Edebî İktisat Şatosu*

edebiyattaki-iktisat

Öncelikle hoş geldiniz!

Burası bir şato ama burayı Ortaçağ’dan kalma gotik bir yer ya da derebeylerin kalelerine benzer bir savunma yeri gibi düşünmeyin. Burası sizin zihninizde bulunan ve iki disiplinin, edebiyat ve iktisadın birbirine dolanan yollarına çıkan bir derya deniz aslında. Bu şatonun her bir kapısı aslında bir kitap kapağıdır ve her kapağı çevirdiğinizde farklı edebi eserlerin dönemi anlamaya yardımcı olacak değerlendirmeleri, özgün bakış açılarıyla karşınızda olacaktır. Bu yazı ise şatodaki kapıların arkasını keşfederken size yalnızca küçük bir rehber olacak.

İktisattaki Edebiyat birbirinden uzakmış gibi görülen iki dalın çok katmanlı bir bileşimini konu alan bir kitap. Farklı disiplinlerin de bir arada bulunduğu, somut analizlerle edebiyat ve iktisat arasındaki önemli birlikteliği inceliyor. Kitabın özellikle tarihsel bağlamı ele alınan dönemle ilgili bilgiler verilirken yerli yerine oturtmada ve iktisadi çıkarımları anlamada okuyucuya rehber olduğunu görebiliyoruz. Bunun yanında, makalelerin konularına göre gruplandırılması iktisat ve edebiyatın ne kadar geniș bir kesișim alanı olduğunu gözler önüne seriyor.

cınla_notlar

Kitaptaki en büyük zenginliklerden biri, hem yerel hem de uluslararası edebiyat eserlerinin okunmuș olması. Marx’tan Schumpeter’e, hümanizmden postmodernizme kadar uzanan bir maraton boyunca edebiyatın farklı yönleriyle de tanışıyoruz. Kitap bittiğinde zihninizde parça parça, kopuk bilgiler değil, belli iktisadi argumanlar kalıyor. Bu sorular ortaya çıkarken de zihniniz bulanmıyor aksine, daha farklı edebi türlerde ifade edilen iktisadi argümanların nasıl okunabileceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Kitapta kendimce en önemli gördüğüm nokta, edebiyatın iktisat gibi bir bilim dalından uzak olamayacak kadar derin ve çok boyutlu; iktisatın ise sadece ekonomik olanı kapsamayıp, sosyo-kültürel olgulara da yer veren bir bilim gördüğünü kanıtlaması.

Tiyatro, dönemi ne olursa olsun, toplumun pürüzsüz bir aynasıdır. Hele ki henüz kurulmakta olan bir devlet için kültürel, iktisadi ve sosyal güruhları anlamada belki de en önemli aracılardan biri. Oktay Türel, şatonun bu kapısının ardında, genç cumhuriyetin iktisadi anlamda kalkınma ve ilerleme çabaları ışığında alınan kararlar ve kanunların izini sürüyor. Hem ulusal hem de uluslararası platformda ülkenin gelişim çabalarını anlamlandırmak,kültürel atılımların tanıtmak ve dönemin bağlamına oturtmak adına oldukça yoğun ve çok yönlü bir tablo sunuyor. Bu noktada, Mustafa Kemal Atatürk’ün, ulusal kültür ile yeni bir kültürün harmanlanmasına dair düşüncelerinden, Yakup Kadri ve Peyami Safa gibi dönemin önde gelen edebiyatçılarının Türk tiyatrosunun gelişimine dair yer yer farklı yer yer birbirini tamamlayıcı görüşlerinden yararlanıyor. Ayrıca makalede bugünün devlet tiyatrolarının da köklerine inmeye olanak sağlayan bir tarihsel ivmeyi de takip edebilmek mümkün. Kendini her zaman hissettiren bir olgu ise, tiyatro, operet gibi türlerin yaygınlaştırılması ve halka benimsetilmesi amacıyla çeşitli canlandırıcı hareketlerin düzenlenmeye çalışıldığı bu ortamda, nefesini her zaman duyuran iktisadî güçlükler. Peki, bu panorama çerçevesinde Lüküs Hayat bize ne sunar? Lüküs Hayat’taki karakter özelliklerine bakmak dahi bir fikir sunmaya yetiyor aslında. Avant-garde bir yaşam süren, kendini zengin yaşam hayalleri ile donatmış, daha yüksek bir yaşam tarzı sürme, sınıf atlama gayesi peşinde olan kahramanların trajikomik bir öyküsüdür ortaya konan. Bir anlamda kendilerini burjuvazinin kollarında teselli etmek isteyen insanları görürüz. Bu makale bize, toplumun kültürel gelişimi ve bu gelișimim iktisadî arkaplanını gösteren sentezi tiyatro sahnesinde görebilme olanağı sağlıyor.

