İbn-i Haldun’un İktisat Tarihi Görüşü Versus Praksiyoloji

???????????????????????????????????????????????????????????????

“Devletler de insanlar gibi doğar, yaşar, büyür ve ölürler.”
İbn-i Haldun, Mukaddime, s.188.

İslam medeniyetinin arka bahçesinde güçlü entelektüeller bulmak kolay değildir. İbn-i Haldun bunlardan birisidir. İbn-i Haldun kitaplarında birçok konuya değinmişse de konumuz olan iktisat ve mali kurumlar hakkında bölük pörçük yazmış ve fikir belirtmiştir.

Özgürlükçü düşünce içinde yazıp, okuyan ve düşünen birçok kimse İbn-i Haldun’u takdir eder. Ortaçağ da yaşamış bir aydın olarak İbn-i Haldun övgüye değer birçok yeni fikri hayatımıza kazandırdığı gibi eski fikirleri de yaldızlayıp, aydınlatıp teoriye büründürmüştür. Şöyle ki; İbn-i Haldun insanın ortak gelişimini karşılıklı yardımlaşma da görmüş bunun yanında emeğin işbölümünü onaylayıp, devletlerin zararları hakkında konuşmuştur. Özel mülkiyete, %100 altın (tek maden sistemine) standardına ve piyasalara değer vermiştir. Barışı ve çeşitliliği insanlığın başarısı saymıştır. İbn-i Haldun Ortaçağ da dini verileri en az kullanan filozoftur. Sadece vahye indirgeyerek konuları değerlendirmiş ve okuyucusunu yine de ilmi olarak akli ispatlarla ikna etmek için çaba harcamıştır. Fakat asla dedi-koduya ve yaptı-ettiye (sünnete) yer vermemiştir. Fakat o karanlık bir çağda gene de açıkça seküler(dünyevi) bir tarzda yazıp çizmiştir. Belli ölçülerde rasyonalist sayılabilecek bir bilim adamı olan İbn-i Haldun, apriori akılcı (Spinoza ve Leibniz) olmak yerine tecrübeci akılcılığa (Hume) daha yakındır.

Fakat İbn-i Haldun’un en önemli katkısı ve bütün eserlerindeki ortak zemin olarak belirttiği ‘Toplum ve Tarih’ bilimini birleştirip onun yasalarını evrensel ve değişmez bir kanun olduğunu iddia etmesidir.

İbn-i Haldun’a göre geçmiş ile gelecek arasında hiçbir fark yoktur. Onun düşüncesindeki her şey tekrar ve tekrar aynı şeye geri döner. Su nasıl sıvı halden gaza bulutlara oradan katı hâl olan kar ve buza dönüşüyorsa, insan medeniyeti de aynı sistemle işler. Yani sosyoloji ve iktisat bilimi tarih biliminin yasalarına tabi demektir, bu…
İbn-i Haldun, insanı ve onun eylemlerini uzun dönemde toplumsal varlık alanına etki edemez bir canlı olduğunu iddia etmektedir. Yani İbn-i Haldun’un toplumsal-tarihsel varlık alanındaki teorisi kaderci değil, bizzat insan ömrünün üzerine çıktığı uzun dönem problemidir. İnsan-bireyi, zaman-mekân’ın insandan önce varolması ve ileride de yokolacağı gerçeğiyle alakalıdır.

İbn-i Haldun’a göre zaman ve hatta mekân insandan önce var olmuştur. İnsan eylemlerinin bunlara bir etkisi yoksa ileride oluşacak şeyler hakkında da insan eylemleri geçersiz olmak zorundadır. İnsan devleti yaratsa bile onun ölümlü olacağını unutmamalıdır. Bu iktisadi olarak her şeyde böyledir. Her meta üretilen değer, emek, kâr ve toprak ölümlü, sonlu ve kıttır. İbn-i Halduna’a göre bu aşkın tarihin zorladığı toplumsal genel yasadır.

İbn-i Haldun’un görüşlerinin aynısını Karl Marks’ın ‘Tarihsel Materyalizmin’ de, İskoç Aydınlanmacıların ‘Kendiliğinden Doğan Düzen’ ve Keynes’in ‘Uzun Dönemde Herkes Ölecek’ fikrinde bulmak bizleri şaşırtmaz. Çünkü her üç ekol ve İbn-i Haldun da tarihin zamanlar-üstü genel yasasını toplumsal olaylarla bağdaştırmaktır. Her üç ekol’ün ve İbn-i Haldun’un ortak noktası uzun dönemde ve Tarihin karşısında insan eylemlerinin boşunalığı üzerinedir.

