Dinlerin Faize Bakışı*

fatih_vural_yazı__1

Tanah, Tevrat ve Zebur’u kapsayan, Hristiyan ve Yahudilerce kutsal sayılan bir kitap. Eldeki mevcut en eski Antik Yunanca çevirisine Septuaginta deniyor. M.Ö. 200-300 arasına tarihlendiriliyor. Burada faiz için kullanılan kelime tokos (τόκος). James Strong, kelimenin İbranice tawek (תּוך)’ten dönüşmüş olduğunu yazmış. O yazdıysa doğrudur. “Eziyet, baskı, boyunduruk anlamına gelir” demiş. Septuaginta’dan daha eski olan Tevrat (Torah, Pentateuk) ise faiz için iki farklı kelime kullanmış. İlki neşek (נשך), “ısırılmış” anlamına geliyor. Diğeri de tarbit (תרבות), günümüz İbranicesi’nde ribbit (ריבית) olmuş. “Çoğalma” anlamına geliyor (1). Arapça’daki riba (ربا) ile aynı kökten geliyor olmalı.

Kutsal metinlerdeki faiz yasağının, darda kalanı zengine karşı korumayı amaçladığı açıktır. Fakat Talmud’da (Yahudi medeni kanunlarını kapsayan kitap) gentillerden (Yahudi olmayanlar) faiz alma konusunda bir açık vardır. Yahudiler’in sık sık tefecilikle itham edilmesi de bu yüzdendir. Shakespeare’in Venedik Taciri adlı oyunundaki tefecinin (Shylock) Yahudi olması, Christopher Marlowe’un oyunu Malta’lı Yahudi (1590)’deki tacir Barabas, Thomas Rowladson’un Yahudi Tefeci (1789) adlı resmi, Auguste Charpentier’in (1842) aynı isimli tablosu ve buna benzer pek çok örnek, Yahudiler’e bakış hakkında yeterince fikir veriyor. Tesniye 23:20’de şöyle diyor:

Yabancıdan faiz alabilirsiniz ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrınız RAB sizi kutsasın.

Bu durumu Yahudiliğin Babil Sürgünü sonrası milli bir kimlik kazanmasına bağlayalım ve Hristiyanlığa geçelim. Yeni Ahit’te yasağın kapsamı genişletilmiştir. İsa dağdaki vaazında şöyle der:

Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin.” (Matta 5:42) Fakat vaazın bir başka bölümünde İsa şöyle diyor: “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.” (Matta 5:17) 306 yılında Elvira’da kurulan kilise mecilisi bu işi bir karara bağlamayı istemiş ve hükmünü vermiş: “Faiz alan kişi günahından dolayı af dilerse ve faizciliği bırakırsa affedilecektir. Eğer bu şeytan işine devam ederse afaroz edilecektir (Madde 20) (2).

fatih_vural_yazı__2

Kaynak: Thomas Rowladson – Yahudi Tefeci, 1789

 

