İncir Yaprağı İle Saklanan Gerçek: Schopenhauer Felsefesinde Cinsellik

Klimt_Aşk

Doğduk. Öleceğiz. Şu an varız. Ve insan denilen bir canlı türüne mensubuz. Buraya kadar iyi hoş fakat insan olmak da ne demek? Bu soru kafamızı bin yıllardır kurcalıyor. Ve cevap bulduğumuza inanıyoruz. İnsan olmaya dair cevabımız da kabaca şöyle: “Biz evrenin merkezindeyiz. Hatta evrendeki bütün deveran bizim etrafımızda cereyan ediyor. Biz bütün diğer canlılardan farklıyız. Ve biz, bedenden ziyade zihin veya ruh olan pek matah varlıklarız.” Kafamızda kendi türümüzle ilgili kurduğumuz fantezi kabaca böyleydi/böyle. Bu fanteziye sıkı sıkıya tutunduk. Bu sayede kendimizi çok değerli hissettik/hissediyoruz. Fakat ne var ki tarih içerisinde insan olmanın anlamına dair imajımız sürekli sarsıldı. Önce birileri çıkıp dünya yuvarlak dedi. Bunu anlamadık: “Nasıl, ya? Şimdi biz evrende merkezi bir konumda değil miyiz?” Sonra başkaları çıkıp bütün canlılarla akraba oluşumuzdan bahsetti, gene hoşumuza gitmedi: “Nasıl yani? Şimdi ben diğer canlılardan çok da farklı değil miyim?” İmajımız sarsıldıkça canımız sıkıldı. Oysa evrendeki sayısız galaksiden biri olan Samanyolu’ndaki sayısız yıldızdan biri olan Güneş’in etrafında dolanıp duran Dünya adını verdiğimiz ufacık bir gezegenciğin üzerindeki birtakım canlılar oluşumuz düşüncesi ile bütün böbürlenmelerimiz, asabiyetimiz, gerginliklerimiz, nefretlerimiz, anlayışsızlıklarımız, önemsiz mutsuzluklarımız, hırslarımız bizi terk edebilir ve hatta var olmanın yalın hazzı yüreklerimizi sarabilir. O nedenle bence imajımızı sarsan düşünürlerden korkmamak gerek.

İşte bu imaj sarsan düşünürlerden birisi de Schopenhauer’dır. O, sadece hayatın değeri ile ilgili düşünceleri ile değil aynı zamanda çok fazla kıymet atfettiğimiz romantik/cinsel aşk ile ilgili düşünceleri ile de sarsıcı olmuştur. Bu konuda yazdıkları zamanının çok ilerisindedir ve kendisinden sonra gelenleri de etkilemiştir (Yazının konusu bu olmamakla birlikte kısaca söylemekte fayda var: Freud’un bahsettiği bilinçaltı, seks, psikolojik bastırma gibi konular Schopenahuer’da çoktan mevcuttur. Freud’un kendisi bunu açık bir şekilde ifade etmeyi sevmese de Schopenhauer’dan etkilenmiştir[1]). Schopenhauer’ın aşka yaklaşımı romantiklerin, şairlerin, bestecilerin bahsettiği aşka benzemez ve O, aşk konusuna soğukkanlı bir sükûnetle belirli bir mesafeden felsefi bir gözle bakar. Ve ister istemez kendi aşkımızın biricikliği ve özel oluşuna dair fantezilerimize de meydan okur.

