İpek Yolu’nun Geri Dönüşü

20. yüzyılın en büyük olayı nedir? Öncelikle bir web sitesindeki listeyi incelemenizi öneririm; bu liste size bazı ipuçları verebilir. Geçtiğimiz yüzyılda yaşadığımız iki büyük dünya savaşı ve bir soğuk savaş ilk akla gelen adaylardan. Teknolojik gelişmeler de yüzyıla damga vuran bir diğer gelişme. İnternet altyapısı ışık hızında küresel haberleşmeyi ve bilgi paylaşımını sağlıyor. İnsanoğlunun uzaya çıkması, aya ayak basması da büyük bir gelişme kuşkusuz.

Ama bence küresel dengelerden bahsediyorsak aşağıdaki harita 20. yüzyılda dünyadaki en önemli olayını gösteriyor. Mavi noktalar, haritanın farklı zaman dilimlerindeki iktisadi ağırlık merkezini temsil ediyor. Gördüğünüz gibi Doğu’da başlayan serüven gittikçe Batı’ya kayıyor. Bu kayma 500 yıl önce başlıyor.

görsel 1

O dönemde ne oldu? Tarihi İpek Yolu dediğimiz, büyük Doğu-Batı ticaret hattı işlemez hale geldi. Yüzlerce yıl boyunca dünyanın büyük bir kısmındaki ticareti, fikir ve kültür akışını sağlayan hat durdu. Avrupalılar doğuya ulaşmak için deniz yolunu kullanmaya başladı. Hatırlarsanız, Kristof Kolomb, 1492’de Atlantik okyanusuna yelken açtığında Hindistan’a kestirme yol arıyordu. Amacı, İpek yolunu gemiyle gidebilmekti.

Ondan sonra Batı’nın sömürgeci dönemi başladı; bu nedenle haritamızdaki mavi noktalar da batıya doğru hareket ediyor. 19. yüzyıl, yani sanayi devriminin ve sömürgeciliğin olgunlaştığı dönemde ise uzun bir ok görüyoruz.

Daha sonra, 1950’de mavi noktalar yön değiştiriyor. Bu tarihten itibaren Doğu ülkelerinde ekonomik bir canlanma görüyoruz. Bu muhtemelen öncelikle Sovyetler Birliğinin kalkınması sonucunda ortaya çıkmıştır. Ancak bu kalkınma hamlesini daha ileriye taşıyan ülkeler Uzak Doğu’dadır. Bu ülkeler İkinci Dünya Savaşında egemenliklerini kazanmış, hızlı bir şekilde Batı’yı yakalama yarışına girmiştir.

Türkiye’den de biliyoruz. O tarihlerde Marmara bölgesinde fabrikalar kuruldu, tarım reformları yapıldı, şehirleşme hızlandı. Bir çok ülke de bizim gibi kalkınma çabasına girdi. Bunlardan en büyüğü, oku en çok doğuya doğru iten ise Çin oldu. Dünya Soğuk Savaşta ABD ve Rusya etrafında dönerken, Çin kendi içine kapandı ve büyüdü. Günümüzde Çin açık arayla dünyanın ikinci en büyük ekonomisi durumuna geldi. Aslında hızla ABD ile arasındaki mesafeyi kapatıyor. (Joseph Stiglitz’e sorarsanız hesaplarımız yanlış, Çin birinciliği kaptı bile.)

Çin bu hızlı gelişmeyi nasıl sağladı? “Bizi sömürgeleştirdiğinizden önce kullandığımız İpek Yolu vardı ya, işte onu geri getiriyoruz.” dedi. Tabii bu gelişmenin aslında iktisadi bir mantığı da var. Çin devlet başkanı Şi Cinping stratejiyi ilk defa Eylül 2013’de kamuoyuna duyurdu. Yeni İpek Yolu’nun Çin’den Avrupa’ya kadar ortak bir ekonomik alan olacağını söyledi. Çin böylece muazzam ihracat gücünü etrafındaki ülkelerin kalkınmasında kullanacak. Burada özellikle kara yolunda lojistik bağlarının geliştirilmesine önem veriliyor. Stratejinin resmi adı “Tek Kuşak Tek Yol” (TKTY).