Meşhur Nicaea (şimdiki İznik) Konsili ise geri adım atmış gözüküyor (325). Yasak sadece din adamlarını kapsamış (daha doğrusu hitaplar avama değil, din adamlarına olmuş), üstelik aylık %1 faize (zannederim yıllık %12 küsür) müsaade edilmiş (3). 787’deki Chelsea’de toplanan konsil “tüm pagan ritüellerini (at et yemek, dövme yaptırmak…) ve faizin her türlüsünü” yasak ilan etmiş (4). Kilise bu yıllarda iyice palazlanmıştır. Eskiden sadece dini konularda hüküm verirken şimdi siyasi konularda da tasarruflarda bulunmaya başlamıştır. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hatta Avrupa’nın kurucusu (bizdeki Oğuz Han’a denk) sayabileceğimiz Şarlman (Carolus Magnus) ve ülkesi dönemin papası tarafından kutsanmış. Din adamları siyasi konularda fikir beyan etmeye başlayınca Şarlman da ufak ufak dini konulara el atmış ve 789 yılında genel faiz yasağı koymuş. Yasak daha sonra Aachen Kilise Meclisi’nde de kabul edilir (5). Böylece faiz yasağı artık sadece din adamlarını değil, avamı da kapsıyordu. Bu yasak o dönemki Kutsal Roma İmparatorluğu’nu pek de zora sokmaz zira Karolenj döneminde ülkenin dışarıyla bağlantıları neredeyse tamamen kopmuş, ticaret oldukça gerilemiştir. Pazarlardan söz etmek neredeyse mümkün değildir. Henri Pirenne, Ortaçağ Kentleri adlı kitabında bu kasvetli dönemi müthiş anlatır (6). Yeni yeni Hristiyanlaşan Avrupa’nın geri kalanı ise faiz yasağı konusunda aynı istekliliği göstermez. Dolayısıyla bu dönemde, faize karşı tutumda Avrupa’da bir birlik olduğunu söylemek zor. 1139’da toplanan II. Lateran Konsili bu durumu netleştirmek için bir adım atar ve net bir hüküm verir. Faiz yiyen kişi ensestlerle, zina edenlerle, falcılarla bir tutulur (7). 1311’deki Viyana Konsili eli arttırır ve faizin haram olduğunu inkar etmenin bile sapkınlık sayılacağı hükmünü verir (8). Bu yasaklar halktan da destek görür çünkü bu dönemde vergiler yüksek, mahsüller bereketsizdir. Halkın çoğu yüksek faizle borç almak zorunda kalır. Bu sorun Dominiken ve Franzisken rahiplerince de sıkça kaşınmıştır. Haliyle bu dönemde sıkça köylü ve çiftçi isyanları (1323’te Fransa’da, 1343’te Danimarka’da –Aziz George Ayaklanması-, 1358’de yine Fransa’da –meşhur Jacquerie Ayaklanması-, 1381’de İngiltere’de …) patlak verir. Tahmin edileceği üzere bu isyanların sebepleri faiz, yüksek vergiler ve açlık. İsyanlar büyüdükçe kilise hükümlerini sertleştirmiş tabii fakat piskoposların ve diğer iktidar sahiplerinin faiz almalarına göz yumulmuş ve uluslararası para ekonomisinde faiz yasağı önemsenmemiştir. Sonuç olarak kilisenin köhne faiz teorilerinin yeni ekonomik ahlak anlayışla denk düşmediğini söyleyebiliriz. Kilise kanunları ve kilisenin yaptırım gücü ekonominin otonomisine karşı koyamamıştır. Hal böyle olunca da kilisenin kendisi dahi faiz türlerinin bazılarını meşrulaştırmaya çalışmış ve hatta skolastik temellendirmelere dayandırmıştır. Bu konuda en çok kafa yoran da şüphesiz Aquina’lı Thomas (1225-1274)’tır. Thomas diğer kilise babalarından oldukça farklı bir adam. Baskıcı bir yaptırımdan ziyade rasyonel bir hüviyet peşinde. Geliştirdiği yeni faiz teorisinde Aristotales’ten epey etkilenmiş. Mal kazanımını kabaca ikiye ayırmış. İlkine chrematistike demiş. Chrematistike’de para araç değil amaçtır. Dolayısıyla hedef ihtiyaçtan fazlasını kazanmaktır ve bu tabiata aykırıdır. İkincisine eukonomia demiş. Burada hedef ihtiyaçları gidermektir, dolayısıyla para araçtır. Tabiata uygun olanı da budur. Thomas faiz yasağını da dört başlıkta temellendirmiş (9). İlki Eşdeğerlilik Prensibi.

Her mübadelede bir oran, eşitlik olmalıdır. Faizde ise borç veren, alana göre orantısız bir fayda görür.

İkincisi Tüketim Argümanı.