Fakat müsaadenizle aşk konusunda ilerlemeden önce Schopenhauer felsefesinin konumu ile ilgili söylemeden geçmek istemediğim iki husus var. Bunlardan birincisi, işlediğimiz konu ister hayatın değeri ve anlamı olsun ister aşk olsun, Schopenhauer felsefesinin çok önemli olduğu. Öyle inanıyorum ki Batı artık Schopenhauer ile doğrudan veya dolaylı hesaplaşmadan hayatın değeri ile ilgili rahatlıkla söz söyleyemiyor: “Schopenhauer’ın önümüze çizdiği kapkaranlık hayat resmi ile ne yapacağız? Hayatı nasıl değerlendireceğiz.” Zira -kültürle ilgili olup- Schopenhauer’un kendisini ciddiye almayanlar bile en azından onun etkilediklerinden birisini ciddiye alıyordur diye düşünüyorum (Beckett, Tolstoy, Mahler, Wagner, Nietzsche, Freud, Liszt …). Ve ikinci husus da Schopenhauer felsefesinin ülkemizdeki durumu ile ilgili. Dürüst olalım, ülkemizde ne yazık ki Schopenhauer hala tam olarak anlaşılmamıştır. Schopenhauer’ı bizim coğrafyamızda ilk kez Ahmed Midhat (1844-1912) eleştirmiştir. Onun Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi adlı kitabı, özelde Schopenhauer felsefesine, genelde de felsefenin ta kendisine saldırmanın (zira hikmet arayışının kendisi Ahmed Midhat’a sorunlu görünüyor çünkü bizim zaten ona sahip olduğumuzu düşünüyor) Türkiye’deki prototipi gibidir.[2] Ahmed Midhat Efendi Schopenhauer ile ilgili sadece ikincil kaynak niteliğinde tek bir kitabı okumuş ve buna dayanarak yaptığı eleştiriler de yüzeysel kalmıştır. Fakat ne yazık ki Schopenhauer felsefesinin okumadan da eleştirilebileceğine dair kanı adeta baki kalmıştır.[3] Elbette bu durum değişecek. Schopenhauer felsefesi bizim coğrafyamızda da er ya da geç güzelce çevrilecek ve anlaşılacak ve bu mümbit felsefeden nice düşünceler ve düşünürler filizlenecektir.

Şimdi dönelim Schopenhauer felsefesinde aşk konusuna.

I. Aşk derken?
Schopenhauer felsefesinde aşktan bahsediyoruz. Fakat şunu belirtmem gerekiyor ki kastettiğim sadece Schopenhauer felsefesinde derinlemesine işlenmiş olan heteroseksüel cinsel çekimden ibaret. Bunun dışında Schopenhauer aşk başlığı altında pek çok tali konudan da bahsetmiştir. Fakat yazının dağılmaması adına bunları dışarıda bıraktığımı da belirtmem gerekiyor. Örneğin Schopenhauer’ın eşcinsel aşktan, özellikle de erkeklerin birbirlerine duydukları ilgiden bahsettiği pasajları vardır. Fakat bu başlı başına ayrı bir çalışmanın konusu olurdu. Aynı zamanda Schopenhauer, aşk intiharlarından, âşıkların mutsuzluklarından, cinsellik sonrası pişmanlıklardan, çiftlerin birbirinden hoşlanırken ne gibi özellikleri göz önünde bulundurduklarından, evliliklerden, ihanetlerin altında yatan mantıktan da bahsetmiştir. Eğer tüm bunları bu yazıda tartışmaya çalışırsam konu fazlasıyla genişleyecektir.

Klimt_Tatmin Bir de gelelim bu yazının da temel kaynağını oluşturacak olan Aşkın Metafiziği adlı kitaba. Bu kitap -eğer güzelce çevrildiyse- kendi başına okunabilir fakat yine de bilmekte fayda var, o da aslında bu kitabın Schopenhauer’ın İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya adlı kitabının ikinci cildinin 44. Bölümü oluşudur. Daha sonra herhalde özel ilgi çekmiş olsa gerek ki ayrı bir kitap olarak da yayınlanmıştır.
Aşka gelince… Âşıklar birbirlerine olan sevgilerinde cinselliğin çok ötesinde bir tutkunun olduğunu iddia edebiliyorlar. Şairler, besteciler ve romancılar sıklıkla aşk hakkında yazıp çiziyorlar. Televizyonlarda, arabalarda, evlerde dinlediğimiz neredeyse bütün şarkılar aşkla ilgili. Tüm bunların haricinde neredeyse her gün “aşk” cinayetleri işleniyor, intiharlar gerçekleşiyor; aşkından delirenler oluyor; kimileri yemeden içmeden kesiliyor; aşk için kimisi sağlığından, kimisi mevkiinden, kimisi de mal varlığından olabiliyor… Schopenhauer’ın bu konuda sorduğu soru, bence çok eğlenceli olmasının yanında çok da haklı bir sorudur:

Bütün bu gürültü ve yaygara neden? Bu telaş, velvele, ızdırap ve eziyet de nedir? Aslında sadece her Ahmet’in Ayşe’sini bulmasından başka nedir ki bu? Neden böylesine basit bir oyun sürekli insanın güzelce düzenlenmiş hayatını taciz eder ve kafa karışıklığı getirir ki?[4]

