Dani Rodrik ve İktisadı Anlamak (2)

foto

Kaldığımız yerden devam edelim.

III

Rodrik (ss. 171-180) iktisadın değer yargılarıyla dolu olduğu ve iktisatta bilimsel olarak kabul edilen şeylerin çoğunun aslında piyasalara dayalı topluma yönelik normatif tercihleri yansıttığı eleştirisini, iktisat modellerindeki bencil davranış varsayımından hareketle yanıtlıyor. Bencillik varsayımının pek çok yapısal koşulda yeterli derecede gerçekçi olduğunu, ama bu varsayımı yapan modellerdeki analizlerin değer yargısı içermediğini ileri sürüyor. İktisatçılar inceledikleri meseleleri ahlâki değil ampirik meseleler olarak görüyor ve bunları temel itibariyle etkinlikten hareketle ele alıyorlar. Gerçi piyasa etkinliği tek tek iktisatçıların piyasalara ilâve değerler atfetmesini engellemiyor ve iktisatçılar kimi zaman dikkatsiz davranıp yetkilerinin ötesine geçen iddialarda bulunabiliyor. Ama söz konusu değerler iktisadın dışından kaynaklanıyor ve iktisatçıların savunması bunlara özel bir güvenilirlik kazandırmıyor.

iktisadi_anlamak_rodrik

Burada Rodrik’le aynı düşünmüyorum. Değer yargılarının olmadığı bir iktisattan bahsetmek mümkün değil. Daha ileri gidersek, değer yargıları olmadan iktisat yapmak mümkün değil de diyebiliriz. Örneğin bir ülkedeki iktisadi refahtan bahsettiğimizde (belki farkında olmadan ya da üstü kapalı olarak) aynı zamanda bir değer yargısı da belirtmiş oluyoruz. Zira insanların iktisadi durumlarını iyileştirmekten bahsettiğimizde, farklı durumlar arasında karşılaştırma yapabilmemiz için kıstaslar belirlememiz gerekiyor. Örneğin arabası olan birinin ikinci bir araba satın alması, bu kişinin iktisadi durumunun iyiye gitmesi anlamına gelir. Aynı şekilde, arabası olmayan ve işe otobüsle gidip gelen birinin araba satın alması da bu kişinin iktisadi durumunun iyileşmesi anlamına gelir. O hâlde, uygulayacağımız iktisat politikaları öncelikle kimin refahını arttırmalıdır? Hâlihazırda arabası olan kişinin yeni bir arabaya sahip olmasının ya da arabası olmayan birinin araba satın almasının gerekli olup olmadığına nasıl karar vereceğiz? Bu iki kişi arasındaki seçim bilimsel olarak yapılabilir mi? Yapılabilirse bunun kıstasları nelerdir? Peki, fakirlerin ve zenginlerin refahı arasında değiş tokuşlara yol açmadan, ekonomideki tüm insanların refahını arttıran bir politika bulmak mümkün müdür? Hem iktisat politikalarını siyasetçiler uyguladığına göre, politika seçiminde nesnellikten bahsedebiliriz miyiz? Bunlar değer yargıları konusunu ister istemez çetrefilleştiriyor.

Rodrik’in de kabul edeceği üzere,değer yargılarıyla ilgili yanıtı tüm iktisatçıların hemfikir olacağı türden değil. Örneğin George Stigler’ın görüşleri Rodrik’in aksi yönünü işaret ediyor. Stigler (1959, s. 524) iktisatla profesyonel olarak ilgilenmenin insanları iktisadi (ve siyasi) açıdan muhafazakâr yaptığını ileri sürüyor. Stigler bu muhafazakârları “iktisadi faaliyetlerin büyük bir bölümünün özel girişim tarafından yürütülmesini arzulayan ve piyasadaki rekabetin hem özel girişimin sahip olduğu güçlerin kötüye kullanılmasını kontrol altında tutacağına, hem de etkinliği ve ilerlemeyi teşvik edeceğine inanan kişiler” olarak tanımlıyor. Muhafazakârlığın ana nedeni iktisatçıların aldığı bilimsel eğitimde yatıyor. İktisat bilimi, üyelerini, tüm iktisadi sistemlerin karşılaştığı sorunlar ve fiyat sisteminin bu sorunları nasıl çözdüğü hakkında bilgiyle donatıyor. Stigler’a (s. 528) göre, “eğitim görmüş bir iktisatçının, küçük bir grup bencil kapitalistin kaynak dağılımının ve çıktıların belirlenmesinin ana hatlarını zorla kabul ettirdiğine inanması” mümkün değil. Bu anlamda, iktisadi analiz kişilerin dünya görüşü üzerinde etkide bulunuyor.

