Platon-Lenin-Badiou Üçgeni’nde Hakikat-Komün Bağıntısı Üzerine

gorsel

Politika olarak adlandırılan faaliyetin, salt dışsal yöneten-yönetilen ilişkisiyle sınırlı olduğu ön kabulü, günümüzde giderek belirginleşen ontolojik bir sorun halini aldı. Homo politicus’un bu incitici sınırlandırmayı aşıp, Özne bilincine erişmesi için “hakikat prosedürleri”yle felsefi teması zorunlu. Bu bağlamda Komün, Özgürlük İdeası’nın son erek olduğu düzlemde, toplumsal özdeğerlerin sınır tanımaz açınımına olanak veren mekansal-zamansal (tarihsel) zemin olarak irdelenmeyi hak ediyor. Komün’e ait olarak serimlenen pre-politik hak ve adalet kavramlarının özsel kaynağını ise – Alain Badiou’nun haklı olarak bizi götürdüğü yerde – Antik Yunan’ın İdealar Dünyası’nda bulmamız rastlantısal değil. Ve belki de bu Platonik yolculukta daha ileri gidecek olursak, Alman İdealizmi’yle yeniden bir başlangıç yapılabileceğine inanmamız bir tuhaflık teşkil etmiyor aslında. Slavoj Žižek’in “Bugün hâlâ Hegelci olmak mümkün mü?” sorusuna verilecek “evet, ama komünist bir Hegelci” yanıtı absürt karşılanmamalı. Sadık (eleştirel) bir “hakikat militanı” olabilmek, örtük materyalist kalıplardan, felsefeyi ve metafiziği küçümseyen buyruklardan uzak durmayı gerektirir.

Geri dönmek üzere bir başlangıç: Platon’un Devleti
Platon’un Devlet’i tahayyül ettiği dönemde toplumsal yapı, henüz kapitalist bir forma bürünmekten yüzyıllarca uzaktaydı. Buna rağmen, bugünkü modern kapitalist düzen eleştirisinde örtük olarak varlık bulan hak-adalet istenci, onun dillendirdiği İdealar Dünyası’nda karşılığını bulur. Biçimsiz keyfilikten nesnel düşünceye yükselmenin ve evrensel hakikat arayışının kavramsal aklanışını – henüz tüm eksikliklerine karşın, ilk olarak – Sokrates ve Platon gibi filozofların teşebbüslerine borçluyuz. Meşhur Mağara Alegorisi’nde Hakikat’ten gözleri kamaşan filozofların, bugünkü burjuva illüzyonuna ışık tutabilmesinin nedeni, Hakikat’in farklı tarihsel evrelerde de olsa, aynı özsel İdeaları taşımasıdır.

O dönemde filozofun aklını meşgul eden “adil fikirler” ve devlet-mülkiyet kavramı sorgulamaları kuşkusuz siyaset felsefesinin yapıtaşlarının kurulumunda oldukça yetkindi. Ancak filozofun anlatım verdiği imgelerin, kitap satırlarından çıkıp dünyayı dönüştürecek somutluk potansiyeline erişebilmesi için, tarih boyunca devletin bütün çürümüş durumlarının ortaya koyulup, tümleşik bir patriyarkal-kapitalist düzenin oluşması beklenmeliydi. Öte yandan Platon’un Devlet eseri, timarşik, oligarşik, demokratik ve tiranik sıfatlarının haklı bir eleştirisini vererek geleceğe – ve dolayısıyla Komün’e- açılan zorunlu bir pencereyi işaret etmişti. Badiou’nun, Platon’un Devleti’ni yeniden yazma faaliyetinde bulunması, komünist ufkun, Fukuyama’nın Tarihin Sonu olarak ilan ettiği liberal demokrasi gibi bir yazgıya indirgenemeyeceğini imler. İdeolojik evrim, “sürekli devrim”le içsel bağıntı halindedir ve sonsuzluğunu Komün’le çizilen sınırsız uzayda edinir.