Schopenhauer felsefesinin aşka yaklaşımını inceliyoruz ve daha önce de söylendiği gibi bahsedilen, bir erkeğin ve bir kadının birbirine duydukları çekim. Schopenhauer insan hayatında bu kadar merkezi rol alan cinsellik ve aşk gibi mevzuların yeterli derinliklerde işlenmemiş olmasına ve kendisine dobra dobra cinselliği işleyen bir selef filozof bulamamasına şaşırarak konuya başlıyor. Ve aslında temelde söylediği şudur: Biz her ne kadar aşk denilen duyguya birbirinden süslü kılıflar giydirsek de, aslında bilinçaltı düzeyde işleyen, sadece gelecek neslin belirlenmesi sürecidir. Yani bizler hayat sahnesine türümüzü temsilen çıkıyoruz ve türün isteği bizim nasıl bir rol alacağımızı belirliyor. Aşkı istediğimiz kadar idealize edelim ve bu konudaki tutumlarımızın özgür olduğunu düşünelim, aslında yaşama istencinin kuklalarıyız ve bu konuda özgür falan da değiliz.

Konunun biraz daha berraklaşması için Schopenhauer’ın sistemine kuşbakışı bir şekilde bakalım. Onun sisteminde varlığın temel öğesi istemedir (Wille). Aslında kavramlarla ifade edilemeyen bu öze, bir ipucu olması adına Schopenhauer “isteme” adını verdiğini belirtmiştir. İsteme varlığın esası, özü ve cevheridir, zaman ve değişimin dışındadır; dolayısıyla akıl ile algının ötesindedir.[5] Görünümler veya tasavvurlar (Vorstellung) ise bu temel istemenin yansımalarıdır. Veya başka bir ifadeyle var olan her şey (tasavvurlar) aynı özü (isteme) paylaşırlar. İnsan hayatının özü de istemedir. Ve isteme kör ve amaçsız olduğu için insan da istemenin bir kuklası olarak ızdıraba mahkûmdur; zira isteme insanı acı çekme ile can sıkıntısı arasında sürükler durur. İsteme, Karagöz-Hacivat oyununda arkada her şeyi kontrol eden Hayâlî gibidir ve birey ise perdede yansıyan geçici bir görüntü… İşte bu durumda insanın erişebileceği en yüksek mertebe ölmeden önce bu hayat oyunun nasıl oynandığını fark edip dünyaya kazık çakma veya her tür hırsa veda etme olabilir.

Bu tabloda isteme cansız dünyadan canlı dünyaya kadar ifadesini bulmaktadır. Canlılar dünyasında isteme, türün [Gattung] istemesi olarak ortaya çıkar. Yani ister inek, ister kuş, ister çam, ister eşek, ister papatya, ister karınca, isterse de insan olsun, bireyler gelip geçici iken tür devam etmek ister. Bireyler, türün amaçlarının sadece kuklaları veya oyuncakları gibidir. Tür kendisini, bireylerin üreme isteği ile garanti altına almaya çalışır. Hepsi bu. İşte bu nedenlerle de cinsellik bizim varlığımızın özünde durur. Biz istediğimiz kadar akıllı varlıklar olduğumuzu düşünelim, aslında aklımız dediğimiz şey sadece dürtülerimizin kölesi olan bir araçtır ve iki insan âşık olduklarında -bunu istedikleri şiirsel hislerle ifade etsinler- aslında onlar vasıtasıyla konuşan doğadır ve doğanın derdi belirli özelliklere sahip yeni bir bireyin doğmasıdır.[6] Bizler yüzeyde bir takım bilinçli tercihlerle hareket ediyor görünebilir ve aşkımızı idealize edebiliriz fakat alttan alta başka süreçler işlemektedir. Yani tüm o göz süzmelerin, işveli bakışların, cilveleşmelerin vs. kendimize has özel yaşantılar olduğunu düşünsek de aslında doğanın bir sonraki neslin kaliteli üretimi için gerçekleştirdiği bir takım tetkikler harici bir şey olmamaktadır.

Öyleyse bizler tamamen kendimize has bir şekilde âşık olduğumuzu düşündüğümüzde olan şey, aslında içimizde işleyen istemenin emirlerine uygun bir şekilde gelecek nesli sağlıklı ve bize göre daha gelişkin yapabilecek eşi seçmekten ibarettir. Ve komik olan şey şudur ki örneğin bizler tutkulu bir şekilde âşık olduğumuzu hissederken aslında olan, türün bekası için içimizde işleyen dürtülerin şiddetindir.