Tahmin edileceği üzere, tüm iktisatçılar Stigler’la da hemfikir değil. Nitekim Robert Solow (1970, s. 98) iktisatçıların özellikle muhafazakâr olduğunu ya da iktisat eğitimi görmenin onları muhafazakârlaştırdığını düşünmüyor. Bazı muhafazakârlar soğukkanlı bir analiz karşısında geçerliliğini yitirecek bazı taş kalpli düsturlar (örneğin serbest piyasanın her zaman devlet müdahalelerinden daha iyi sonuçlar vermesi, devlet teşebbüslerinin verimsiz olması ya da artan oranlı vergilerin adaletsiz olması) benimsiyor olabilirler. Bununla birlikte, Solow (s. 104) iktisatçıların politika önerilerinin birtakım değer yargılarına dayanması gerektiğini ileri sürüyor. İktisat politikalarıyla ilgili teoriler, “zayıf” (yaygın olarak kabul edilebilir) olan temel bir değer varsayımından hareket etmeliler: herkesin durumunu iyileştirdikten ya da kimsenin durumunu kötüleştirmedikten sonra, iktisadi düzenlemelerde değişiklikler yapmak iyi bir şeydir. Ancak, bunlardan kazançlı çıkanların elde ettiklerinin, zararlı çıkanların yitirdiklerini telafi etmesi de gerekiyor. Böylece Solow iktisada değer yargılarını yeniden sokuyor.

Dahası, Rodrik iktisatçıların iktisadın dışından kaynaklanan belli değerleri savunmasının, bunlara özel bir güvenilirlik kazandırmadığını ileri sürüyor. Oysa bunun tam aksi yönünde bir görüşü 1974’te Nobel iktisat ödülü alan Gunnar Myrdal’da buluyoruz. Ödülü “muhafazakâr,” hatta “gerici” olarak görülen Friedrich Hayek’le birlikte almaktan hiç hoşlanmayan Myrdal, 1976’da Milton Friedman’ın ödül alması üzerine yazdığı yazıda iktisatta Nobel Ödülü verilmesinden vazgeçilmesi gerektiğini söylüyor ve bunun nedenini siyasetle ilişkilendiriyor. Myrdal’a (1976, s. 51) göre, iktisatçılar bulgularını doğa bilimlerindeki bulgulara benzer hâle getirmeye can atıyorlar. Bu amaçla, kapalı modellerle çalışıyor ve belirli nedensel unsurları analiz dışında bırakırken yapmaları gereken varsayımları açıklamıyorlar. Değer yargılarının analizlerde oynadığı rol konusunda sessiz kalıyorlar. Sürekli olarak, teorilerin ve olguların sağlam bir yapı oluşturduğunu, bu yapının değer yargıları içermediğini ve bu yapıdan politika sonuçları çıkarılabileceğini varsayıyorlar. Bu ilkel yaklaşımdan ve bilimle siyasetin karman çorman olmasından dolayı, iktisatta verilen Nobel Ödülü siyasi bir ödül olarak algılanıyor. Friedman’ın durumunda olan da bu. Zira ödül kazanan kişinin teorilerinin büyük bir siyasi önemi olduğunda, Nobel siyasi bir ödül hâline geliyor.

IV

Değer yargılarının işe karışması bana göre iktisadın bilimsellik iddiasını başlı başına zayıflatan bir durum oluşturuyor. İlâveten, iktisadın yapısı itibariyle bilim olmasının mümkün olmadığını da düşünüyorum. Açıklamak için yine Myrdal’a (1973; 1977) bakalım. İktisat araştırmalarının doğrudan gözlemleyebileceği ve analiz edebileceği tek şey insan davranışlarıdır. Bu davranışlar insanların tutumlarına, yaşam koşullarına ve çeşitli kurumlara bağlıdır. Myrdal bu üçünü “insan davranışlarının gözlemlenebilir unsurları” ya da “davranışların temelini oluşturan nedenler” olarak adlandırıyor. Ancak, bu üç unsurun nesnel olarak tanımlanması mümkün değildir. Bunlar zamana, mekâna ve farklı insan gruplarına bağlı olarak değişiklik gösterirler. Evrensel ve değişmez ilişkilere, davranışları nihai anlamda belirleyen unsurlara ve bu nedenle genel olarak geçerli olacak bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla iktisat araştırmaları hiçbir zaman doğa bilimlerinde olduğu türden “sabitlere” ya da “doğa kanunlarına” ulaşamaz.

