Kelimelere Bahar Temizliği ve Edepli Saygısızlık

onur_aktas_

I. Truva atı kavramlar

Kelimeleri bir güzel yıkamak lazım… Kelimeler de zaten kaplara benziyor. İçerisinde bir takım anlamlar var. Ama bu anlamlar çoğu zaman küflenmiş ve kokuşmuş. O yüzden bu kelime kaplarını açıp içlerini bir güzel havalandırmalı, bozuk ve küflenmiş anlamları döküp, yerine de güzel anlamları koymalıyız ki bu kelimeler bir güzel tazelensinler. Kelimelerle hayatlarımızı sürdürdüğümüz düşünülürse arada bir kelimelere bahar temizliği ve bakım önemli…

Kelimelerle ilgili ilk sorular: Ne söylüyoruz? Ne yazıyoruz? Ne anlıyoruz? Aynı dili konuşuyoruz, kullandığımız kelimeler de aynı, fakat gerçekten ne anlıyoruz? Örneğin cümlelerimizde “ağaç”, “elma”, “kalem” gibi kelimeler var. Böylesi görece ne anlattığı net kelimeleri kullandığımızda bile -kaldı ki günlük hayatlarımızı daha da belirsiz kavramlarla sürdürüyoruz- birebir anlaşmak diye bir şey acaba mümkün mü? (Zaten bu yazının tali amaçlarından birisi de kelimelerin anlamları konusundaki rahatlığımızın üzerine soru işaretleri koymak).

Duygular, inançlar, değerler, dini veya mitolojik varlıklar vb. günlük konuşma repertuvarımızın büyük bir kısmını oluşturmalarına rağmen, -eğer dürüst olursak- bu kavramlarla aslında neyin kastedildiğinin ve bu kavramlardan ne anlaşıldığının çoğu zaman belirsiz olduğunu fark ederiz. Bunun en bariz örneklerinden biri olarak “Allah” kelimesini düşünelim. Bu politikacının ağzında başka, cahil bir ergenin ağzında başka, köydeki bir teyzenin ağzında başka, bir çocuğun ağzında başka, “kediciklerin” ağzında başka, bir tasavvuf düşünürünün ağzında başka, radikal bir bombacının ağzında başka bir hal alabiliyor. Veya bu kelime dile getirildiğinde, kelimenin işaret ettiği; çocuğun, teyzenin, sufinin, “kediciğin”, bombacının, politikacının, ergenin aklında başka başka imgeler, düşünceler veya hisler oluşturuyor.

Anlatılan ve anlaşılanın örtüşmeyebileceğine dair buna benzer pek çok örnek rahatlıkla verilebilir. Veya başka bir ifadeyle herkesin birebir aynı şeyi anlattığı ve anladığını düşünmek saflık olur. Yanlış anlaşılmasın, burada yapmaya çalıştığım kesinlikle sahih anlam tartışması değil. Zaten her uzman “gerçek” olanın, “sahih” olanın kendi söylediği olduğundan emin! Benim buraya kadar dikkat çekmek istediğim tek husus basitçe şu: Günlük hayatlarımızda kullandığımız, özellikle somut bir nesneye işaret etmeyen kavramlar ile ne kastettiğimiz ve ne anladığımız belirsizdir ve çoğu zaman bizler de bu belirsizliğin farkında değiliz.

Bir de “iyi” bir şeye işaret etiğini varsaydığımız ama altından propaganda veya kuru hamaset çıkabilen kavramlar var. Örneğin “felsefe”, “sevgi”, “saygı”, “huzur”, “birlik”, “düzen” gibi kavramlar… Sorun, bu kavramlara atfedilen önem, ciddiyet, güzellik görüntüsünün altından hep başka bir şeylerin çıkmasında. Bu kavramlara ben Truva atı kavramlar diyorum; zira güzel bir şeye işaret ediyormuş görüntüsündeki bu kavramların içinden olumsuzluklar, hamasetler, saçmalıklar ve yüzeysellikler çıkabiliyor. Oysa özellikle böylesi kavramlarla ilişkilerimizi düzenlediğimiz, politika yaptığımız, ahlak vaazları verdiğimiz, gazeteler çıkardığımız düşünülürse anlamdan yoksunluk ve şekilcilik kaçınılmaz tehlikeler olarak hayatlarımıza yayılır. Ve bu kavramları neye işaret ettiğini bilmeden ve kendi yüzeyselliklerini örtmek ve saçmaladıklarını saklamak için kullananlar da ister istemez yalancı olurlar. Hem de yalan söylediğini bilmeyen yalancılar.

