Adam Smith’in Ahlaki Duyguların Kuramı Adlı Eserinde Doğa ve Ahlak İlişkisi Üzerine [*]

I. Adam Smith’in Ahlaki Duyguların Kuramı[1] adlı eseri nasıl okunmalıdır?

Ahlak bazen tehlikeli olabilir. Evrensel, ideal, nesnel ahlak kurallarının peşinde koşarken, farklı yaşam seçeneklerini, kültürleri ve çeşit çeşit insani deneyimi göz ardı edebiliriz. Ahlak kurallarını evrensel bir zemine oturtmanın zorluğu da farklı kültürler ve yaşam tarzları hakkında bilgimiz/görgümüz arttıkça karşımıza çıkar. Fakat gelin görün ki sanki doğa “sabit” gibidir. İşte tam bu noktada ahlak kurallarına evrensellik iddiası katmaya çalışan bazı filozoflar doğaya göndermelerde bulunmaya ve bu sayede ahlak anlayışlarının haklılığını göstermeye meyyaldirler. İşte bu temayüle Adam Smith iyi bir örnek olarak durmaktadır.

Ahlaki Duyguların Kuramı adlı kitaba baktığımızda, Smith’in bazı duyguların ahlaki olduğunu varsaydığını ve kitabın amacının da bu duyguları derli toplu ifade edecek bir kuramın oluşturulması olduğunu görürüz. Lakin kitabın başlığı “kuram” dese de, kitap aslında ahlaki davranışlarla ilgili “gözlemler”den oluşmaktadır. Öyleyse bu kitap, “ahlaki olarak değerlendirilen bir takım duygularla ilgili bir dizi gözlem” olarak okunmalıdır. Smith de zaten gözlemlerini sunarken oldukça betimleyici bir dil kullanmaktadır ve ahlak anlayışlarının farklı zamanlarında, farklı kültürlerde, farklı sınıflarda aynı olmadığının da bilincinde gibidir. İşte bu nedenle Ahlaki Duyguların Kuramı’ndan aslında ahlak adına en son bekleyeceğimiz evrensel, nesnel standartlar olmalıdır. Fakat nesnellik iddiası dolaylı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyişle, Smith sıklıkla Doğa’nın[2] amaçlarından bahsederek dolaylı yoldan da olsa kültürün ve tarihin önemini es geçmektedir. İşte tam da bu nedenle Smith’in Ahlaki Duyguların Kuramı, doğanın bizim ahlak anlayışımızı haklı çıkarmak için nasıl manipüle edilebileceğinin iyi bir örneğidir. Bu makalenin amacı da tam olarak doğa ve ahlak arasında kurulan böylesi bir ilişkiyi göz önüne sürmeye çalışmak olacaktır.

II. Ahlaki Duyguların Kuramı’nda Doğa ve Ahlak
Smith, bireylerde bazı duyguların ötekilerin mutluluğuna hizmet edeceğini söylemektedir. Kendimi başkasının yerine koyabilir ve onun karşılaştığı durumda benzer tepkiler vereceğimi bilebilirim. İşte bu durumda karşımdakinin tepkisini onaylayabilir veya reddedebilirim. İşte bu hayal etme sürecine Smith “sempati” diyor. Ona göre neşeli hislere sempati göstermek, nefret, hınç, öfke veya yas gibi daha zorlu hatta saldırgan hislere sempati göstermekten daha kolaydır. İşte bu noktada Smith doğa ile ilgili ilk yorumunu yapmaktadır:

Öyle görünüyor ki insanları birbirinden ayıran sert ve sevimsiz hislerin nadiren ve zorlukla iletilmesi Doğa’nın amacıydı.[3]

Her ne kadar bu alıntı bize Doğa’nın amacının ne olduğunun büyük resmini sunmasa da en azından Doğa’nın bir takım amaçları olduğunu görüyoruz: Bu amaçlardan bir tanesi ise “sevimsiz” duyguların iletişiminin zor olmasını sağlamak. Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki insanlar neşeli/keyifli hislerin peşinden gitmeye eğilimliler.