Praksiyoloji yani GENEL İNSAN EYLEMLERİ BİLİMİ İbn-i Haldun’un bu temel düşüncesinin yani insan-üstü zorunlu genel yasalarına karşıdır. İbn-i Haldun’un en büyük sorunu fizik, kimya ve biyoloji yasalarını insan eylemleri bilimine bire bir bağlamasıyla alakalıydı. İnsan tercihlerini yaparken kıtlık dünyasında evrensel fizik yasalarına göre hareket ettiği bir gerçektir. Fakat insan toplumunun DOĞA ile mücadele etmek üzerine eylemde bulunmak mecburiyeti, onu belki de oluşturan evrim’in ya da yaratan ilahi güçlerin tersine bir direnç göstermesine mehil etmesine sebebiyet vermiştir.
İnsan çıplak bedenle fiziksel evrende uçma eylemini gerçekleştiremez ama uçakla uçarak mekânı ve hatta anın bir bölümünü kısa yollar ve vasıtayla verimli hale dönüştürür. İnsan oksijensiz ve yerçekimsiz bir yerde yaşayamaz kimya ve biyoloji bilimi bunu söyler ama insan ay’a gider ve atmosferi aşma eylemi her şeyi alt-üst eder. Bu İbn-İ Haldun’un bütün teorilerini yıkan şeydir. Pratik akıl’dan ziyade teknik aklın zaferidir.

İbn-i Haldun’un en büyük yanlışı iktisat teorisini emek-değer üzerine kurmasıyla ilgiliydi. Onun genel sisteminde DEĞER PARADOKSU’nu sadece arz-talep üzerinde değerlendirmişti. İbn-i Haldun’a göre neden altın ve gümüş su’dan daha değerli sorusuna İbn-i Haldun’un -insanın bolluğa alışması ile ilintiliydi, diye cevap vermesiydi. Değer Paradoksu yani elmas’ın neden su’dan daha değerli olduğunu söylemek için İbn-i Haldun’un ÜMRAN BİLİMİNE( Tarih-toplumsal varlık alanı bilimine) değil, Praksiyoloji’ye ihtiyaç vardı. Praksiyolojinin metodu marjinal teoriyle çözülüyordu. Su faydalı olsa da elmas insan için daha değerliydi.

Çünkü Praksiyolojiye göre değer paradoksu Tarihsel ve Toplumsal bir varlık alanı bilimi ile çözülemezdi. Ünlü Praksiyolojist Mises bu durumu şöyle açıklıyor: “Yegâne ve tekrarı olmamasına rağmen, tarihsel olaylar ortak bir özelliğe sahiptir: onlar insan eylemidir. Tarih onları insan eylemi olarak anlar; praksiyolojik idrak aleti ile onların manasını kavrar ve bireylerine ve biricik özelliğine bakarak manalarını anlar. Tarih için önemli olan daima söz konusu olan insanların anlamıdır: içlerinde bulundukları durumu değiştirmek isteyenlerin verdikleri anlam, eylemlerine verdikleri anlam ve eylemlerin ürettiği etkilere verdikleri anlam.” (Ludwig von Mises, İnsan Eylemi, s. 60)

Elmasın anlamı ile suyun anlamı tek tek insanların bu mallara verdiği değer ve onlara yüklediği fiyatlar ve rakamlar ile ortaya çıkar. Kullanım alanı ya da bu mallar için kullanılan emekle bir alakası yoktur. İbn-i Haldun daha en ufak bir malın fiyatının nasıl oluştuğunu ÜMRAN BİLİMİ ile ortaya çıkaramıyorsa koskocaman TARİHİ nasıl tek bir döngüye sıkıştırıp önümüze fütursuzca koyabilir: “İşte TARİH budur. Gelecek ve geçmiş aynıdır. Her şeyin neden ve sonucunda insan eylemi yoktur.” Deme cesaretinde bulanabilir.

Hiç lafı dolandırmayacağız; nasıl ki Batı medeniyeti Adam Smith’i Doğu medeniyeti de İbn-i Haldun’u iktisadın kurucusu olarak önümüze koyarken hiç çekinmiyorsa bizde onların en temel noktalarının yanlışlarını önünüze koyabilmeliyiz. İkisi de bir malın fiyatını emek-değer belirler derken DEĞER PARADOKSU DUVARINA tosladığını okuyucuya hatırlatmalıyız.
Kısaca İbn-i Haldun insan eylemini küçümseyerek insanın bilinçli amacını elinin tersiyle iterken aslında kendi teorisinin sonunu da hazırlamıştır.

Öyle ki insan toplumunda motor gücün ASABİYET yani karşılıklı yardımlaşma da bulan bu büyük ve dahi bir zihniyetin, tarih biliminde zorunlu bir yasa’ya dayandırarak iktisadı anlama düşüncesini bu PARLAK ZEKÂYA yakıştıramamaktayız.
Fakat olan olmuştur. İbn-i Haldun’un eseri değer paradoksunda, bilinçli amaçlı insan eylemlerinde ve praksiyoloji biliminde boğulmuş ve tarihin masal kitaplarındaki yerini almıştır.

