biçimde değiştirebilir. Fransa kralı ise kalabalık bir soylular sınıfı ile kuşatılmıştır. Bu soyluların kendilerine bağlı uyrukları ve ayrıcalıklı durumları vardır. Kral onların bu ayrıcalıklarını kendini tehlikeye atmadan ellerinden alamaz.

Bu iki çeşit yönetim biçimi incelenirse, Türk hükümdarlığının ele geçirilmesinin çok güç, fakat bir kez ele geçirilirse onu elde tutmanın ise çok kolay olduğu görülür. Buna karşılık Fransa krallığını ele geçirmek kolay fakat onu elde tutmak çok güçtür. Çünkü Türk hükümdarlığında herkes padişahın kulu olduğu için onları baştan çıkarmak güçtür. Osmanlı devletine kim saldırırsa onu birlik içinde bulacağını hesaplaması gerekir.

Fakat bir kez yenik düşüp ordusu bozguna uğrayacak olursa hükümdar soyundan gelenlerin dışında kimseden korkmaya gerek kalmaz. Fransa’da ise krallığın bazı beylerini elde ederek ülkeye kolaylıkla girilebilir. Memnun olmayanlar ve değişiklik isteyenler her zaman bulunur. Bunlar size kapıları açabilir ve zaferinizi kolaylaştırabilirler. Ancak yine bu derebeylerle uğraşılmak zorunda kalınacağından, Fransa’yı elde tutmak güçtür.”

Machiavelli burada Fransa’dan bahsediyor, ama bu çağda diğer Avrupa krallıklarının durumu da farklı değil. Osmanlı istikrarlı, dış tehditlere karşı güvenli bir sistem kurmuş, Avrupa ise krallıklara bölünmüş, sürekli savaş içinde yaşamakta. Avrupalılar da bu farkı hissediyordu elbet. Machiavelli 1469 doğumlu biri olarak İstanbul’un fethinin haberi geldiğinde herhalde İtalya’daydı ve etrafındakilerin tepkisini hatırlıyordu. Peki nasıl oldu da Avrupa güçlü devlet yapısıyla ve kapitalist ekonomi üretirken, Doğu ülkeleri bölünmüş bir durumda savaş içinde kaldı? Olayın kritik noktası bu iki bölgedeki askeri sistemler arasındaki farkta.

Önce Ortadoğu’ya bakalım. 7. yüzyılın sonlarında, yani dört halife devrinden sonra, Araplar fethettikleri bölgeleri yönetmenin sorunlarını yaşıyorlar. Aşiret düzeniyle koca Bağdat’ın yönetilmesi mümkün değil mesela. Bu nedenle Pers, Türk ve bazı Hristiyan krallıklarından devraldıkları bürokratik ve askeri yapıları kullanıyorlar. Böylece hem aşiret yapıları kent yaşamı içerisinde bozulmuyor, hem de etraflarındaki devlet yapısından faydalanıyorlar. “Memlük” denilen bu yabancı halklar bir nevi devletin taşeronluğunu yapıyor. Hükümdar askeri gücü dışarıdan temin ettiği için elitlerin yaptırım gücü kısıtlı oluyor. İsyanlar daha kolay bastırılıyor, devletler arasında da fazla savaş olmuyor.

görsel 1

Kaynak: “Battle of Vienna.Sipahis” by G. Jansoone – own photo of an old document. Licensed under Public Domain via Wikimedia Commons

Memlük sistemini en ileri seviyeye getiren devlet ise Osmanlı oluyor. Arapların sistemi zamanla çöküyor, çünkü Memlükler sisteme asimile olup zamanla hükümdarlarını deviriyorlar. Ama Osmanlı’nın devşirme sistemi sürekli dönüşümlü tek nesillik bir elit üretiyor. Çoğu Rumeli’den çocukluklarında toplanan devşirmeler sarayda eğitiliyor ve zaman içerisinde Osmanlı’nın askeri elitini ve bürokrasisini oluşturuyor. Bunların oğulları edindikleri geliri miras edinemiyor. Tımarlı Sipahilerin bile çocukları yerlerini alamıyor. Dolayısıyla Osmanlı’da çok zengin bir ailenin çocuklarının veya en azından torunlarının, sıradan esnaf olması görülmemiş şey değildir. Aynı durum Avrupa’da söz konusu olamaz.

İktisadi bakımdan bu sistem uzun vadede sıkıntıya yol açıyor. Osmanlı sisteminde yükselip zengin olanlar bile servetlerini güvenceye almak istediklerinde Vakıf kuruyor. O zamanın Vakıflarını otomatik pilota kurulu birer şirket gibi düşünün; bu vakıfla kaynaklarını sadece Vakfiyede yazılan amaçlara yönelik harcapıp, kurucu amacının dışına çıkmayan kurumlar. Bunların bir çoğunun hayır amaçlı olduğunu düşünürsek mantıklı, çünkü kaynakları suiistimale kapalı oluyor. Mesela bir vakıf okulu bozulmadan işine devam edebiliyor. Ancak uzun bir süre bozulmamakla kendini de geliştiremiyor, çünkü okulun müfredatı dahi vakfiyeye kayıtlı olduğu için değiştirilmesi mümkün değil.

