Revizyon da Bizi Görecek mi?

ilk_görsel

Hüseyin Ekrem Cunedioğlu ve Mustafa Eray Yücel*

Bir pırlantayı cut (kesim), carat (karat, kırat, büyüklük), clarity (berraklık, lekesizlik) ve co-lor (renk) olmak üzere dört C ile kimliklendirebilirsiniz. Bir istatistik daha fazlasını istiyor. Tam beş C’si var. Condensed (yoğunlaştırılmış) olmalı, contextualized (bağlamsallaştırılmış) olmalı, calculated (hesaplanmış) olmalı, categorized (tasnif edilmiş) olmalı ve corrected (düzel-tilmiş) olmalı. Hakikaten ciddi iş. Burada önce iki ayrı William’dan söz etmek lazım.

Rivayet o ki, 1066’dan sonraki yıllarda Normanların İngiltere’deki zaferini müteakip, İngil-tere Kralı 1. William kendisine tabi toprak sahiplerinden mülkiyetlerindeki arazilerin ve diğer varlıkların bir dökümünü istiyor. İş bununla kalmıyor, toprak sahiplerinin Kralın önünde ant içmeleri de gerekiyor. Sayım (census) süreci vergi denetiminin sınırlarını aşıp siyasi gücün bir yansıması olarak işte karşımızda ve açıkçası bununla pek sorunumuz yok. Sonrasında kraliyet hükümetini merkeze yerleştiren bir hesap verebilirlik (accountability) sistemi hasıl oluyor ve merkezileştirilmiş denetimlerle sağlamlığını koruyor. Mevcut siyasi diyalogda, ilişkinin yönü biraz değişiyor, vatandaşlarını hesap vermeye zorlayan kralın yerini, vatandaşlara hesap ver-mek zorunda olan otoriteler ve kamu görevlileri alıyor. Biz not edelim, hesap verebilirlik aslın-da hesap sorulabilirlik ile aynı şey; mantıksal bir zorunluluk bu denklik, yoksa hesap verebilir-lik ulufe veya lütuf nev’inden olurdu. Bu yazıdaki birinci William’ımız olan 1. William’ın bize mirası hesap verebilirlik.

İkinci William’ımız ise 1285 yılında Britanya’nın Occam (veya Ockham) kasabasında dünya-ya gelen ve 1347 yılında Münih’te vefat eden William. Occam’lı William bir Fransisken keşişi, skolastik bir filozof ve teolog. Özetle “Pluralitas non est ponenda sine necessitate” diyor. Türk-çeye birebir aktarırsak, “çokluk gerekmedikçe kullanılmaya” diyebiliriz ve hayır o espriyi bu yazıda yapmıyoruz, siz de okurken yapmayın. Bu prensibin adı Occam Usturası; felsefede yer alan usturalardan biri. Bir şeyi başka şeylerle açıklarken gerekmeyen şeylerin tıraşlanması gerektiğinden ustura denmiş. Tümdengelimci düşüncenin köşe taşlarından biri bizi bilimsel-teknik izahatlerimizde tutumluluğa (parsimony) yönlendiriyor. Aynı şeyi açıklayan şeylerden basit olanı yeğdir, komplo teorilerine veya düşünsel kaoslara mahal yoktur. Meşhur Gülün Adı’nda Umberto Eco’nun merkeze yerleştirdiği Baskerville’li William işte bu Occam’lı Wil-liam’a bir gönderme ve saygı duruşu. Yazıdaki ikinci William’ımız olan Occam’lı William’ın bize mirası ise tümdengelimde sadelik.