Bir sonraki makalede yine edebiyatın bir dönemin iktisadî yapısını anlamak için nasıl bir araç olduğunu görüyoruz. Selim İleri’nin yapıtının iktisadi temelde incelendiği bu makale, metnin iktisadi yapısını ortaya çıkararak, insanların yaşam tecrübeleri üzerinden bir okuma sunuyor. Bireylerin psikolojik ve parasal tecrübelerine dayanan bir döngü içinde, insanların yaşamlarının nasıl bir “kapalı iktisat” haline dönüştüğünü de anlatmakta. Bu anlamda tarihsel sürecin de ne ölçüde etkisi olduğu, örnek olarak, Milli İktisat yaklaşımının etkisi ve Kapalı Ekonomi’den Açık Ekonomi’ye geçişin de bireysel ve toplumsal yankılarının nasıl ortaya çıktığın ıbulmak mümkün. Özellikle, roman yazarının roman içindeki karakterleri ön plana çıkararak ortaya koyduğu dönemsel kırılmayı (1970’ler) anlamak açısından dikkate değer bir inceleme. Buradan da Cumhuriyet dönemindeki çizgide kalmaya devam ederek yine çok yönlü bașka bir incelemeye geçerken şu soruyu soruyoruz: Şeyhü’l Müverrihin olarak da bilinen Prof. Dr. Halil İnalcık’ın Şair ve Patron isimli eseri, bize iktisadî anlamda ne sunar? Çok boyutlu ve Osmanlı Devleti’nin patrimonyal yapısı hakkında fikir veren, sanatçı-hükümdar ilişkisini açıklayan bir tablo elbette. Bu noktada işin içinde aslında emek-gücü ile beğeninin ve evrimleşen bir iktisadî durumun da gözden kaçar cinsten olmadığını görüyoruz. Burada revize edilen bir görüş göze çarpıyor: Şair, salt kula indirgenen bir şahıs olmaktan çıkarak yaratıcılık sürecinin ve şair-şiir ilişkisinin bir üretimi olmaktan çok ikisi arasında yaratımsal bir süreç kuran bir motiftir. Diğer bir deyişle, şair, kul olmaktan çıkıp yaratım sürecinin başkişisi haline gelir. Kulluk durumu ortaya ancak eserin padişaha sunulması sırasında kendini gösterir. Bu süreç, daha ileriki dönemlerde, İbrahim Korkmaz’a göre, “şair-patron” ve “şair ve piyasa-iktidar” (19. yy.) ilişkisi olarak ortaya çıkar. Cumhuriyet ile beraber derviş-şair örneğini de Cemal Süreyya ile görürüz.

Bu makaleden sonra yönümüz artık, dünya klasiklerinin içinde yer bulduğu daha global incelemelere geçiyor ve kendimizi 17. yüzyıl Fransası’nda buluyoruz. Eski ve yeni çatışması içinde arabulucu olan 17. yüzyılın etkisinden edebiyatın da nasibini nasıl aldığını göstererek başlayan makale, önce Fransız hümanizmasının tarihsel gelişimini sunarak değişen anlayışlar hakkında zihnimizi tazeliyor. Antropolojinin beşeri bilimlerde öne çıkması ve edebiyatla kaynaşması da kaçınılmaz bir durum olarak döneme damgasını vurmaktan geri durmuyor. İnsan merkezli bir anlayışa kayan bu düzlemde, değer anlayışı değişirken ortaya çıkan yeni insanı keşfetmek artık önemli bir hale gelecektir. Peki, Adam Smith’i burada nereye koymak gerekir? “Belles-lettres” geleneğinin ortasında insan, iktisadi ve etik öğeleri taşıyan bütünlüklü bir yapı olarak karşımıza çıkar. Bu anlamda Smith, iktisadi itkileri, insan tabiatında var olan doğal bir unsur olarak görür. Uçurum İnsanları ise, insanlara kapitalizm gerçeğini yansıtan aynalardan sadece biri olarak görülebilir. İngiltere’nin doğusunun (zengin) ve batısının (yoksul) birbirinden farkını anlatırken, Derya Güler Aydın, kitaptaki doğunun sermaye biriktirme hevesi içinde bulunan halini iktisadi bir anlatımla yorumluyor ve bunu da Marx’ın kapitalist sistem içindeki dört kurumsal ve davranışsal unsuruna atıf yaparak, kitaptan da örneklerle zenginleştiriyor. Bunun yanısıra, açlığın ve yokluğun getirdiği insanlıktan çıkma durumu ile de yabancılaştırmayı bağdaştırıyor ve artık bir nesne haline gelmiş “emek” kavramının dönüşümünü inceliyor.