Biz içmek için kullanarak şarabı tüketmekteyiz. Eğer bir kimse şarabı ayrı, şarabın kullanımını ayrı satacak olsa, aynı malı iki kez satmış olmak durumuna ya da olmayan şeyi satma durumuna düşecektir. Bunun sonucunda açık ve net bir biçimde eş değersizlikten dolayı günaha girmiş olur. Fonksiyonu tüketme olmayan mallar da vardır, şöyle ki evin kullanımı içinde oturmaktır, onu yıkmak değildir. Ve bu yüzden dolayı bu tür mallarda ikisi ayrı ayrı verilebilmektedir.

Fark edileceği gibi bu metinde açık bir nokta var: Para tüketilen (res consumptiles) bir mal mıdır yoksa tüketilmeyen (res non consumptiles) mal mıdır? Yıllar sonra Jean Calvin (1509-1564) metindeki bu açık hakkında yorumunu yazacaktır.

Üçüncüsü Malın Yavrulamadığı Prensibi.

Aristotales’e göre paranın icat edilişinin sebebi açık ve tektir: Bir mala izafe edilmek. Faizde ise para kendi kendine çoğalır ve bu tabiata aykırıdır.

Dördüncüsü ise Zaman Argümanı.

Kredili alışverişte malın teslimi paranın tesliminden önce gerçekleşir, ancak bunun karşılığında alıcı daha fazla ödemek zorundadır. Malın değerinden fazla ödenilen miktar aradaki zaman farkına bedel olmaktadır, yani zaman bir nevi satılmaktadır. Fakat zaman Tanrının hediyesidir ve bundan dolayı cemiyetin ortak malı konumundadır. (10)

Kuran’da ise faiz konusundaki tutum nettir. Birçok ayette faiz açıkça yasak edilmiştir. Birkaç örnek verelim:

Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz (Âl-i İmran 3/130)

Men edildikleri halde faizi almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemelerinden dolayı içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık (Nisa 4/161).

Faiz yiyenler ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi kalkarlar. Bu onların: “Alım satım da ancak faiz gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim faize geri dönerse artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. Allah, faizi yok eder de, sadakaları artırır. Allah, günahkâr kafirlerin hiç birini sevmez (Bakara 2/275-276).

Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve eğer inanmışsanız faizden arta kalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız, Allah’a ve Resulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tövbe ederseniz artık sermayeleriniz sizindir. Böylece ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz (Bakara 2/278-279).

Hadisler de faiz konusunda Kuran ile bütünlük gösterirler. Kilisenin etkisini kaybetmeye başladığı ve seküler kuvvetlerin sahneye çıktığı Merkantilist dönemde, tukaka (usury) ve makbul (interest) olmak üzere yeniden tasnif edilen faiz, Müslümanlar tarafından da aynı şekilde tasnif edilmiş: Faiz ve riba (rıbh). II. Bayezid‘in oğlu Şehinşah‘ın oğlu Mehmed‘in karısına ait 91.000 gümüş dirhemlik paranın işletilme şekli şöyle belirlenmiş:

Yukarıda adı geçen vakfedici kadın, miktarı belirtilen 91.000 gümüş dirhemin, ne eksik ne de fazla olmamak üzere, yılda her 10 dirheme, 1,25 dirhem (yıllık % 12,5) hesabı üzere, faiz (riba) ve faiz şüphesinden uzak bir şekilde, İslâm’a uygun bir muamele (muamele-i şer’iyye) ve günlük rayiç bedeller (murabaha-i mer’iyye) uygulanarak, kâr (rıbh) getirecek şekilde işletilmesini şart koştu. Bu muamele sağlam rehin veya varlıklı kefil güvencesi ile güçlendirilir.  (Bursa Şer’iyye Sicilleri, A 21/27, 33a)