Çin dünyaya sattığı malların büyük bir kısmını önce Avrupa’ya, oradaki lojistik imkanlardan faydalanarak da dünyaya yayıyor. Mesela bir konteyner Şangay’dan Roterdam’a en erken 45 günde gidebiliyor. Oradan da Türkiye gibi bir ülkeye gelmesi 1-2 haftalık zaman alıyor. Oysa demiryolu üzerinden gitse bu rota 13 gün sürüyor.

Çin’in geçmişte sattığı çoğu ürünün düşük kalitede olduğu için büyük bir önemi yoktu. Plastik oyuncakların Türkiye’ye iki veya altı haftada ulaşması arasında pek bir fark yok. Ama ürünler daha sofistike hale geldikçe üretim ve tüketim merkezleri arasındaki iletişim daha büyük önem taşıyor. Mesela belli tip bir araba sipariş vermek istiyorsanız ve fabrika yakındaysa, yollar da açıksa daha hızlı bir şekilde size ulaşabilir. Orta Asya pazarlarında hızla bir modernleşme yaşanırsa sınır ticaretinin, inşaat malzemelerinin daha hızlı ve ucuz bir şekilde ulaştırılabilmesi lazım. Ayrıca ileride daha çok göreceğimiz kişiye özel üretilmiş tıbbi ihtiyaçlar, üç boyutlu yazıcılar tarafından basılan ürünlerin pazarlara daha yakın olması faydalı olacak.

Çin bunu nasıl gerçekleştirecek? Bu anlayabildiğimiz kadarıyla resmi kurumsal bir strateji değil. Mesela Pekin’de bir “TKTY sekretaryası” olmayacak. Ben bundan dolayı “proje” kelimesinin kullanılmasını da doğru bulmuyorum, çünkü proje başı ve sonu belirli bir süreç, parametreleri net bir şekilde planlanan bir olgu gibi geliyor kulağa. TKTY ekonomik ve siyasi bir strateji. Bu stratejiyi gerçekleştirmek için Çin bir çok proje başlatıyor. Mesela bu sene Türkiye dahil bir çok ülkenin katkısıyla Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı (AAYB) açtı. AAYB’nin başlangıç değeri 100 milyar dolar olacak ve diğer kalkınma bankaları gibi o da üye ülkelerinin birikimlerini belli projelerine yatıracak. Tek farkı Çin-Avrupa hattı üzerindeki altyapı projelerine odaklanması olacak. IMF, Dünya Bankası, hatta Japonya’nın önünü çektiği Asya Kalkınma Bankası bile AAYB’ye sıcak baktığına dair sinyaller verdi. Çin ayrıca üç farklı fondan kendisi de yılda TKTY çerçevesinde 50 milyar dolarlık yatırım yapacağını açıkladı. Yani bu işi sözde bırakmıyor, işin başında olsa bile kurumsal bir şekilde fonlarını hazırlıyor.

görsel 2

Türkiye de TKTY’nin güzergahının tam ortasında. Proje bizde de hissedilmeye başladı. Örneğin, Çinli bir firmanın Çandarlı Limanı’nı almayı düşündüğü söyleniyor. Aynı zamanda Edirne-Kars hattı gibi bir çok tren yolu projeleri var. Demir yolları konusundaki deneyimleri göz önünde bulundurulduğunda Çinli firmaların bu tür projelere de ilgi duyacakları kesin. Şimdilik TKTY faaliyetleri altyapı projelerine odaklanmış durumda. Ama zamanla enerji, bilişim teknolojisi ve benzer alanlarda daha çok hissedileceği söyleniyor.

Peki TKTY’yı tarihte hangi stratejilerle karşılaştırabiliriz? En belirgin benzetme ABD’nin ikinci dünya savaşından sonra uyguladığı Marşal Planı. Bu plan aynen TKTY gibi yükselen bir gücün ekonomik ağırlığıyla dünyayı şekillendirme çabası. Ancak Çinliler bu benzetmeden hoşlanmıyorlar, bunda da haklılar bence. Marşal Planı Soğuk Savaşın çizgilerini belirleyen sert bir stratejinin parçasıydı. ABD Avrupalılara “siz bu parayla kalkının, biz de sizin ülkelerinizde askeri üslerimizi kuralım” demişti. Sovyetlere karşı hat böyle çizildi o tarihlerde.