Doğa, öyle görünüyor ki bizi kendi dertlerimiz/üzüntülerimizle yüklediğinde bunun kâfi olduğunu düşünmüş olmalı. Dolayısıyla başkalarının dertlerini, bize bunları azaltmaya sevk edecek kadardan fazlasını yüklenmemizi buyurmadı.[4]

Bizim üzüntülere değil de neşeye olan sempatimiz aynı zamanda fakirliğimizi saklama ama zenginliğimizle gösteriş yapma sevdamızda da görülebilmektedir. Benzeri bir bağlamda insanlar zenginlere özenir ve onlar gibi olmaya heveslenir. Smith’e göre bu düpedüz boş/saçma bir hevestir. Fakat bu saçmalıktan insanlığın gelişimi ve başarıları ortaya çıkar. Fakirler durumlarından utanır ve daha fazla şeye sahip olmak isterler. Bu özenme aynı zamanda zengin ve güçlülerin sahip olduğu avantajlara imrenme ile olur. Hatta doğa böylelerine boyun eğilmesi gerektiğini öğretir.

Doğa onlara [zenginlere/güçlülere] boyun eğilmesini, onların karşında titremeyi ve onların yücelmiş konumları karşısında diz çökmeyi, gülümseyişlerini her tür hizmetin ikamesi olacak bir ödül ve onların hoşnutsuzluklarından en ağır küçük düşme olarak -sanki daha korkunç bir kötülük yokmuş gibi- kaçınılmasını öğretirdi.[5]

Demek ki Doğa güçlülerin/zenginlerin var olmasını ve fakirlerin ise onları kıskanmasını istiyor. Bu sayede insanlar sahip olduklarından daha fazlasını isteyecekler ve bu hırstan da toplum fayda sağlayacaktır.

Ahlaki Duyguların Kuramı’nda Smith fazilet ve kabahat (merit-demerit) konuları ile de ilgilenmektedir. Bunlar davranışların uygunluğu ve uygunsuzluğundan bağımsız olarak ödül veya cezayı hak eden tutumlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Smith’e göre bir davranış minnet hissi uyandırıyorsa o zaman ödüle layık hale geliyor. Aynı şekilde bir davranış hınç ve nefret yaratıyorsa o zaman da cezayı hak ediyor. Aslında böylesi bir argümana karşı söylenecek pek bir şey yok gibi. Smith, bize fazilet ve kabahat konusunda evrensellik iddiası olmadan makul bir temel öneriyor gibidir. Zira ödül ve ceza konusunda evrensel bir hakikate ulaşmıyoruz (Fakat Smith yine de bir standart arıyor: evrensel bir nokta-i nazar. İşte tam da bu noktada bize “tarafsız gözlemci”yi (impartial spectator) öneriyor. Şöyle diyor “herhangi bir insan tutkusu uygun ve onaylanabilirdir, eğer ki bütün tarafsız gözlemciler kendi vicdanlarında buna sempati duyuyorlarsa”[6]).

Smith’e göre hınç/nefret bize Doğa tarafından sunulmuştur. Bu duygunun amacı savunmadır.[7] Bu bağlamda Smith hınç duygusunu adaletin temel öğelerinden olarak görmektedir. Doğa ve adalet bağını Smith, işte bu nedenle şu şekilde kurmaktadır: “Kim nasıl davranıyorsa, ona da aynı şekilde davranılsın ve misilleme –öyle görünüyor ki- Doğa tarafından bizlere bahşedilmiş büyük bir yasadır.”[8]

Doğa’nın bu şekilde olan yapısı, Smith’e göre, toplumun varlığını sürdürmesi için gereklidir. Adalet, toplumu canlı tutarken adaletsizliğin yayılması ise onu yok eder.[9] Adalet bireyleri ve toplumu korur. Masumiyet hem bireyler hem de toplum için korunmalıdır. Bireylerde zaten doğal olarak topluma karşı saygı ve sevgi vardır zira toplumun varlığı bireyin varlığını garanti etmektedir. “Doğa adeta umulan ödül için vicdanların hoşluğunu sağlayarak hayır işlerini teşvik etmektedir”[10] Doğa, bizim birbirimize karşı hayır işlerinde bulunmamızı da istemektedir. Yani Smith’e göre Doğa hem bireylerin hem de türlerin bekasını istemektedir.[11]

Ve nasıl ki başkalarının davranışlarını onaylıyor veya onaylamıyorsak aynı tutumu kendimize de göstermekteyizdir. İnsan, ikiye bölünmeli ve hem yargıç hem de sanık konumuna girmelidir ki bu bakış açısına ulaşabilsin. Kendimizi onaylamamız veya kınamamız ise ödül/övgü isteğimiz veya kınanma korkumuzla alakalıdır. İnsan övülmek ister ve övülmekten keyif duyar:

Doğa’nın bilge müellifi, bu sayede, insanın kardeşlerinin duygu ve yargılarına saygı duymayı, onlar kendisini onayladıklarında bir şekilde hoşnut olmayı ve kendisini onaylamadıklarında ise incinmeyi öğretir.[12]

Yani Doğa ve Smith’in deyimiyle “göğüs kafesinin içindeki gözlemci” (spectator within the breast) toplumun iyiliği için çalışmaktadır. Eğer kendimize olan sevgimiz topluma olan sevgimizden daha fazla ise “göğüs kafesinin içindeki gözlemci” bizi nefret edilen birisi haline geleceğimiz konusunda uyarır. Veya fakir olan, zengin olandan çalmak isteyebilir. İşte o zaman içerdeki gözlemci hemen durmasını söyleyecektir zira –her ne kadar bu işten kâr edecek de olsa- en nihayetinde kınanacaktır.

Fakat eğer başkalarının mutluluğu veya sıkıntısı bize uzaksa Doğa bize kayıtsız kalmamızı emreder: çünkü eğer başkalarının acılarına haddinden fazla sempati gösterirsek, bu sadece saçma görünürdü ve aynı şekilde başkalarının iyi hallerine haddinden fazla ilgi gösterirsek bu da onlarda korku yaratırdı.

İyilikte bulunamayacaklarımıza veya zarar veremeyeceklerimize ve bizden uzak olanlara karşı ilgisiz olmak Doğa tarafından bilgece emredilmiştir.[13]

Ve en nihayetinde de Doğa bize kendi yaşam alanımızda kalmamızı emretmektedir. Doğa bize hissedebileceğimiz sempati hiyerarşisi olduğunu öğretmektedir. Örneğin yakınlarımıza hissettiğimiz sempatiyi bizden uzak olanlara karşı hissedemeyiz. Veya çocuklarımıza karşı beslediğimiz ilgiyi ebeveynlerimize gösteremeyiz.[14]

III. Adam Smith’in Doğa-Ahlak ilişkisinde ortaya çıkan sorunlar
Doğa, herhangi bir ahlak sistemini haklı çıkarmak için kullanılabilir. Her ne kadar ahlak anlayışımız kendimize has olsa da buna rağmen anlayışımızın arkasında sabit bir Doğa olduğunu ve bu sayede ahlak anlayışımızı evrenselleştirebileceğimizi düşünmek isteriz. Örneğin birisi çıkıp “eşcinsellik doğal değil öyleyse ahlaklı da değil” gibi anlamsız bir sonuca ulaşabilir. Zira kendi ahlak anlayışı çerçevesinde değerlendirdiği cinselliği haklı çıkarmak için Doğa’ya başvurmaktadır fakat ne böyle bir Doğa vardır ne de bu anlayışın evrenselliğini ispat edecek bir temel. Doğa ve ahlak arasında bağ aramanın gizli tehlikeleri vardır. Eğer ben kendi yaşam tarzımı Doğa’ya –veya herhangi başka bir kaynağa- dayanarak evrensel olduğunu iddia edersem bu anlayış bana benzemeyenlerle iletişim köprülerini yıkacaktır.

Gördüğümüz gibi Smith, Doğa’nın ahlak anlayışımızla uyuşması gerektiğini –daha doğrusu ahlak anlayışımızın temeli olduğunu- düşünüyor. Smith felsefesinde Doğa’nın ahlak kurallarını sağladığı açıktır: Doğa, öfke/hınç/üzüntü gibi duygulardansa neşeli duyguların paylaşılmasını destekler;[15] asla rasyonaliteden şaşmaz; ötekilerin üzüntülerini çok fazla paylaşmamızı istemez; güçlü ve zengine boyun eğilmesi gerektiğini öğretir;[16] bireylerin toplum içerisinde toplum için yaşamasını ister;[17] bizleri hem hayırseverlik hem de bencillikle donatır;[18] eğer başkalarının mutluluğu veya sıkıntısı bizden uzaksa bize ilgisiz kalmayı emreder;[19] hayata ve ölüme karşı hor görüyü veya kötümserliği asla öğretmez ve bu tarz tefekkürü desteklemez.

Bu temel noktalar bize Smith düşüncesinde Doğa’nın konumu ile ilgili açık bir resim sunmaktadır. Lakin ilk bakışta makul gibi görünen bu önermelerin pek çok sorunu vardır. Örneğin toplumun mutluluğunun bireylerin önünde gittiği düşüncesine Nietzsche’nin karşı çıkabileceğini düşünmek gayet mümkündür. Zira Nietzsche felsefesinde devlet bile amaç olarak görülmez. Nietzsche felsefesinde azizler, filozoflar, sanatçılar gibi istisnai bireylerin ortaya çıkması devletin/toplumun amacı olabilir.