Türde nesneleşmiş isteme, türe ve dolayısıyla bireye emrediyor. Bu emir ile hareket eden “âşık” ise karşı cins ile birlikte olursa sonsuz bir mutluluğa boğulacağı yanılsamasıyla doluyor. Veya başka bir ifadeyle isteme, bireyi “sevdiğin kişiye ulaşırsan mutlu olursun” yanılsamasına sokuyor. Fakat cinsel arzu tatmin olduğunda o beklenen ulvi mutluluk gelmiyor. İsteğin tatmin olması ile duygu yoğunluğu da yok olup gidiyor. Türküde de dendiği gibi “sevda baştan gitmiyor, sarılıp yatmayınca” (Tabii tüm bu noktalardan hareketle Schopenhauer’ın evliliklerin de büyük bir kısmının mutsuzlukla sonuçlanacağını belirtmesine de şaşmamak gerek. Zira iyi bir birliktelik için cinsel çekimin ötesinde nadir bulunan anlayış, ilgi alanları ve ince zevklere sahip mizaçların dostluğu gerekir[7]).

II. Aşk doğaldır. Demek ki her şey yolunda…
Schopenhauer’ın cinsellik konusunda yazdıkları, hayatın değerinin üzerine kocaman bir soru işareti yerleştirdiği felsefi sistemi içerisinde gayet tutarlıdır. Ben bu felsefenin hayatın komedisini mi yoksa gerçeğini mi anlattığı konusunda bazen emin olamıyorum. Ama bu yazının girişinde de belirttiğim gibi, insanın kendisini evrende merkezi bir konumda hissetmesine bir meydan okuma olduğu bana açık görünüyor. Karşımızda bütün varlıktan kopuk bağımsız bir insan anlayışı yok. Tam tersi tamamıyla doğal bir insan var. Ve biz kendimizi her ne kadar “akıl” olarak görsek de Schopenhauer istemenin –yani hayatın temel motorunun- cinsel organda ifadesini bulduğunu söylüyor. [8]

Klimt_Öpücük

Schopenhauer aşka abartılı bir önem atfedilmesinin karşısında, sakin ve doğal bir konumdadır. Fakat şunu da özellikle belirtmek gerekir ki aşkın doğallığını görmeyip onu kötüleyenlerle aynı safta kesinlikle değildir. Schopenhauer’ın aşkı çok idealize edenlere hatırlattığı, aşkın ve cinsel çekimin doğal bir şey oluşudur. Aşk belki Schopenhauer’ın dediği gibi mutluluk vadeden bir yanılsamadır; fakat aşkın doğallığı düşüncesi, aynı zamanda birbirini seven insanların, gençlerin aşklarına anlayış ve saygı ile yaklaşmanın tohumlarını içeren şifalı bir düşüncedir. Aşk gibi doğal bir duyguyu bir takım toplumsal baskılardan dolayı insanların gizli gizli yaşamaya çalışması bana üzücü görünüyor. Ahlakı, sadece cinselliğin yasaklanması sanan boş düşüncelerin, bağnaz anlayışların ve inançların baskısında insanlar birbirlerini kaçamak şekilde sevmek zorunda kalıyorlar. Seven insan gereksiz yere saklanıyor veya korkuyor. Tüm bunlar bir yana aşkın doğallığını idrak edemeyen baskıcı toplumlarda pek çok cinsel ve ruhsal sıkıntılar ortaya çıkıyor. Erkek egemen toplumlarda “erkeklik” ve cinsellik özdeşleştirildiğinden erkek, aşkın doğallığını bir türlü göremiyor ve sürekli kendini ispat çabasında pek çok cinsel sorunlara batıyor; fakat bunlardan da bahsedemiyor –zira “erkekliği” söz konusu- ve daha da batıyor. Kadın ise erkeğe karşı bir görev bilinciyle cinselliğe yaklaşırken, kendi cinselliğini önemsemeyebiliyor. Ve karşımıza gereksiz gergin, huzursuz, kasıntılı, sinirli, tahammülsüz kadınlar ve erkeklerden oluşan bir toplum modeli çıkıyor. Baskıcı toplumlarda yetişmiş erkek ve kadınların cinsel sıkıntıları, cinselliğin doğal oluşunun bilinciyle düzelebilir. İşte bu noktada aşkın doğallığı bilinci, bizi gereksiz kasıntılarımızdan ve baskıcılığımızdan çıkarabilir.