İstatistiğin pırlantadan kıymetli olması ile bu iki William arasında ne ilişki var peki? Şöyle diyelim; birincisi hesap verebilirlik ile istatistiği kraliyet emriyle aynı cümleye hapsediyor, ikincisi ise bir şeyi açıklamaya çalışırken en az bilgiyle en çoğu söyleyebilmek iyidir diyor. Biz de öyle olsun istiyoruz. Örneğin, Türkiye’nin iktisadi hikayesini anlatmaya çalışırken. Gelin görün ki olmuyor. İki bin on altıncı yılın on ikinci ayının dokuzuncu gününden beri içimizde bir sıkıntı. Herkes anlıyor TÜİK’in Ulusal Hesaplar Sistemi’ni nasıl revize ettiğini, bir biz anlamıyo-ruz. Anladığımız kadarı ile William’lardan ilkinin prensibi ölçüm aşamasında zedeleniyor, ikin-cisinin prensibi ise bir revizyonun arka planını anlamaya çalışırken işe yarayabilir. Ustura prensibine sıkı sıkıya sarılıyoruz ve yazının devamı geliyor. Beş C’ye yazının sonunda dönece-ğiz.

Bu konuda zengin bir uluslararası bibliyografya var tabii ki, ancak TÜİK’in son değişiklikleri hakkında yazılanlar sınırlı. Şansımız o ki, Ozan Bakış (BETAM), Mahfi Eğilmez, Uğur Gürses, Fatih Özatay (TEPAV), Erinç Yeldan gibi değerli iktisatçılar kurumlarında veya köşelerinde konuyu olumlu ve olumsuz yönleriyle ele aldılar:

    • Bakış, yatırım harcamalarındaki farkın büyük kısmının inşaat yatırımlarından kaynaklandı-ğını belirtmiş ve Gelirler İdaresi Başkanlığı ile Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınan idari ka-yıtların KOBİ’lerin gerçek durumunu ne kadar yansıtabileceğini sormuş.
    • Eğilmez’in kritiği baz yılının yanlış seçilmiş olması üzerine.
    • Gürses de baz yılı seçimini eleştirenler arasında. Buna ek olarak, büyümenin sanki tümüyle inşaattan kaynaklanmış göründüğünü söylemiş.
    • Özatay, değerlendirmelerini dört ayrı yazı üzerinden iletmiş. Revizyon sonrası bazı Avrupa ülkelerinde de ciddi artışlar yaşandığını ama büyüme oranındaki değişimin %0,1 ile sınırlı kaldığını, yatırımın milli gelirdeki payında yaşanan artışın şaşırtıcı olduğunu, Ocak 2015 – Eylül 2016 döneminde makine-teçhizat ithalatı %1,4 azalırken, aynı dönemde makine-teçhizat yatırımının %12,1 artmış göründüğünü, yine aynı dönemde sanayi üretimi %2,6 ar-tarken, sanayi katma değerinin %4,5 artmış göründüğünü not etmiş. Açıklamalara rağmen farkları şaşırtıcı bulduğunu söylemeden geçmemiş. Sonra, bağımsız hesaplar başlığındaki arz ve kullanım verilerinin 2009 ve sonrası için kullanıldığının altını çizerek, aynı değişkenler 2009 öncesi için de kullanılsaydı 2002-2007 döneminde çift haneli büyüme görülmüş olup olmayacağını sormuş. GSYH-sanayi katma değeri ile elektrik tüketimi arasındaki ve çimento iç satışı ile inşaat katma değeri arasındaki ilişkilerin yeni serilerle beraber yok olduğunu ay-rıca not ediyor Özatay. Yatırım harcamalarının önemli bir kısmının neden inşaata yönlendi-ğini de soruyor. Son olarak, sanayi katma değeri ile sanayi üretim endeksinin el ele ilişkisinin de bozulduğunu söyleyerek, yeni bir sanayi üretimi serisinin mi üretilmesi gerektiğini soru-yor.
    • Erinç Yeldan, Türkiye’nin büyüme hikayesinin değiştiğini, Türkiye’yi bir Latin Amerika ülkesi olarak değerlendirirken yeni durumda Uzak Asya ekonomisi görünümünün ortaya çıktığını, baz yılının yanlış seçildiğini not ediyor. Daha da önemlisi, çalıştığı alanda önem taşıyan ser-maye-çıktı ve emek-çıktı oranlarının zincirlenmiş endeks yaklaşımı nedeniyle artık hesapla-namayacağının altını çiziyor.