Meseleyi zorlaştıran bir diğer husus da, yapılan araştırmaların içine değer yargılarının girmesi sonucunda iktisadın “politik iktisada” dönüşmesi. Myrdal toplumsal bilimcilerin, analizlerini belirleyen değer yargılarını sürekli olarak saklamaya ve bulgularını bunlardan bağımsızmış gibi sunmaya çalıştığını söylüyor. Gizli varsayımların açık olarak ifade edilmemesi, bir keyfilik ya da belirsizlik ortamı yaratıyor. Bu da kavramlarda, modellerde, gözlemlerde ve çıkarımlarda farklılıkların ortaya çıkmasına neden oluyor. Böylece farklı düşünce okulları varlıklarını sürdürebiliyor. Gerçekten de, Solow’a (1970, s. 102) göre, iyi toplumsal bilim kötü toplumsal bilimi kovar düşüncesine kapılmamak gerekiyor. İş lafa geldiğinde iktisatçıların ağızları iyi laf yapıyor. Ama “[toplumsal bilimlerde] deney yapmanın mümkün olmaması, onun yerine sadece tarihin verdiği tek seferlik bilgi akışını analiz etmenin mümkün olması, becerikli ve azimli bir adamın işi bitmiş bir teoriyi yıllarca canlı tutabileceğini ifade ediyor.”

Gerçi Samuelson’ın (1983, s. 7) deyişiyle, hem verimli hem de bireysel özgürlüklere saygılı insancıl bir ekonomi için “vicdanlı bir iktisada” ihtiyacımız olduğunu ve bunun için değer yargılarının iktisatta bulunmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu yargıların analizleri nerede bozmaya başladığını belirlemek ve bundan kaçınmak uygulamada o kadar kolay değil. Rodrik’e (ss. 193-194) göre, kendi değer yargılarına bilim süsü verdikleri suçlamasından kaçınmak için iktisatçıların “kendi disiplinlerinin açıkça belli olan bilimsel sınırları dışına çıktıklarının farkında olmaları” ve bunu “açıkça belirtmeleri” gerekiyor. Ama bu bir çözüm değil, sadece temenni anlamına geliyor. Nitekim “İktisatta yapılan ampirik analizler hiçbir zaman nihai nitelikte değildir ve geçersiz teoriler nadiren reddedilir. İktisat disiplini, tercih edilen model kümeleri arasında topallaya topallaya gidip gelir; kanıtlardan ziyade, geçici heveslere ve ideolojilere dayanarak hareket eder,” (Rodrik, s. 168).

O hâlde iktisat nedir? Benim gördüğüm kadarıyla bunun en iyi yanıtını Cambridge Üniversitesi iktisatçılarından Ha-Joon Chang (2010, ss. 10-11) veriyor: iktisat, siyasi bir egzersizdir. Chang bunun için akla yatkın bir neden öne sürüyor. Bugün piyasa alışverişlerinin dışında kalan şeylerin çoğu – örneğin çocuk emeği, devlet makamları, siyasi oylar, hukuki kararlar ve üniversite kürsüleri – piyasadaki süreçler vasıtasıyla değil, siyasi kararlar sonucunda bu hâle gelmiştir. Bunlarla ilgili piyasa uygulamaları, siyasi aktivizm, reformlar ve devlette yapılan düzenlemeler sayesinde ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla piyasaların sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilimsel olarak belirlemek mümkün değildir. Aynı şekilde, piyasaların ne kadar serbest olacağını nesnel olarak belirlemek de mümkün değildir. Bu serbestlik ancak siyasi yoldan belirlenir. Chang’e (2010, s. 10) göre “piyasaların sınırlarının belirsiz olduğunu ve nesnel olarak belirlenemeyeceğini kabul etmek, iktisadın fizik ya da kimya gibi bir bilim olmadığını, onun yerine siyasi bir egzersiz olduğunu anlamamızı sağlıyor. (…) Eğer üzerinde çalıştığınız şeyin sınırları bilimsel olarak belirlenemiyorsa, yaptığınız şey bilim değildir.”