***

Schopenhauer’a göre hayatın özü anlamsız ve kör olduğu için onun yansıması olan insanın da uğraşları saçma ve boştur. Dolayısıyla dünyadan da herhangi müspet bir anlam beklememek gereklidir. “Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar” diye biten ilahi aşk hikâyelerine inanmak da bu durumda saflık olacaktır. Zira hayata sıkı sıkıya tutunma çabası ve “mutlu olmam gerek!” düşüncesinin kendisi mutsuzluk ve huzursuzluk kaynağının ta kendisidir. Fakat bu düşüncenin kendisi şaşırtıcı biçimde ferahlatıcı da olabilir. Hayata biraz mesafeli bakabilmek yanında sükûneti ve anlayışı da getirecektir: “Mutlu olma adına, dünyanın debdebesine daldığım için acı çekiyordum. Tüm bu gürültü patırtıya şimdi uzaktan da bakabiliyorum. Artık sakinim. Oh.”

Kaynakça
Ahmed Midhat, Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi (Konya: Çizgi Kitabevi, 2013)
SCHOPENHAUER, A., The World as Will and Representation-Volume II, Çev. E.F.J. Payne (New York: Dover Publications, Inc., 1969), 534.
YOUNG, J. Schopenhauer, (London & New York: Routledge: 2005) 238-241.
Notlar
[1] İlgilenenler için bkz. Julian Young, Schopenhauer, (London & New York: Routledge: 2005) 238-241.
[2] İlgilenenler Çizgi Yayınevinin hazırladığı Osmanlı Felsefe Çalışmaları serisi içerisinde Ali Utku ve Erdoğan Erbay’ın sadeleştirmesi ile sunulan Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi adlı kitabı inceleyebilirler: Bkz. Ahmed Midhat, Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi (Konya: Çizgi Kitabevi, 2013)
[3] Schopenhauer’a yapılan yalan yanlış eleştiriler bir yana, onun felsefesinin çevirileri de ne yazık ki –her ne kadar iyi niyetli olsalar da- okuyucuyu yanlış yönlendirebilmektedirler. Bence bu mümbit felsefe kötü/yanlış/eksik çeviriler, Schopenhauer’ın aslında sadece birkaç kitabı varken makalelerinin kitapmış gibi basılması ve bunların Schopenhauer’ın felsefesini oluşturan ana gövde sanılması, ana metnin hala tam olarak çevrilmemiş olması gibi sebeplerden anlaşılmamış olarak durmakta. Ve Schopenhauer felsefesinin hayati kavramı olan Wille de yanıltıcı bir şekilde sürekli “irade” olarak çevrilmektedir. İrade kelimesinin Almanca karşılığı Willenskraft iken Wille kelimesini “isteme” veya “istenç” karşılamaktadır. Ben “isteme” kelimesini tercih ediyorum.
[4] Arthur Schopenhauer, The World as Will and Representation-Volume II, Çev. E.F.J. Payne (New York: Dover Publications, Inc., 1969), 534. (çeviriler bana ait)
[5] Bu kısım paradoksal görünüyor olabilir: Yani, bilinemez bir şeyden nasıl bahsedebiliriz? Bu başlı başına bir tartışma konusudur. Schopenhauer’ın bu konudaki yaşlılık açıklaması ise “isteme”nin bilinemeyeceği ancak sezilebileceği veya ona yaklaşılabileceği yönünde.
[6] Age. 535.
[7] A.g.e. 558.
[8] A.g.e. 259.

Görseller: Klimt’in Aşk, Tatmin ve Öpücük isimli tablolarıdır.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Abdullah Onur Aktaş

Yazar Hakkında Abdullah Onur Aktaş

O.D.T.Ü. İstatistik Bölümü’nde lisans, O.D.T.Ü. Felsefe Bölümü’nde de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde 2005-2012 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Doktora çalışmalarını geliştirme amacıyla TÜBİTAK bursu ile Almanya’nın Mainz kentindeki Johannes Gutenberg Üniverstesi Schopenhauer Araştırmalar Merkezi’nde bulundu. Bir dönem Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda “Müzik Felsefesi” dersi verdi. Şu an Çankırı Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Severek çalıştığı alanlar müzik felsefesi ve Kant sonrası Kıta Avrupa felsefesidir (özellikle Schopenhauer ve Nietzsche)