Örneklerle daha iyi anlaşılacaktır. Mesela adam kadına “seni seviyorum” diyor, sonra aynı kadına fiziksel veya psikolojik şiddet uyguluyor (hatta öldürüyor) veya kadını “sevdiğini” söylüyor, ama “kadın dediğin şöyle olur, böyle olur” diye saçmalıyor. Sanki kadın, nasıl olması gerektiğini kendisi belirleyemezmiş veya sadece erkek zihniyetin belirlediği olmak zorundaymış gibi. Hadi, buradaki “sevgi” kelimesinin örtüsünü kaldıralım. Karşımıza çıkan –kabaca- kendisine güvenmeyen, kendisinin sevilebilir olduğuna inanmayan, kendisini tehdit altında hisseden, “maço”culuk oynarsa ruhsal zayıflığı ve acizliğinin görünmez olacağını sanan bir tür zavallılık… Veya başka bir “seni seviyorum” versiyonuna bakalım. Nedir acaba gerçekte olan? Sahiplenme? Şiddet? Kontrol altına alma çabası? Ya da bunların hepsi? Örnekleri çoğaltalım: Günümüzde Türkiye’de “felsefe” denildiğinde tam da felsefenin zıttı olan “dogmalar”, kuru “hamasetler”, boş “menkıbeler”, “saçmalamalar” çıkabiliyor. Felsefe için -en temelde ve kabaca- bireyin hayat, ölüm, bilgi, sınırlar, anlam, varlık hakkında düşünmesi ve yaşamını şekillendirme çabasıdır diyebiliriz. Fakat bu kelimeyi kullanarak yapılan faaliyetlerde hamasetin ve dogmaların yanında insanları hizaya çekme, onların etrafına sınırlar çekme, kontrol altına alma, düzen verme ve ezbercilik de görebiliyoruz. Örneklerimizi sürdürelim. “Birlik” çok güzel bir kelimedir. Özellikle politikacılar çok severler. “Birlik” gibi güzel bir kelimenin altından tek tipleştirme, farklı olana tahammülsüzlük, ötekini ezme, kendi dininden/mezhebinden/etnik kökeninden/ülkesinden/cinsel tercihinden/hayata bakışından olmayanı yok etme çabası çıkabiliyor. Oysa “birliğin” anlamı, insanların farklılıkları ile bir arada yaşayabilmeleri ve dahi kendilerini dâhil hissettikleri (“birlik” içerisinde hissettikleri) gurubu da eleştirebilmeleri olsa gerek.

Kavramların nasıl da içlerinin ve dış kabuklarının farklı olduklarının örneklerini çoğaltabiliriz. Fakat ben bu yazıda, özellikle önemli bulduğum bir kelimenin üzerinde durmak istiyorum: “Saygı”.

II. Saygı ne? Otorite kim? Korkuya ne hacet?

Öncelikle saygı kelimesinin nihai ve değişmez anlamını vermek gibi bir derdim olmadığını belirteyim. Ve aynı zamanda kelimelere atfedilen anlamların da toplumdan topluma zamandan zamana değişiklikler gösterdiğinin farkındayım. Fakat yine de saygı kelimesinin nasıl toplum hiyerarşisini kurma, bunu sürdürme ve insanların güdülmesi ile alakalı olabildiğinin gösterilebilir olduğunu düşünüyorum. Bütün bir toplumsal yapının “saygıya” atfettiği önem göz önüne alınırsa bu kelimenin altında yatanları kurcalamak ciddi bir mesele olarak duruyor. Ya, saygı kelimesi (veya saygı beklentisi) ile aslında ima edilen “düşünme!”, “itaat et!”, “sorgulama!”, “benim söylediğimin dışına çıkma!”, “haddini bil!”, “hakkını arama!” gibi anlamlarsa?