Çin TKTY’nin böyle algılanmasını istemiyor. Zaten etrafındaki ülkeler, özellikle de en yakın Asyalı rakipleri olan Japonya ve Hindistan, Çin’in yükselişinden rahatsız. Çin’i çok agresif buluyorlar, askeri ve ekonomik faaliyetleri arasında da fazla bir ayrım yapmıyorlar. Mesela bir konferansta Hintli bir profesöre Çin’in İpek Yolu stratejisinde hızla ilerlediğini söyleyip bunu nasıl değerlendirdiğini sorduğumda bu gelişmeyi meşhur bir filmde Nazilerin “Yarınlar Bizimdir” şarkısını söylemesine benzetmişti. Videoyu izleyin. Nazilerin yükselişleri zamanında nasıl bir zihniyet içinde olduğunu görünce sizin de tüyleriniz diken diken olacak. Hintli akademisyene sorarsanız TKTY da Çin’de hakim olan benzer bir zihniyetin ürünü. “Parasıyla değil mi kardeşim, biz buraları satın alıyoruz” diyor adeta.

Bunun bir doğruluk payı var – ekonomik etkisini artırdıkça Çin’in siyasi gücü de artacaktır. Bu ne kadar barışçıl olur, ne kadar sıkıntılara yol açar belli değil. Örneğin Almanya’nın ekonomik hegemonyası her zaman barışçıl olmadı, ama etrafındaki ülkeleri kendi sistemine bağladığından bu yana savaş çıkmıyor. Belki TKTY’nin de AB’ye benzer bir etkisi olur. Ama savaş olasılığı insanların daha çok ilgisini çekiyor. Bu sene Brookings Enstitüsü uzmanı Peter W. Singer ve gazeteci August Cole Ghost Fleet adlı çok satan romanlarında Üçüncü Dünya Savaşının Çin’in yükselişiyle başladığı bir senaryoyu kaleme aldı.

Bence Çin’e komşu ülkelerin Çin’e yaklaşımında korktukları şey sadece bu ülkenin hızlı yükselişi değil, aynı zamanda kararlılığı. Hindistan gibi dünyanın en yüksek nüfusuna sahip karmakarışık bir demokrasi, Çin gibi dev bir oligarşiyle yarışamıyor. Neden mi? Hindistan’da da bakanlar bizdeki gibi sürekli kurdeleler kesiyor, konuşmalar yapıyor, birbirlerinin sırtını sıvıyor. Çin’de ise bakanların seçilme derdi yok. Dolayısıyla önümüzdeki on yılın, yirmi yılın stratejilerini kurabiliyorlar. Merkezi yönetim devlet aygıtından bir şey istediği zaman aygıt bütün kollarından kararlı bir şekilde o stratejiyi uyguluyor.

Tarih hangi rotayı izleyecek göreceğiz. Ben şahsen Çin’in yükselişini heyecanla takip ediyorum.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Selim Koru

Yazar Hakkında Selim Koru

Selim Koru, tarih alanında lisans derecesini Wisconsin Üniversitesi’den 2010 yılında, uluslararası ilişkiler ve iktisat alanında, yüksek lisans derecesini ise Johns Hopkins School of Advanced International Studies (SAIS)’den 2014 yılında aldı. Enerji ve uluslararası ilişkiler konularında araştırma yapıyor.Koru, daha önce Sabah gazetesi, El Cezire’nin Washington ofisindeki İngilizce ve Arapça servisi ve Washington’da Kongre’yi takip eden The Hill gazetesinde staj yaptı/çalıştı. Mart 2011’de TEPAV’da araştırmacı olarak işe başladı. 2012’de yüksek lisans nedeniyle yurt dışına çıkan Koru, Eylül 2014’te tekrar TEPAV’a katıldı.