İslam hukukunda buna ‘murabaha’ (مرابحة) diyorlar. Şimdilerde ‘kâr payı’ diye geçiyor. Bu ‘fahiş gabin’ ölçüleri Nusayr bin Yahya (881)’ya aittir (11). Gayrimenkullerde % 20, hayvanlarda % 10 ve menkul mallarda % 5 olarak tespit edilmiş bu ölçüler, Osmanlı Devleti piyasasında yüzyıllarca kullanılmış ve 1876 tarihli Mecelle‘nin 165. maddesi ile kanunlaştırılmıştır (12). Hatırlarsanız 352’teki İznik Konsili’nden de %12’ye izin çıkmıştı. Görülüyor ki tıpkı Hristiyan Avrupa gibi Müslüman Osmanlı’da da nüfuz sahibi kişiler dini otorite tarafından görmezden geliniyorlar. Fakat yine Hristiyan Avrupa’da olduğu gibi Müslüman Osmanlı’da da bu ikililik öyle ayyuka çıkıyor ki bunu dini bir temele oturtmak şart oluyor. Para vakıfları tartışması bu bakımdan bir kırılma noktası kabul edilebilir. İstanbul Tahrir Kayıtları’na göre ilk para vakıfları II.Mehmed döneminde kurulmuş. Kanuni döneminde iyiden iyiye yaygınlaşmış ve caiz olup olmadığı tartışılmaya başlanmış. Anadolu Kazaskeri Çivizade Mehmet Muhyiddin Efendi ile Rumeli Kazaskeri Ebussuud Efendi arasındaki tartışma ilk kıvılcımdır. Çivizade bu vakıfların caiz olmadığı görüşündedir. Din alimlerine ve Kanuni’ye mektuplar yazar, görüşünü aktarır ancak pek oralı olmazlar. Çivizade yine de bildiğinden şaşmaz ama kimse ona arka çıkmayınca şeyhülislam makamında fazla kalamaz, istifa eder (13). 1545’te şeyhülislam olan Ebussuud Efendi kendi görüşünü savunan bir risale yazar: Risale Fi Vakfi’l Menkuli Ve’n Nükudi (Menkul Mal ve Para Vakfı Hakkında Risale). Yeni rakibi İmam Birgivi ise cevap olarak bir başka risale yazmış: es-Seyfü’s Sarim Fi Adem-i Cevaz-i Vakfi’l Menkul-i ve’d Derahim (Taşınabilir Malların ve Para Vakıflarının Caiz Olmadığı Hususunda Keskin Kılıç). Ebussuud parayı menkul mallara benzeterek para vakfının da caiz olduğunu iddia eder. Birgivi ise buna karşı çıkarak bu konuda örf bulunsa bile paranın hiçbir yönüyle bu mallara benzemediğini söyler:

Çünkü bu mallar, ayni mallar olup kullanıldıkları zaman tükenmeyip baki kalırlar. Para ise böyle değildir. Para kullanıldığı zaman (gıda maddelerinde olduğu gibi) elde kalmaz, tükenir gider. Zaten bu sebeple İmam Şafi, Malik ve Ahmed İbn Hanbel, kullandığımız zaman hemen bitip tükenmeyen ve geri kalan her şeyin vakfedilebileceğini caiz görmüş, fakat tükenen şeylerin vakfını ise caiz görmemişlerdir. (14).

Yani Aquina’lı Thomas‘ın Tüketim Argümanı‘nda açık bıraktığı noktada ayrılığa düşerler. Birgivi’ye göre para tüketilen (res consumptiles) maldır, Ebussuud’a göre ise tüketilmeyen (res non consumptiles) maldır. Neticede tartışmanın kazananı Ebussuud olur ve Birgivi, Ödemiş’in Birgi Köyü’ne (nefis bir yer! -F.V.) gönderilir. Aynı yıl Avrupa’da da kıyamet kopar. Jean Calvin, arkadaşı Sachinus’a yazdığı mektupta şöyle der:

[…] Eminim ki tefecilik Kutsal Kitap’ta bütünüyle ayıplanmamıştır. Çünkü İsa’nın açık ve kesin, “Karşılık ummadan veriniz,” (Luka, 6:35) sözünün anlamı bugüne kadar çarpıtılmıştır. İnsanoğlunun ödünç vermeyi suiistimal etmesini önlemek isteyen İsa, onlara karşılığını almayı ya da verdiğini geri almayı ummadıkları kişilere ödünç vermelerini emreder. […] Kutsal Kitap’ın bazı bölümlerinde, Kutsal Ruh’un tefeciliği tenkit ettiği yerler vardır. Nitekim bir şehir, sokaklarında ve alanlarında tefecilik yapıldığı için ahlaksız olarak nitelendirilmişti. Yalnız bu kelimenin İbranicesi genel olarak aldatma anlamına geldiğinden, bunu o kadar katı olarak yorumlayamayız. […]Tefecilik Kutsal Kitap’ın bir bölümünde yazanlara bakılarak değil, hakkaniyet kuralları çerçevesinde ölçülüp tartılmalıdır. Bir örnekle bunu daha iyi açıklayabiliriz: Bir adam hayal edelim ki çiftliklerden ve kiralardan, fakat az paradan oluşan büyük bir mal varlığı olsun. Başka bir adamsa pek zengin olmamasına, ilki kadar büyük mal varlığı olmamasına karşın elinde hazır parası var. İkinci bahsettiğimiz adam kendi parasıyla bir çiftlik almak üzereyken, mal varlığı daha fazla olan adam ondan bir kredi istiyor. Krediyi verecek olan, parası için kira ya da faiz şartı koyar, ayrıca anapara geri ödenene kadar çiftlik ipotekli olacaktır fakat anapara ödenene kadar kredinin faizini alacaktır. O zaman neden ipotek ettirmek ve sadece paradan kâr almak şeklinde yapılan bir sözleşme kınanıyor da, çiftliği daha da ağır gelebilecek kadar yüksek bir yıllık ücretten kiralamak onaylanıyor? Nesneleri doğalarına bakmadan sadece adıyla yargılamak, Tanrı’yı bir çocukmuş gibi kandırmak değildir de nedir? Sanki erdem ile kötülük, kelimelerin yazılışına göre birbirinden ayrılıyormuş gibi. (15)

1572 yılında Thomas Wilson’dan Calvin’e destek gelir:

Ben kendi adıma, azdan kazanç sağlayıp tefecilik yapmayan sizlere karşıyım. Zira yalvarırım sizlere, kazanç umudunu ve teminatını ellerinden alırsanız, tacirler arasında ticaret ile pazarlık, tüm insanlar arasında alışveriş kalır mı? Hangi adam bir hiç uğruna kendi malını dağıtacak kadar delidir? Sahip olduğunu en iyi şekilde kullanabilecekken bunu yapmayan insan var mıdır?[…] kısıtlamalar ya da savaşlar yüzünden işin olmadığı ölü zamanlarda tüccarlar kepenkleri indirip kendi parasıyla geçinmekten başka ne yapabilir? Zira onlar faizini almak üzere paralarını ödünç vermeden ya da zerre pay almadan sermayeden yerlerse, korkarım en iyilerimiz bile kepenklerimizi indirip iflas bayrağını çekeriz ki, bu pek fena bir utanç, bu âlemde ne büyük bir yüz karasıdır. İhtiyaç zamanında devletin idamesi için prense bile para ödünç verdiğimizi bilmez misiniz? Lazım olduğunda soylular ve öteki iş sahibi beyefendiler paramızı almıyor mu? Tanrı biliyor ya, bize ihtiyaç duydukları hem de pek çok ihtiyaç duydukları zamanlar olmuyor mu? Evet, ihtiyaç her zaman olmuştur, insan muhtaç olacaktır da. […]O halde, bizler olmasaydık, ben derim ki, bu devlet ayakta duramazdı ya da şimdi olduğu kadar iyi durumda olmazdı. (16)