Bir başka problem ise şöyle ifade edilebilir. Örneğin mutlu ve erdemli bir birey yukarda betimlediğimiz anlayışa göre toplum için atıl olacaktır. İşe yaramaz olacaktır. Doğa, insana tatmin ve mutluluk sağlamaz ki bu da toplum için iyidir zira tatmin olmamış insanlar zenginlik ve iktidar peşinde koşacaklar, zenginlerin sahip oldukları avantajları isteyecekler ve bu da ekonominin çarklarını döndürecektir ve en nihayetinde de toplum kazanacaktır. Fakat Doğa’nın böyle bir niyeti olup olmadığı da şüphelidir. Bu düzende yaşamayan pek çok toplum modelini antropoloji bize sağlayabilir. Veya en azından dünyanın bütün sosyalistlerinin bu fikre hiç de sıcak bakmayacaklarından emin olabiliriz.
Son olarak şunu belirtmek istiyorum ki Ahlaki Duyguların Kuramı bence çok önemli bir kitaptır. Zira Smith samimiyetle ahlaki duyguların incelemesini yapmaktadır ve bunu da sürekli farklı sosyal yapılar, kültürler ve gelenekler üzerine yaptığı gözlemlere dayandırması ilginç olmasının yanında çok kıymetli bir bakış açısıdır. Yine de bu kitaptaki en temel sorun -ki bu yazıda bu soruna dikkat çekmeye çalıştım- doğru olduğu varsayılan bir ahlak sisteminin dolaylı yoldan sorgulanamaz bir otorite olarak Doğa’ya referans verilerek evrenselliğinin iddia edilmesidir.

Kaynak
Smith, A., The Theory of Moral Sentiments, ed. by Knud Haakonssen (Cambridge: Cambridge University Press, 2002)

Notlar
[*] Bu yazının aslı İngilizce olarak “Nature and Morality in Adam Smith’s Theory of Moral Sentiments” başlığıyla Philosophical Inquiry dergisinde yayınlanmıştır (Philosophical Inquiry, Sayı 39, Bahar 2015, 105-109.). Yazı Philosophical Inquiry dergisinden izin alınarak Türkçeye çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Adı geçen derginin editörlerinden Anastasia Marinopoulou’ya ilgisi için ayrıca teşekkürü bir borç bilirim.
[1] Bu yazıdaki bütün referanslar Adam Smith’in The Theory of Moral Sentiments (ed. by Knud Haakonssen, (Cambridge: Cambridge University Press, 2002)) kitabına yapılacaktır. Kitaptan yapılan bütün alıntılar tarafımdan çevrilmiştir.
[2] Adam Smith doğa kelimesini özellikle büyük harfle ve özel isim olarak kullandığı için ben de bu yazıda – yeri geldikçe- aynı şekilde ifade edeceğim.
[3] Adam Smith, The Theory of Moral Sentiments, ed. by Knud Haakonssen, (Cambridge: Cambridge University Press, 2002), 45.
[4] A.g.e., 58., [5] A.g.e., 64., [6] A.g.e., 81., [7] A.g.e., 92., [8] A.g.e., 96., [9] A.g.e., 101., [10] A.g.e., 101., [11] A.g.e., 102., [12] A.g.e., 149., [13] A.g.e., 161., [14] A.g.e., 163., [15] A.g.e., 45., [16] A.g.e., 64., [17] A.g.e., 135., [18] A.g.e., 158., [19] A.g.e., 163.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Abdullah Onur Aktaş

Yazar Hakkında Abdullah Onur Aktaş

O.D.T.Ü. İstatistik Bölümü’nde lisans, O.D.T.Ü. Felsefe Bölümü’nde de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde 2005-2012 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Doktora çalışmalarını geliştirme amacıyla TÜBİTAK bursu ile Almanya’nın Mainz kentindeki Johannes Gutenberg Üniverstesi Schopenhauer Araştırmalar Merkezi’nde bulundu. Bir dönem Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda “Müzik Felsefesi” dersi verdi. Şu an Çankırı Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Severek çalıştığı alanlar müzik felsefesi ve Kant sonrası Kıta Avrupa felsefesidir (özellikle Schopenhauer ve Nietzsche)