Peki parçalara ayrılmış, savaş içindeki Avrupa ne yapıyor? Sistemin zayıf görünen kısımları uzun vadede daha güçlü bir devlet yapısı ve değişken bir ekonomik sistem doğuruyor. Krallıklar birbirleriyle savaşırken feodal elitlerden asker istiyor, bu elitlerin de böylece yaptırım gücü oluyor. Dükler, Baronlar, Lordlar merkezi hükümet, yani krallarıyla, sürekli bir pazarlık içindeler. Hatta elitler o kadar güçlü ki isyan edip sistemi değiştirebiliyorlar. Mesela 1215’de İngiltere’de bir grup Baron, Kralı sıkıştırıp bireysel özgürlüklerini garanti altına alan bir belge imzalatıyor. “Magna Carta,” yani “büyük anlaşma” adı verilen bu belge her kral döneminde tekrar onaylanıyor. Kıta Avrupa’sında kağıda dökülmese de benzer bir düzen var.

Bilgi: Avrupa’da devletleşmenin bedeli: çok sayıda savaş yaşanıyor, bu savaşlar içinde Doğu’da olmayan profesyonel ordular, vergi sistemi ve devlet hiyerarşisi gelişiyor

Bu dinamizm iktisadi düzene de yansıyor. Batı’da merkezi yönetimler zayıf olduğu için elitlerin babadan oğula miras aktarmasının engellenmesi söz konusu değil. Böylece Batı krallıkları şirketlerin kurulmasına izin veriyor, bu şirketlerin bünyesinde de sermaye birikiyor. 16. Yüzyılda kurulan Doğu Hindistan Şirketi zamanın bir çok şirketi gibi kraliyetten imtiyaz alarak kuruluyor. Elitler bu ve benzeri şirketleri esnek, kar amaçlı yürüttüğü için şirketler büyüyor, dünya ticaretine hakim oluyor. Sermaye birikimi ilmi gelişmelerle birlikte 18. Yüzyılın ortalarında sanayi devrimine yol açıyor. Gerisi malum, isterseniz matbaadan girin.

görsel 2

Kaynak: “Voc” by Joseph Mulder (1658–after 1718) – Stadsarchief Amsterdam Transferred from nl.wikipedia. Licensed under Public Domain via Wikimedia Commons

Kısacası bu literatür Doğu ve Batı arasındaki kurumsal, siyasi ve iktisadi farkı temelinde askeri sisteme bağlıyor. Doğu’da askeri düzen bir nevi taşeronlara verdiği için merkeziyetçi bir sistem geliştiriyor ve elitlerin gelişmesini engelliyor. İstikrarlı ama sermaye birikimini engelleyen bir sistem haline geliyor. Diğeri asker için elitlere muhtaç olduğundan onlarla sürekli pazarlık yapıyor. Uzun süren düzensizlikten sonunda çekirdekleşmiş devletler ve üretici bir kapitalist sitem doğuyor.

Tekrar şöyleyim, bu yazıda çok geniş tarihi bir süreci modelleştirmeye çalıştım. İlginizi çekiyorsa aşağıdaki kaynaklardan faydalanabilirsiniz:

[1] Fukuyama, Francis, and Francis Fukuyama. The Origins of Political Order: From Prehuman times to the French Revolution. New York: Farrar, Straus and Giroux, 2011.

[2] Kuran, Timur. The Long Divergence: How Islamic Law Held Back the Middle East. Princeton: Princeton University Press, 2011.

[3] Tilly, Charles. The Formation of National States in Western Europe. Princeton, N.J.: Princeton University Press, 1975.

Kaynak
İlk Görsel: Wikipedia

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Selim Koru

Yazar Hakkında Selim Koru

Selim Koru, tarih alanında lisans derecesini Wisconsin Üniversitesi’den 2010 yılında, uluslararası ilişkiler ve iktisat alanında, yüksek lisans derecesini ise Johns Hopkins School of Advanced International Studies (SAIS)’den 2014 yılında aldı. Enerji ve uluslararası ilişkiler konularında araştırma yapıyor.Koru, daha önce Sabah gazetesi, El Cezire’nin Washington ofisindeki İngilizce ve Arapça servisi ve Washington’da Kongre’yi takip eden The Hill gazetesinde staj yaptı/çalıştı. Mart 2011’de TEPAV’da araştırmacı olarak işe başladı. 2012’de yüksek lisans nedeniyle yurt dışına çıkan Koru, Eylül 2014’te tekrar TEPAV’a katıldı.