Konunun ayrıntılarına girmeden söyleyelim, böyle bir yöntem güncellemesi tabii ki olumlu-dur, anlamlıdır ve yapılmalıdır. TÜİK’te mesai saati, hafta sonu bilmeden çalışan onca insan herhalde belli bir idealin ve memlekete hizmetin sevdalısı olmalıdır, bundan zerrece şüphemiz yok. Bununla birlikte, olumlu bir gelişme ancak ima yoluyla anlatıldığında, anlaşılma derecesi bizlerin idraki ile sınırlı kalıyor.

Ülkelerarası farklılıkları incelemek için öncelikle Eurostat’ın ESA 2010 dönüşümünü uygu-ladıktan sonra ulusal hesaplardaki değişimi açıklamak üzere yayımladığı dokümana (https://goo.gl/0Q4P4m) bakabiliriz. Dokümandaki ana vurgu, nominal değerlerde bir artış olduğu ancak büyüme hikayesinde kayda değer bir değişimin söz konusu olmadığıdır. GSYH düzeylerindeki etkiye rağmen GSYH hacim büyümelerinde 1997-2013 döneminde AB-28 ve Avro Bölgesi için yüzde +/- 0.1 birimlik ortalama değişim yaşanmış. Şekil 1, GSYH düzeylerin-deki değişimi, Şekil 2 ise büyüme serilerini sunmaktadır.

Şekil_1_2

Türkiye’nin eski-yeni reel büyüme serisi kıyasında ise ikili bir yapı dikkati çekiyor. 1999-2010 dönemi AB’de olduğu gibi neredeyse aynı seyrederken 2010 sonrasında seriler birbirinden farklılaşmaya başlıyor. Bu farklılık ortalama büyüme değerinden de kolaylıkla anlaşılabiliyor. 1999-2010 dönemindeki ortalama büyüme oranı eski seride %3,62, yeni seride %3,73 iken; 2011-2015 dönemindeki ortalama büyüme eski seride %4,42, yeni seride %7,12 olarak gerçekleşmiştir.

ESA 2010’nun uygulanmasıyla AB-28’de yatırımların milli gelire oranı 2010 yılında %1,7 bi-rim artarak %20,1 düzeyine yükselmiştir (Tablo 1). Uygulama sonrasında 2000-2013 dönemi boyunca yatırım/GSYH oranı AB-28’de ortalama %1,6 birim kadar yukarı yönlü revize edilmiştir. Eurostat bu değişimi, Ar-Ge harcamaları ile silah sistemlerinin sermaye oluşumu olarak sayılmasına bağlamaktadır. Aynı dönemde Türkiye’deki ortalama revizyon ise yukarı yönlü %5,3 kadardır.

Tablo 1’de AB-28 ülkeleri ile Türkiye’deki yatırım/GSYH oranı revizyonu 2010 yılı için gös-terilmektedir. Görüleceği üzere Türkiye ESA-95’a dayanan hesaplamaya göre %18,9 yatırım oranı ile %19 ortalama yatırım oranına sahip Avro Bölgesi’nin ardından listede 18. sırada yer almaktadır. ESA-2010’a dayanan hesaplamada ise Türkiye’nin yatırım oranı %24,9’a yüksel-mekte ve Türkiye, Tablo 1’deki ülke ve ülke grupları arasında üçüncü sıraya yükselmektedir. Türkiye’nin yatırım oranında AB-28 ülkelerine kıyasla ciddi bir yükseliş (%6 kadar) olduğu ve Türkiye ile benzer gelişmişlik düzeyinde olan Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Polonya gibi ülkelerdeki değişimin Türkiye’ye kıyasla oldukça düşük olması dikkat çekicidir.Şekil_3

Tablo_1

Tablo 2’de yeni uygulama sonrası sektörel katma değerlerdeki 2010 yılı revizyonu AB-28 ülkeleri ve Türkiye için sunulmaktadır. Dikkati çeken ilk bulgu en büyük revizyonun Türkiye’de ve inşaat sektöründe (F kodlu) yapıldığıdır. İnşaat sektörü katma değeri Türkiye’de %54,8 yukarı yönlü revize edilirken, Türkiye’yi %28,5 revizyon ile Yunanistan takip etmektedir.