Rodrik bir yerde Chang’in son kitabı Economics: The User’s Guide’dan alıntı yapıyor. Kitapta Chang, iktisadın, kullandığı yöntemler ya da teorik yaklaşımı açısından değil, araştırma konusu (ekonomi) açısından tanımlanması gerektiğini ileri sürüyor. Yani iktisadı ekonominin incelenmesi olarak kabul ediyor. Bu kabulün Rodrik’in düşüncelerine uygun düşüp düşmediğini bilmiyorum. Aslında Rodrik’in kitabında Chang’in iktisadın bilim olmadığı iddiasına yönelik bir şeyler görmeyi umuyordum. İktisadın bilim olduğunu ileri sürerken, aksi yöndeki fikirlerin bir kısmını ele almasını bekliyordum. Maalesef Rodrik bu konulara hiç girmiyor. Sadece bir yerde şöyle yazıyor: “Nihayetinde, piyasalarda nelerin satılıp satılmayacağı sorusunun yanıtı, farklı boyutlardaki pek çok değiş tokuş değerlendirilerek kararlaştırılır. Bu konuda farklı topluluklar farklı yanıtlara varabilirler. Aynı topluluk için dahi yanıtlar zamanla değişebilir,” (s. 178). Buradan Rodrik’in Chang’le aynı fikirde olmadığını sonucunu çıkarıyorum.

V

Rodrik kitabın son bölümünde iktisatçılara ve iktisatçı olmayanlara onar tavsiye veriyor. İktisatçı olmayanlar için verdiği tavsiyelerden biri şöyle: “(Tüm) iktisatçılar piyasalara tapmaz, fakat iktisatçılar piyasaların nasıl işlediğini sizden daha iyi bilirler,” (s. 197). Bu ifade biraz sorunlu görünüyor. Piyasalardan kastedilen nedir? Bundan o iktisatçının incelediği piyasaları ya da sektörleri mi anlamalıyız? Yoksa kastedilen şey genel bir kavram olarak piyasalar mı? Dahası, “daha iyi bilmek” ne anlama geliyor? İktisatçılar piyasalar hakkında hem teorik hem de pratik anlamda daha fazla bilgiye mi sahipler? Örneğin iktisatçılar piyasaların işleyişini işçiler, avukatlar ya da doktorlar gibi ekonomiyle doğrudan ilgilenmeyen kişilerden daha mı iyi anlıyorlar? Yoksa bu konuda tüccarlardan, işadamlarından ya da girişimcilerden daha fazla şey mi biliyorlar?

İktisatçılar ekonomiyle doğrudan ilgilenmeyen kişilerden daha fazla şey biliyor olabilirler belki, ama iş diğer kişilere geldiğinde öyle olduğunu sanmıyorum. Bir iktisatçı piyasada faaliyet göstermeye kalkışsa, bir işadamı kadar başarılı olabilir mi? Aldığı eğitimin ona faydası olur mu? Bilgilerinin, yıllardır o piyasada faaliyet gösteren işadamlarının tecrübeleriyle yarışması mümkün müdür? Rodrik iktisatçıların bilgisinin niteliğini belirtmiyor. Bu nedenle, ilgili yeri şöyle okumak gerekiyor: “iktisatçılar piyasaların nasıl işlediğini (teorik olarak) sizden daha iyi bilirler.” Aslında böyle olduğunda bile sorunun tam anlamıyla ortadan kalkmadığını iktisatçıların kendi aralarındaki teorik tartışmalar gösteriyor.

Şahsi tecrübe söz konusu olduğunda, iktisatçıların piyasalara ilişkin bilgisi, doğrudan o piyasaların içinde yer alan kişilerin bilgileriyle kıyaslanamaz. Örneğin Schumpeter (2003, s. 59) toplumsal bilimcilerin ilgilendiği verilerin nadiren doğrudan toplandığını, yani nadiren tecrübelere ve gözlemlere dayandığını söylüyor. Bu bilgileri kısmen başkalarından, belli düşünce biçimleri olarak devralıyoruz. Bilgilerimiz doğuştan gelmiyor, tecrübeye dayalı olarak zamanla artıyor. Bu nedenle, Schumpeter’a göre, başarılı bir toplumsal bilimci olmak için belli bir derecede hayat tecrübesi gerekiyor. İktisatçıların bu koşulu ne kadar yerine getirdikleri ise hayli şüpheli.

Rodrik’in iddiasına karşı, 2008 kasımında London School of Economics’i ziyaret eden Kraliçe Elizabeth’in Mortgage krizi hakkındaki sorusunu sorayım: “Niye kimse fark etmedi?” Kraliçe’ye yazdıkları mektupta, İngiltere’den bir grup iktisatçı buna “riskleri anlamayı başaramadık” diye yanıt verdi. Kitabında Rodrik (s. 160) bu krize değiniyor, ama iktisatçıların yaptığı ihmal ve eylem hatalarından bahsederken, bu eksikliklerin “iktisat disiplinini özü itibariyle toplumsal gerçekliğe yönelik kusurlu bir yaklaşım” hâline getirmediğini ileri sürüyor.