Eğer günümüzde saygı beklentisinin anlamını kurcalarsak alttan alta “otorite”lerin kendi konumlarından duyduğu korku nedeniyle, kendi altında gördüğü insanlardan beklediği söz dinleme iması olduğunu hissederiz. Korkan otorite de haliyle korkulan olmak isteyecektir. İşte bu nedenle “saygı” kelimesinin altına baktığımızda karşılaştığımız “korku” olmaktadır. Yöneticinin korkulan olma çabası yanında yönetilenin de gerçekten korkması ayrı bir fenomendir. Bu durum belki de bir tür yaşama içgüdüsü ile alakalıdır. İnsan, on binlerce yıl iktidarını ilahi kaynaklardan aldığını iddia eden ve dolayısıyla da kendilerinin de sorgulanmaz olduğunu dayatan efendiler karşısında başını öne eğdi ve hayattan da pek bir şey beklemedi. Modern dünyanın bu eski köle-efendi ilişkilenme biçiminden çok farklı olduğuna inansak da tutumlarımız aslında pek değişmiş değil. Hayattan beklentisi olmayan, güvenliği ve garanticiliği şiar edinmiş insanlar olarak çocuklarımıza kendi anlayışımızı -aynı yaşama içgüdüsü ile- aşılıyoruz. “Evladım garantili işlere gir”, “fazla çıkıntı olma!”, “uslu ol!”, “büyüklerinin sözünü dinle!”. Okullar da aynı şekilde neyi hangi sınırlar içerisinde düşünmemiz gerektiğini, “şanlı” tarihi (her ülke kendi tarihini “şanlı” olarak okutur ve ötekinin tarihini kötüler. Oysa tarih tarihtir. Felsefe felsefedir. Fizik de fiziktir. Başına illa bir sıfat koymadan okursak tarih, insanın ufkunu inanılmaz geliştirir ve çok kıymetlidir), nasıl uslu ve cici çocuklar olunacağını öğretirler. Bu sayede de hayat konusunda beklentisi olmayan insanların korkularından dolayı beklentisizlik yaratma, ezber, dolduruşa gelme/getirme döngüsü sürer gider. Hem trajik hem de komik.

Hayatımız bizden saygı bekleyenlerle dolu: Uzmanlar, yorumcular, televizyonlarda kendi hatipliklerine hayran lafbazlar, otoriteler, liderler, ana-babalar, hocalar, yöneticiler. Bunlar saygı beklediklerini iddia etseler de eleştiri/soru/düşünme karşısında eğer öfkeleniyorlarsa bekledikleri aslında biattir. Yaptıkları da hizaya çekme çabasıdır. Oysa saygı ancak ve ancak karşılıklı farklılığa ve dönüşüme açıklık varsa mümkündür. Saygı talep eden, kendisinden korkulmasını ve diğerlerinin kendi istediği kalıba uymasını bekliyorsa ve saygı gösterdiğini söyleyen ise sadece korkuyorsa ortada saygı falan yoktur. Sürü gütme vardır, hizaya sokma vardır, disipline etme vardır (sürüleşmiş olanların da “otorite”yi sorgulayabilenlerden rahatsız olmaları da vardır ki o başlı başına ayrı bir konu).

Oysa anlayışın gelişmesi ile korku yok olur. Basit bir ışığın yanmasıyla bütün karanlık dağılır. Korkuya ne gerek var? Eğer bürokratik bir hiyerarşi içinde herkesin belirli bir görev tanımı varsa üstteki neden korkulan olmaya çalışır? Alttaki üsttekinden neden korkar? Eğer bir öğretmen düşünmenin keyfine vardıysa, öğrencisinden gelebilecek soruları neden bastırır? Öğrenciye karşı neden öfkelidir? Üniversiteler öğrencileri neden tehdit olarak görür? Arada bir çıkan gerçek düşünce kıvılcımlarını neden hocalar öfkeyle söndürür? Eğer ana-babalar mutluluğun kıymetli olduğunu düşünüyorsa, neden çocuklarının isteklerini doğrudan ezmeye çalışırlar? Ve çocukların kendi yollarını çizme çabalarını neden ciddiye almazlar? Eğer yöneticiler doğru ve anlamlı işler yapıyorlarsa, şeffaflıktan neden korkarlar? Şunun açık olması gerekir: Herhangi bir otoritenin beklediği saygı her zaman sorgulanabilir.