Ezcümle: İktidarların el ve biçim değiştirmesi, bilimsel gelişmeler, yeni sınıflar, yeni hevesler ve yeni ihtiyaçlarla sürekli değişen sistemler, değişmez dini kurallarla defalarca çatışmışlar. Değişmezliğiyle gururlanan din, güç kaybettikçe eğilip bükülmüş, yeni düzende kendine bir yer aramış. Dine bu yeni sistemde yer açanlar da her zaman reformcular olmuş. İşin tuhafı reformcuların amacı hiçbir zaman bu olmamış. Franklin Le Van Baumer‘den bir alıntıyla bitirelim: “Tarihte ilkelcilik sıklıkla geleneksel güçleri yerinden oynatmak ve diğerlerinin devralmasına olanak sağlayan bir araç olarak hizmet eder. Yenilenmenin başardığı tam da budur ve durumda önemli ölçüde ironi vardır. Reformcular, hiçbiri modern anlamda bireyci olmamasına rağmen bireyciliğe, Hıristiyan bütünlüğünü yenileştirmeyi ummalarına rağmen milliyetçiliğe, neredeyse hiçbiri demokrat olmamasına rağmen demokrasiye, kapitalistlerden oldukça kuşkulanmalarına rağmen “kapitalist ruha”, yani amaçlarının tam tersi yönde olmasına rağmen toplumun laikleşmesine katkıda bulunmuştur.” (17)

* Bu yazı İktisat ve Toplum Dergisi’nin Şubat 2015 sayısında basılmış ve Dergi’nin izniyle İktisadiyat’ta yayımlanmıştır.

Kaynaklar
1. http://www.eliyah.com/lexicon.html
2. http://faculty.cua.edu/pennington/canon%20Law/ElviraCanons.htm
3. http://www.fourthcentury.com/nicaea-325-canons/
4. Helen Gittos; Liturgy, Architecture, and Sacred Places in Anglo-Saxon England. 2013
5. Henry Swabey; Usury and the Church of England. 2008
6. Henry Pirenne; Ortaçağ Kentleri – Kökenleri ve Ticaretin Canlanması. 1922
7. http://legacy.fordham.edu/halsall/basis/lateran2.asp
8. http://www.legionofmarytidewater.com/faith/ECUM15.HTM
9. Thomas Aquinas; Summa Theologica. İkinci Bölüm, 77. Soru. 1274 . (http://www.sacred-texts.com/chr/aquinas/summa/sum333.htm)
10. ; Summa Theologica. İkinci Bölüm, 78. Soru. 1274 . (http://www.sacred-texts.com/chr/aquinas/summa/sum334.htm)
11. Hamdi Döndüren; Osmanlı Tarihinde Bazı Faizsiz Kredi Uygulamaları ve Modern Türkiye’de Faizsiz Bankacılık Tecrübesi. 2008
12. Ali Haydar; Duraru’l-Hukkâm, İstanbul 1330 H., 1/165-166
13. Hamdi Döndüren; İslam’da Para Vakfı. 1990
14. Ahmet Akgündüz; İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi. 1988
15. http://www.dusuncetarihi.com/makale/tefecilik-uezerine-mektup
16. http://www.dusuncetarihi.com/makale/tefecilik-uezerine-bir-vaaz
17. Franklin Le Van Baumer, Main Currents of Western Thought, Alfred A. Knopf Publishers, 1964, New York.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Fatih Vural

Yazar Hakkında Fatih Vural

İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde lisans eğitimini, aynı fakültenin Periodontoloji Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Yirmi küsür yıldır müzikle uğraşıyor. Türlü gruplarda gitar ve kontrbas çaldı. Üç ciltten mürekkeb Türkiye’nin Ağaçları Ansiklopedisi’ni yazdı. Yayımlatmayı başaramadı. Şu sıralar kutuphanekolu.com, epirafsozluk.com ve Türkiye’deki kahverengi levhaların yekûnunu kaydetmeyi hedefleyen kahverengilevha.com ile meşgul.