Hakikatin “ampirik varoluşu”nda Lenin
Tarihsel momentleri ve tüm çelişkileriyle gelişerek günümüze gelen devlet düzeni – en son haliyle modern, kapitalist burjuva devleti – içe dönük ve keyfi bir savunma mekanizmasının aksine giderek daha bağlaşık ve disiplinli bir bileşene gereksinim verdi. Bu gereksinimle tarihe kendini daha güçlü dayatan tekillik ya da Badiou’nun deyimiyle, hakikatin “ampirik varoluşu”nun, tarihsel figürlerle vuku bulması kaçınılmazdı. Lenin, bu anlamda kapitalist modernizmin ve tekelleşmenin emperyalizmle taçlandığı yeni düzlemde, örgütsel praksis vakumunu en etkin şekilde doldurabilecek anti-kapitalist mekanizmanın evrensel simgesiydi. Onunla somutluğa bürünen “disipliner parti öznesi”, teori-pratik bağının hayatiliği ve kitlesel momentumun rasyonel yönlendirilmesi ilkesini kendinde taşır.

Lenin’in, Devlet ve Devrim’de [1] Marx ve Engels’e selam durarak devletin sönümleniş evrelerini irdelerken tahayyül ettiği şey, tarihin mantığının/diyalektiğinin götürdüğü yer olarak Komün’den başkası değildi. Komün’e giden yol ise, adına ister “provokatif” bir deyimle “proletarya diktatörlüğü”, ister “sosyalist demokrasi” diyelim, kazıcısı olduğu burjuva mezarının üzerinde yükselen bir işçi devletiydi. Lenin’in diyalektik materyalist yaklaşımla sönümlenmeye programlanmış olarak gördüğü bu devlet, Platon’un idealist gözlüğünden süzülen demokrasi eleştirisiyle temelde bir koşutluk içerir. Demokrasi, erişilmesi gereken mutlak bir durgunluk noktası olmaktan çıkar; aksine, özgürlüğe doğru devinimin olanağını ve akışkanlığını ortaya koyan forma bürünür. Komün hem ideal hem de pratik bağlamda demokrasiden ileride konumlanan bir imleme sahiptir.

Diğer taraftan, Lenin ve Parti’de haklı ve somut politik gerçekliğini bulurken felsefi anlamda sönümlenen şey, hakikat-idea bağına olan sadakat olmuştur. Marksist kökleriyle koşutluk içinde seyreden geleneksel materyalizmde ısrar ilkesi, parti öznesi ile hakikat arasındaki özsel/ussal bağıntıyı ıskalar. Salt maddi koşulların şekillendirdiği dünyada, pre-komünist evreler de patolojik bir gelişim izler ve Gelecek=Komün denkleminin özgürce gelişimi daha şimdiden bir gölgeyle sınırlandırılır. Hakikat ve Komün bu bağlamda bir irdelemeye tutulmadan, post-Lenin sendromlarının ya da “işçi devleti yozlaşmaları”nın bütünlüklü ve sağlıklı bir eleştirisini sunmak olanaklı değil.

Badiou’nun imgelemi: “Öznelerin Hareketli Ebediyeti”
Badiou, matematiksel ve felsefi bir sorumlulukla, Platon’un Formlar Teorisi’nde bulutlar üzerinde gezinen İdealar’a salt bir soyutluktan öte, tekillik içinde tarihsel bir anlatım verdi. Sunduğu kapsamlı tezde, İdea, bir hakikat (politik) prosedürü, bir tarihsel aidiyet ve bireysel öznelleştirme (hakikat militanı olma) formlarının birlikte olma haline bürünür. Komünizm, böylelikle bir siyasi sınırlandırma kabuğundan kurtulup İdea düzleminde bütünlüklü imlemini bularak, siyaset, tarih ve ideolojinin sentezini ifade eder. Aynı zamanda, Komünist İdea’yla birlikte politik Özne, Tarih’e yansımasının olanağını, zeminini edinir. Lacan’ın Gerçek-İmgesel-Simgesel formülasyonuyla koşutluk gösteren bu açındırma faaliyetinde, Hakikat, ona denk düşen “özgürleştirici politik sekans”’la, yani adil fikirlerle bağıntı halindeki komünizm ile tarihsel ve bireysel olarak somutluk kazanır [2].