Buradan rotamızı, George Orwell’in iki önemli kitabının değerlendirildiği makaleye çeviriyoruz. Orwell, şüphesiz ki yazdığı romanlarla dönem(ler)e damgasını vurmuş ve Soğuk Savaş zamanı anlatısı ile iktisadi konuları dile getiren bir edebiyatçı olmuştur. Makalede ise göze çarpan noktalardan birinin, Hayvan Çiftliği’nde, insanların ve hayvanların sırasıyla burjuvazi ve proletarya ile eşleştirilmesidir. Bunun yanında aralarındaki iktisadi ilişki bağlamında Sovyetler Birliği’nin ağır sanayi hamlesine dönük bir yorumlama da görmekteyiz. Özellikle 1984’de yeni ve kitaba özgü bir dil oluşumunu da görmekteyiz ki kitapta bu olgu, dilin de politik ve sosyal değişimlerde işlevinin ne kadar değişebileceğini ve belli şeylere alet olabileceğini göstermektedir. Bu durum bize, dilin de değişimden nasibini aldığını ve eşitliğin özgürlüğü sarsabilecek bir durum olduğunu işaret etmektedir. Buradan Rusya’ya bir bakış atmak üzere diğer makalemize geçiyoruz. Anna Karenina’nın, iktisadi, sosyal, kültürel boyutu tarihsel bağlama oturtup, dönemin çerçevesini çizen oldukça değerli bir eser olduğu su götürmez bir gerçek. Önemle belirtmek gerekir ki makalede de değinildiği üzere, Çarlıklık Rusyası’ndaki asiller ve köylü toplumu arasındaki uçurum da bize iktisadi yapı hakkında değerli ipuçları veriyor. Rus toplumunun geçirdiği sancılı süreçte sosyal ve ekonomik değişimlere nasıl bir tepki geldiğini de romanda izleyebilmek mümkün. Ayrıca makalede, kadınların eğitimi ve evlilik kurumunun etkisi üzerine dikkat çeken noktalar var. Tüm bunların ışığında, simgesel metaforlarla da bir çöküşün (Anna Karenina’nın ölümü) ve sömürünün devam edeceği de okuyucuya verilir. Bu bölümler bir anlamda hem bireysel hem de toplumsal yıkımın işaretçisidir.