Ve saygıya kendisinden başlayan insan nasıl da farklıdır! Kendisine saygı duyan soru soracaktır, düşünecektir, anlamaya çalışacaktır, kendi endişelerine/korkularına/kaygılarına sahip çıkacaktır ve kendi hayatını biçimlendirmeye çalışacaktır: “Ben yaşıyorum, günün birinde ölüp gidecek bir varlık olarak benim hayatım önemli, işte bu yüzden de soruyorum, düşünüyorum ve araştırıyorum” Böylesi bir temel veya duygu durumu kendine saygıdır; korkuyu dağıtan yalın ışıktır.

III. Sayın otoriteler, bütün saygılarımla hepinize birden nanik çekebilir miyim?

Ölümlüyüm. Yani hayatımdan sorumluyum. Siz, sayın uzmanlara, unvan sahiplerine, devlet büyüklerine, vicdanıma hükmetmeye çalışan din adamlarına, yetki sahiplerine bütün saygılarımla bu hayatın benim olduğunu bildiririm. Lütfen uğraşmayın. Belki bazılarınızla bazı konularda aynı fikirlerde olabilirim, ama o fikre ben kendim gelmişimdir. Bir de aklınızda olsun, zaman içerisinde bu fikri de değiştirebilirim. Zaten hiç kusura bakmayın, ben sizlerin dolduruşunuza gelmem.

Sizler, benim karşıma bir takım amaçlar koyuyorsunuz ve sizlere göre ben bir rakam gibi, istatistik gibi, iş gücü gibi, veri gibi bir şey olabilirim ama hepinize baştan tekrar edeyim: Siz ne derseniz deyin, ömrüm dediğim şu sınırlı süreyi bir ihtimal gibi, bir şiir gibi, bir arayış gibi, bir melodi gibi yaşayabilirim ben.
Ne doğru ne yanlış kendim değerlendirebilirim. Sizler hınç ve kin pompalamaya çalışsanız da bırakın düşman dediklerinizle ben bir konuşayım. Dertleri neymiş kendim anlayayım. Dost dediklerinizle de bir konuşayım, gerçekten dünyaya bunların bir güzellikleri dokunmuş mu bir kendim göreyim. Televizyonlardan, medyanızdan istediğiniz kadar propaganda basın, ben sakinim.

Ben rahat, gülen, mutlu insanları seviyorum. Muhabbeti seviyorum. Karşımdakinin (bu ister birisi olur, ister soyut bir düşünce olur hiç fark etmez) kendisinden “saygı” adı altında “korku” beklemesine itirazım var.

Kendisini veya konumunu dayatan insan gülmez. Gergindir. Nemruttur. İşaret parmağını sallar. Tehdit eder. Kızar (Rahat, değişimden, eleştiriden, farklılıktan korkmayan insan güler. Hatta kahkahalarla da güler. Mutludur). Her zaman doğru, her zaman haklı ve her zaman mükemmel olduklarını, buna karşın dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağının “ötekiler” olduğunu bağıra bağıra ilan edenler kendilerini mağdur ve mazlum sanırlar ve korkunçlaşırlar: Gaddarlıklarında mağdur, zalimliklerinde mazlum. Mottoları da kısaca “ya bizdensin, ya da tehditsin”dir.