İbn-i Haldun’u Robert Nozick’e benzetmek lazımdır. Nozick nasıl ki insan toplumunu görünmez bir el yardımıyla Anarşi’den DEVLET düzenine taşıdıysa İbn-i Haldun da toplumu görünmez bir el olan TARİHİN ZORUNLU YASASIYLA doğal bir dayanışma ve hür zihniyetli bir toplumun üzerine doğan bir Devlet sistemiyle karşılaşırız. Nozick’te olduğu gibi İbn-i Haldun’da da sivil-toplum’dan devlete fakat daha ilerisi devletten tekrar sivil-topluma dönüş vardır. Nozick, İbn-i Haldun’a benzer bir tarih aşamalarından bahseder fakat Nozick MUTLU SONDA DEVLETİ GÖRÜR. İbn-i Haldun da ise MUTLU SON değil Devinimsiz devinim vardır. Bu aslında GÖRÜNMEZ EL’İN TEKRAR GALİP GELDİĞİ Rövanşist ROMANTİK-ANARKOKAPİTALİSTLERİN görüşüne çok benzer. İbn-i Haldun’un yönettiği filmde Mutlu Son yoktur. Sürekli bir Devletin bir ANARŞİ’nin kazandığı süreklilik vardır. Rekabet yoktur ama işbölümü vardır. Kim dayanışmaya arkasını döner iktidarı paylaşmaz ise sorun ortaya çıkacağını yineleyip, durur.

İbn-i Haldun üzerinde okumuş yazmış kesim bu durumu şöyle özetliyor: “Toplumsal ve siyasal koşullar devletin bu aşamalarında bir takım değişiklikler yapabilse bile İbn-i Haldun’da katı bir belirlenimcilik vardır. Her devlet bu süreçleri yaşar ve bunlar döngüsel bir şekilde sürekli tekrarlanır. Görüldüğü gibi bir aşamadan diğerine geçiş toplumsal yapıdaki doğal güçlerle açıklanır. İbn-i Haldun’a göre bu süreç bir toplumsal yasadır ve kişilerin iradesinden bağımsızdır.” Yıldız, Mustafa (2010), “İbn Haldun’un Tarihselci Devlet Kuramı”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi (2010 Güz). Sayfa 44.
İbn-i Haldun dönemine göre mükemmel buluşlara imza atmıştır. İnsan evriminin motor gücünü ve yönünü egoist çıkarcı kişilerden kurulan toplumlarda değil, karşılıklı yardımlaşmaya dayalı empati sahibi kişilerin oluşturduğunu savunmuştur. Bu buluş bile onun için yeterlidir. Bugün bu görüş net doğru ve gerçek bir biyolojik kanundur.

Fakat konumuz İktisat’a gelirse İbn-i Haldun bugünkü bilginlerin yanlışına sürüklenmiştir. Bu müthiş deha pek çok gururla donatılmış olsa da düşüncesini çok köpürtmüş ve balonunu patlatmıştır. Örnek olarak Mukaddime kitabında devlet ile din’in asla ayrılamayacağını söylemiştir. Tarihte tek bir örnek bulamamış olduğunda bu böyledir, demektedir. Ama iş öyle midir?
“İşte praksiyoloji bilimi burada devreye girer ve derki: “Tarihi tecrübeler ile ortaya çıkan gerçekler yoktur… Tarihi tecrübeler insanlığın kaderi olamaz. İnsan eylemlerinde böyle bir şey söz konusu değildir. Mesela İnsanlık bir dine inandı diye yarında dine inanacağının bir garantisi yoktur. İnsanlık inanmak üzerine bir kadere sahip değildir. Tarihçilerin ve aslında SOSYAL BİLİMCİLERİN anlayamadı konu budur. İnsanlık önsel olarak tercih yapmaya muktedirdir. Hep aynı tercihi yapacak değildir. İnsan altını her vakit değerli yaptı diye altın değerlidir. Yoksa altın kendinde değerli falan değildir. Sadece insan bunu sürekli tercih etti diye bu böyledir. Ama yarın işler bir anda değişir.” (Serkan Kiremit, Arkeolojik Kalıntılar ve Tarihsel Veriler Işığında: Praksiyoloji Bilimi, http://www.iktisadiyat.com/2015/12/28/arkeolojik-kalintilar-ve-tarihsel-veriler-isiginda-praksiyoloji-bilimi/)

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Serkan Kiremit

Yazar Hakkında Serkan Kiremit

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olan Kiremit, 2003 yılında “Sınırlı Devlet” isimli çalışmasıyla yine aynı üniversitede yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. Halen özel bir şirkette çalışan Kiremit liberalizmin teori ve uygulama kısmıyla ilgilenmektedir.