Yeni makalemizde zaman zaman edebiyatta üvey evlat muamelesi gören polisiye romanın nasıl farklı bir şekilde yorumlanabileceği ve tarihsel gelişiminin ne ölçüde önemli olduğu, hatta iktisadi yorumlamada tuttuğu yer veriliyor. Tabii bunda Mandel’in Marxist bir iktisatçı olmasının payı da epey yüksek. Makalede polisiye kimi zaman modern zamanlarda hayatın standartlaşmasına bir tepki, kimi zaman burjuva düzene bir alternatif olarak sunuluyor. Kapitalist sistemde ortaya çıkan güvenlik ihtiyacı da ortaya konuyor. Tarihi materyalizmin de Mandel için önemli bir yer kapladığını görürken, Sir Arthur Conan Doyle’dan Agatha Christie’ye polisiye roman üzerinden analizin vardığı noktayı da takip edebilmek mümkün oluyor. İktisat ve Edebiyat el ele iken felsefeyi geride bırakmak, onu temele koymamak biraz eksiklik hissettirir insana. Diğer makale de bu eksikliğimizi giderecek nitelikte. Zihinselmekansız hikâye anlatımının geçirdiği tarihsel evrim, eski tarihsel metinlerden Kant’a deek uzanan geniş bir yelpazede inceleniyor burada. Tarih de lineer bir çizgi üzerinden birikimsel bir şekilde gidiyor. Yakın döneme kadar ilerlerken Postmodernizm ve Postyapısalcılık ile birlikte de değişen bir yapı görüyoruz bu tür hikâye anlatımında. Görelizaman hikâye ve geçmişgelecek de ise zaman, hakikat, nedenselliğin çokluğu eksenini görüyoruz. Kitap kahramanı, devrimci, düşünür ve entelektüel… Hepsinin bir arada olduğu bir kitabın makalesi de, postmodern bir düzlemde, en güzel ifadesini iktisadi bir zeminde buluyor. Tabii öncelikle postmodernizmin tarihsel devinimini görüyoruz. Bu bağlamda Azizler ve Âlimler’de, kendilerine yabancılaşmış bir grup insanı onlara atfedilen özellikleriyle ve içinden çıktıkları toplumla inceleme imkânını buluyoruz. Buradan neoklasik iktisadın postmodernizmde yer edinebileceğini görüyoruz. İktisadın acı-haz yaklaşımı, insan mutluluğu ve piyasa sistemi konularına dair yaklaşımını takip edebiliyoruz. Hem destan hem de tiyatro eserinden yola çıkıp iki eser içindeki (toplumca) “aykırı” ve benzer karakterleri irdeleyerek farklı bir okuma sunuyor.

Diğer makalemiz șövalyelerden halk düşmanlarına, irrasyonel kahramanları anlatıyor. Schumpeterin eseri aracılığıyla ekonomik ve toplumsal dönüşümler üzerine bir inceleme görüyoruz. Daha açık anlamda, “girişimci” ve “iktisatta irrasyonel davranış” kavramları burjuvazinin bu bağlamda nerede yer bulacağına da açıklık getiriliyor. Bunun yanısıra, Roland’ın Türküsü ve Bir Halk Düşmanı’nın da ana karakterleri toplumları içinde dengeleri bozan bir etikete sahip olurken, iktisadi bağlamda da oluşturdukları etki net bir şekilde görülebiliyor. Edebiyat ve iktisat ilişkisinde kurmaca ya da gerçek dünyanın önemi tartışan makalede ise, Dos Passoss’un hayatından da hareketle, kurmacanın gerçeğe dönüşümünü görüyoruz. Bunu yaparken tarihsel tabandan, farklı anlatım tekniklerinden ve disiplinlerden yararlanılıyor. Veblen’in hem kitap hem de makale içindeki yeri önemli çünkü Büyük Para adlı romandaki ana karakterlerden biri ile Veblen’in mühendisi aslında belli paralellikler var. Bu bağlamda, mühendisin toplumdaki yeri ve iktisadi rolü de sorgulanıyor. Ayrıca, Veblen’in tek iktisatçı olarak kitapta geçmesi de yazarın üzerindeki etkisini gösteren bir noktadır. Kitabın son makalesinde, kurumların ortaya çıkışı üzerinden farklı olguların ve etmenlerin açıklanıp bunların yazara özgü bir kodlama sistemi üzerinden incelendiğini görüyoruz. Aynı zamanda, Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerinden, yazıldığı dönemin genel görünümü hakkında da yalın bir portre çiziliyor. Kurumsal bakış açısından yola çıkan makale, roman sayesinde kurumun tanımına,ne gibi kaynaklardan beslendiğine, nasıl süreçlerden geçtiğine dokunurken; kurumsal iktisadın ve sosyal inşa sürecinin önemine de vurgu yapıyor. Burada “saat” imgesi aslında toplumun bir saat gibi tıkır tıkır işleme özleminin modernleşme olgusuna tekabül ettiğine tanık oluyoruz.

*Bu yazı, derlemesi Derya Güler Aydın ve Çınla Akdere tarafından yapılan ve 2014 yılında İletişim Yayınları tarafından basılmış olan “İktisattaki Edebiyat” isimli kitabın tanıtımı amacıyla ODTÜ İktisat Bölümü yüksek lisans öğrencisi Özge Mete tarafından kaleme alınmıştır.

İlk Görsel: İktisattaki Edebiyat – kitap kapağı
İkinci Görsel: http://www.artwallpaperhi.com/

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+