***

Eğer “saygı”yı anlamaya çalışıyorsak bir de “şiddet” konusuna bakmamız lazım. Bunu anlamak için “iyi” insanı; yani bütün otoritelere “saygılı” dolayısıyla da kendisini “iyi” ve “melek gibi” gören, hatta otoritelerin de çok sevdiği, düşünmeyen ve dolduruşa gelen insanı anlamamız gerekiyor. Peki, kim bu “iyi” insan? Bizden biri iki örnek verelim: Ülkede yaklaşık 200000 (iki yüz bin) kız çocuğu, bir takım “amca”larla din adına evlendirilirken, bu durumu onaylayan “iyi” insanlar; her gün, kendilerinden boşanmak istediği için eşlerini öldüren “iyi” adamlar; karşısındaki insanı hiç tanıma ve anlama zahmetine girmeden etnik kökenini, cinsel yönelimlerini, dinini, milliyetini duyar duymaz nefret edebilen “iyi” insanlar; otel yakıp insanlar ölürken veya kitabevi yakıp insanları tehdit ederken hınçla bağıran “iyi” insanlar; trafikte hızlı giden, makaslayan, hatalı sollayan, pek çok kazaya sebebiyet veren ama hep haklı, hep doğru ve hep gergin “iyi” sürücüler; Rusya’ya kızdığı için Hollanda elçiliğinin önünde bağıran veya Çin’in Uygur Türklerine yaptıklarına kızıp, -çekik gözlü olduğu için- Uygur Türk’ü döven “iyi” insanlar; doğayı ve tarihi talan edebilen “iyi” insanlar ve buna benzer daha nice “iyi” insanlar var (inanın örnekleri çoğaltmak çok kolay). Bunların hepsi “iyi” insanlar. Hep haklılar, hep mağdurlar, hep hınçlılar, hep kızgınlar.

Böylesi “iyi” ve “saygılı” insanları anlamaya çalışmak lazım. Bence formül kabaca şöyle: Anlayışı azaltıp, şekilci kimlikleri artıralım veya düşünceyi minimuma indirelim ve “büyüklerini” alkışlamayı maksimuma çıkaralım, işte o zaman bu insan tipini elde ederiz.

Bu “iyi” insan tipi sadece saygı duymaz, hep “büyüklerini” alkışlar. Hep iyidir. Söz dinler. Ezberler. Düşünmez. Usludur. Cicidir. Ama tehlikelidir. Zira insanın kimliği düşünce ve anlayış üzerine oluşmazsa, sadece şekilci olur ve şekilci insan, “saygı duydukları” tarafından kendisine öğretilen kimliğe sıkıca tutunduğu için de öteki kimliklere karşı şiddet eğilimli olur. Çabucak gaza gelir. Şekli korumak ana motivasyonu olduğu için, anlam veya düşünme gibi bir derdi yoktur. Bu kıymeti kendinden menkul insan modeli için anlama ulaşmaya çalışan insanlar da tehdittir. Sebebi basit: Anlam, şekilcilik için tehdittir. Ve haliyle düşünen insan sevilmez. Düşünce, otorite ile konuşmak, ona sorular yöneltmek ve eleştirmek ister. Anlamak ister. Kendi gözleri ile görüp, kendi gönlü ve aklı ile reddetmek veya onaylamak ister.

***

Saygı, sorgulamayı, eleştirmeyi, sınırları zorlamayı, arayışı ve anlamı gerektirir. Hem bireysel hem de toplumsal gelişim, sınır çekenlerin bu sınırları muhafaza çabalarından daha çok, o sınırı sorgulayan kendi hayatını güzelleştirmek için cüret eden maceracıların marifetidir. Kültür, yeni denizlere açılmaya hevesli, meraklı, neşeli maceracılar ister. İyi yaşam, kendisine sunulanı hemen kabul etmeyen, huzursuzluklarını, arayışını, sorularını ve kaygılarını asla küçük görmeyen cevval insanda ifadesini bulur.

Kaynak
İlk Görsel: http://www.dgoakill.com/blackwhite/h19276114#h19276114

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Abdullah Onur Aktaş

Yazar Hakkında Abdullah Onur Aktaş

O.D.T.Ü. İstatistik Bölümü’nde lisans, O.D.T.Ü. Felsefe Bölümü’nde de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde 2005-2012 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Doktora çalışmalarını geliştirme amacıyla TÜBİTAK bursu ile Almanya’nın Mainz kentindeki Johannes Gutenberg Üniverstesi Schopenhauer Araştırmalar Merkezi’nde bulundu. Bir dönem Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda “Müzik Felsefesi” dersi verdi. Şu an Çankırı Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Severek çalıştığı alanlar müzik felsefesi ve Kant sonrası Kıta Avrupa felsefesidir (özellikle Schopenhauer ve Nietzsche)