Türkiye’de tarım-ormancılık-balıkçılık, inşaat, bilgi-iletişim, kamu yönetimi-eğitim-insan sağlığı-sosyal hizmet faaliyetleri ve diğer hizmet faaliyetleri sektörlerinin katma değeri ESA-2010’la hesaplandığında ESA-95’e kıyasla en az %12,9 daha fazladır. Sanayi sektörü çok küçük (%0,7) bir artış yaşarken, en büyük azalma %15,8 aşağı yönlü revizyon ile finans ve sigorta faaliyetlerindedir.

Tablo_2

AB-28’de revizyonun sektörel detayları incelendiğinde katma değeri en çok revizyona uğrayan sektörlerin bilgi-iletişim, gayrimenkul ve mesleki-idari-destek hizmet faaliyetleri olduğu görülmektedir. Öte yandan sanayi sektörünün katma değerinde AB-28’de %4,2, Avro Bölgesi’nde ise %4,3 yukarı yönlü revizyon yaşamıştır.

ESA-2010 sonrası harcama kalemlerindeki revizyonlar 2010 yılı için Tablo 3’te gösterilmiş-tir. Malta’nın ihracat ve ithalat kalemlerindeki %72,9’luk yukarı yönlü revizyondan sonra en büyük revizyon Türkiye’nin gayri safi sabit sermaye oluşumundadır. 2010 düzeyi Türkiye’de %38,8 yukarı yönlü revize edilen yatırımlar kalemi İrlanda’da %35,4, İsveç’te %30,2 revize edilirken, Türkiye’nin rakipleri sayılabilecek Polonya, Romanya ve Macaristan’da sırasıyla %1,2, %7, %11,6 revize edilmiştir.

Hanehalkı harcamalarının aşağı yönlü en çok revize edildiği ülke Türkiye’dir. 2010’da Tür-kiye’nin hanehalkı harcamaları %7,1 aşağı yönlü revize edilirken, aynı kalem AB-28 ortalaması için %2 yukarı yönlü revize edilmiştir. Rakip ülkelerden Macaristan’da %0,1, Romanya’da %1,3 ve Polonya’da %2 yukarı yönlü revizyon yapılmıştır.

Kamu harcamaları kaleminde Yunanistan’dan sonra en büyük yukarı yönlü revizyon Türki-ye’dedir. Kamu harcamaları kalemindeki revizyon açısından Yunanistan %20, Türkiye %10,3 ve Avusturya %8,1 revizyon oranları ile diğer ülkelerden farklılaşmıştır.

Tablo_3

Şekil_4

Türkiye 2010 yılında revizyon nedeniyle net ihracatı iyileşen ülkeler arasındadır. Şekil 4’te Türkiye’nin dış ticaret dengesinin milli gelirine oranının 1998-2003 döneminde eski seride yeni seriye kıyasla, 2003 sonrası dönemde ise yenide seride eski seriye kıyasla daha yüksek olduğu dikkat çekmektedir. Şekil 4’teki iki seri arasındaki en büyük fark 2013 yılında gerçek-leşmiştir. Tablo 3’te görüleceği üzere 2010 yılında Türkiye’nin hem ihracatı hem de ithalatı yukarı yönlü revizyon yaşarken, ihracattaki artış daha yüksektir. İhracat ve ithalat açısından Türkiye ile benzer değişimin yaşandığı ülkeler Kıbrıs, Fransa ve Lüksemburg’tur. Polonya, Macaristan ve Romanya’da hem ihracat hem de ithalat aşağı yönlü revize edilirken, ihracattaki revizyon oranı mutlak olarak ithalat revizyon oranından yüksektir.

Buraya kadarki gözlemlerimiz bugüne kadar düşük tasarruf ve yüksek cari açıkla büyüdüğünü sandığımız Türkiye’nin aslında tasarruf ve yatırımların yüksek olduğu hızlı büyüyen bir ekonomi olduğuna işaret ediyor. Ancak bu büyüme hikayesi sapmasını sağlayan yöntem değişikliğinin, AB ülkeleri ile Türkiye’deki sonuçlarının oldukça farklı olması dikkat çekiyor. TÜİK’in revizyonu, genel kamu harcamaları, yatırımlar ve özellikle inşaat sektörü kalemlerine sihirli bir dokunuş yapmış gibi görünürken Eurostat’ın revizyonu hiçbir AB ülkesinde benzer bir sonuca yol açmamış.