* * *

1904’te yaptığı bir konuşmada Wicksell iktisatta genel kabul gören sonuçların olmadığını, aynı durumun hemen hemen aynı nedenlerle teolojide de geçerli olduğunu söylüyor. Gerçi diğer bilim dallarında da fikir anlaşmazlıkları bulunuyor ve bunlar bir dereceye kadar bilimsel araştırmaların ciddi bir parçasını oluşturuyor. Ama iktisadın bunlarla olan farkını açıklarken Wicksell (1958, s. 51) şöyle diyor: “(…) bilimin diğer dallarında bu anlaşmazlıklar genellikle bir nihayete varırlar, yanlış düşünceleri savunanlar yenilirler ve yenildiklerini kabul ederler; ya da muhtemelen daha sık olduğu şekliyle, kavgadan çekilirler ve yerlerini alacak yeni savunucular gelmez.” Gerçekten de, iktisatta bu türden şeyleri görmüyoruz. Tartışmaların sonu gelmiyor. Wicksell iyimser bir görüşle bunların iktisadın çocukluk dönemine özgü sorunlar olduğunu söylüyor, ama konuşmanın 112 yıl önce yapıldığını düşünürsek iktisadın henüz ergenliğe bile girmediğini söylememiz gerekir.

Peki, iktisat yukarıda bahsedilen sorunları tamamıyla olmasa bile önemli ölçüde giderip olgunlaşabilir mi? Pek sanmıyorum. Sorunların kaydedilir derecede azaltılacağından bile kuşkuluyum. İktisadın diğer toplumsal bilimlere kıyasla daha fazla ideolojiyle (isterseniz “değer yargılarıyla” da diyebilirsiniz) yüklü olduğunu ve bu türden tartışmalara ya da fikir ayrılıklarına çok daha açık olduğunu düşünüyorum. Bunun en iyi göstergesi de iktisat okulları. Sanırım iş iktisat okullarına geldiğinde Rodrik genel itibariyle Friedman’ın görüşüne yakın duruyor. 1974’te Avusturya İktisat Okulu hakkında yapılan bir konferansta, Friedman “Avusturya iktisadı diye bir şey yok – sadece iyi iktisat ve kötü iktisat var” demiş (Dolan 1976, s. 4). Evet, iyi ve kötü iktisat var ama iktisadın doğası böyle. İktisadı bilim olarak kabul eden Schumpeter’ın (1950, s. 106) dediği gibi, “İktisat, sadece, gözleme ve yoruma dayalı bir bilimdir. Bu da, bizim ilgilendiğimiz türden meseleler söz konusu olduğunda, fikir farklılıklarının kapladığı alanın daraltılabileceğini ama sıfıra indirilemeyeceğini ifade eder.”

 

Kaynaklar
[1] Chang, Ha-Joon (2010). 23 Things They Don’t Tell You About Capitalism, New York: Bloomsbury Press.
[2] Chang, Ha-Joon (2014). Economics: The User’s Guide, New York: Bloomsbury Press.
[3] Dolan, Edwin G. (1976). “Austrian Economics as Extraordinary Science”, The Foundations of Modern Austrian Economics, (Ed.) Edwin G. Dolan, Kansas City: Sheed & Ward, 3-15.
[4] Myrdal, Gunnar (1973). “How Scientific are the Social Sciences?”, Journal of Social Issues, 28 (4), 151-170.
[5] Myrdal, Gunnar (1977). “The Nobel Prize in Economic Sciences”, Challenge, 20 (1), 50-52.
[6] Rodrik, Dani (2016). İktisadı Anlamak, Ankara: Efil Yayınevi.
[7] Samuelson, Paul A. (1983). “My Life Philosophy”, The American Economist, 27, 5-12.
[8] Schumpeter, Joseph (1950). Capitalism, Socialism and Democracy, New York: Harper & Row.
[9] Schumpeter, Joseph (2003). “How Does One Study Social Science?”, Society, 40 (3), 57-63.
[10] Solow, Robert M. (1970). “Science and Ideology in Economics”, The Public Interest, 21, 94-107.
[11] Stigler, George (1953). “The Politics of Political Economists”, The Quarterly Journal of Economics, 73 (4), 522-532.
[12] Wicksell, Knut (1958). “Ends and Means in Economics”, Selected Papers on Economic Theory, (Ed.) Erik Lindahl, Londra: George Allen & Unvin, 51-66.

İlk Görsel Kaynağı: http://www.gocomics.com/nonsequitur/2011/09/01

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.