Komünist Hipotez’de ise Badiou, Komün’e – rastlantısallığa terkedilmiş birşeyden öte – ontolojik bir kimlik kazandırır ve Paris Komünü üzerinden onun hakikatle olan özsel bağıntısını ifşa eder. Henüz bilinmeyen bir kapasite, kendini bir mantık nesnesi ve tekillik olarak dayatır ve bunun güçlü hali Olay olur. Komün Olay’dır; öyle bir Olay ki “gerçeğin kendi gelecekteki olasılığı” olarak vuku bulur. Örneğin, Paris Komünü kısa bir beliriş döneminin ardından yitip gitmiş gibi görünse de, aslında sonuçları ya da yeniden-başlangıçlarıyla mantıksal bağlamda ebediyetini kanıtlamıştır [3]. Badiou’nun Komünü, bu zengin ontolojisiyle aslında Parti’yi de Parti-Devlet kıskacından çıkarıp, sürekli devinim halinde bir özgürlük aygıtına dönüştürecek eleştirel gücü barındırıyor.

Badiou, Platon’un Devleti’ni yeniden yazarak, modern bir Mağara Alegorisi betimlemesiyle sınırlı kalmayıp, komünist ufuk için İdea’ya sadık militanları göreve çağırır. Bu sorgulama sürecinde Adalet İstenci, Mitsein (birlikte-varlık) kavramıyla Komün’de uzay-zamansal bir somutluk bulur. Bireylerin “yan yanalık” durumu, salt dışsal bir ilişki tanımlamasından kurtularak gerçek ve ussal imlemine, tıpkı devasa bir organizmanın bağlaşık sinir sistemi gibi bir bütünselliğe kavuşur. Aşina olduğumuz Sokratik tarzda diyaloglarla, politik eylem, aklanışını adım adım ideal gerçeklikten alırken, “Tarihin Sonu” miti, yerini “Öznelerin Hareketli Ebediyeti”ne bırakır [4].

Hakikat soruyla kendini dayatır: Mavi Hap mı, Kırmızı Hap mı?
Marx’ın günümüz düşünürleri tarafından yorumlanışını ve fırından taze krizler çıkaran mevcut düzenin yerini komünizmin alıp alamayacağını sorgulayan, 2011 yapımı Marx Reloaded filminde, Žižek’in ortaya koyduğu “We are in deep shit and we know it” durum betimlemesi aslında hakikatin acımasız tokadının kapıda beklediğini fısıldıyor. Filmin bir sahnesinde Troçki ve Marx, Matrix benzeri bir konseptte karşılaşırlar ve Troçki, Marx’a iki şıklı o meşhur metaforu yöneltir: Burjuva illüzyonunun sunduğu Mavi Hap mı, yoksa Sürekli Devrim Teorisi’nin hakikatini vaadeden Kırmızı Hap mı? Badiou’nun perspektifinden bakarsak, bu sorunun bizi Mağara Alegorisi’ndeki felsefe-hakikat-idea üçlemesine ve sancılı ama aydınlatıcı bir arayışa götürmesi kaçınılmaz bir hal alır. O zaman Komün dediğimiz şey de sosyo-ekonomik bir alan sınırlandırmasından sıyrılıp, Lenin’in ampirik gerçekliği kadar Platon’un İdealar Dünyası’na da değmek zorunda kalacak. Bugün, düşlediği evreni Kırmızı Hap’la kesişenler için çok katmanlı bir Mağara Alegorisi sözkonusu. Zincirlerimizden eksiksiz anlamıyla kurtuluşun yolu ise, felsefe düşmanlarına aldırış etmeden, Komün ve İdea’yı birlikte anmaktan geçiyor.

Kaynakça
[1] V. I. Lenin, Devlet ve Devrim, 1917.

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1917/staterev/

[2] Alain Badiou & Slavoj Žižek, Bir İdea Olarak Komünizm, Çeviri: Ahmet Ergenç & Ebru Kılıç, Ayrıntı Yayınları, 2011.
[3] Alain Badiou, Komünist Hipotez, Çeviri: Oylum Bülbül, Encore Yayınları,2011.
[4] Alain Badiou, Platon’un Devleti, Çeviri: Savaş Kılıç & Nihan Özyıldırım, Metis Yayınları, 2015.
İlk Görsel: Jacques Tardi’nin Halkın Çığlığı adlı çizgi romanından

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.