Şimdi zihnimizde canlanan soruyu sorma zamanı. Bunun için önce aşağıda anlattığımız hesabın üzerinden beraber geçmemizde fayda var. Egzersiz oldukça basit:

Kutu_1

Bu egzersizin sonuçları Tablo 4 ve Tablo 5’te yer alıyor. Elimizde olmayan nedenlerle, he-saplamalarımızda zincirlenmiş endeks yaklaşımını yok saymak durumunda kaldık; bununla birlikte, bu eksiklik aşağıdaki soruları geçersiz kılmıyor.

Daha önce Şekil 3’te Türkiye’nin büyüme hikayesinin kötüleştiğini, ancak büyümenin seyri-nin 2011 yılı dışında değişmediğini görmüştük. Daha önce Şekil 4’te ise net ihracatın GSYH’ye oranında yeni hesapların görece iyi bir hikâyeyi işaret ettiğini görmüştük. Tablo 4 ve Tablo 5’te ise, yeni deflatörlerin eski deflatörlerden özellikle 2010 yılı ve sonrasında ve GSYH’den ziyade alt kalemlerinde dikkate değer biçimde farklılaştığını görüyoruz. TÜİK tarafından sağlanan ek bir bilgiye dayanarak, yazının ilk kısmında anılan hesaplamalara temel teşkil eden girdi-çıktı tablolarının yenilendiğini de biliyoruz.

Buna göre, yeni seriler oluşturulurken, faaliyet kapsamının zenginleştirilmesi ve yöntemsel iyileştirmelerin yanında,

(1) “Türkiye’nin geçmiş enflasyon ve dış ticaret hikayelerinde ve dış ticaretin görünümünde en az değişikliğe yol açmak” gibi bir kısıt kullanılmış mıdır? Kullanıldı ise, bunun iktisadi zemini var mıdır? TÜİK’in bununla ilgili istişareleri esnasında üretilen ve yayımlanmış akademik-teknik tebliğ veya makale mevcut mudur?
(2) Önceki soruda anılan biçimde bir kısıt yapısı söz konusu oldu ise, yeniden etüt edildiği belirtilen girdi-çıktı matrisinin ögeleri nasıl belirlenmiştir? Sektörler arasındaki alışveri-şi bağlayan fiyat serileri nasıl elde edilmiş veya belirlenmiştir?
(3) İlk soruda anılan biçimde bir kısıt yok ise, ayrıca girdi-çıktı matrisi istenen sonucun elde edilmesine yönelik olarak değil, Türkiye ekonomisinin dönüşümünü yansıtacak şekilde oluşturuldu ise, yeni ve eski deflatörler arasındaki makasın en çok son yıllarda ve vurgulu biçimde ihracat ve ithalat kalemlerinde açılmış olmasının nedeni nedir?
Özetle, yeni serilerin üretimi problemini bir optimizasyon problemi olarak ele alırsak, hedef fonksiyonu, karar değişkenleri ve kısıtlar nasıl oluşturulmuştur?

Yazının başında istatistiğin 5 C’sinden söz etmiştik. Son sorumuz da bununla ilgili:

(4) GSYH revizyonunda izlenen süreç 5C-uyumlu bir çıktı doğurmuş mudur?

Ustura prensibine dönersek: bize ilk üç soruyu sordurtan, prensibi tersten işletmekten başka bir şey değildir.

Tablo 4. Tablo Harcamalar yöntemi ile GSYH için yapılan hesaplamalar

4-14-2

 

Tablo 5. Üretim yöntemi ile GSYH için yapılan hesaplamalar

5-1 5-2 5-3

 

* Cunedioğlu, Özyeğin Üniversitesi’nde doktora adayıdır; Yücel, Özyeğin, Bilgi, Hacettepe ve Bilkent Üniversitelerinde dersler vermektedir. ▪ Bu yazıda dile getirilen görüşler yazarların bağlantılı oldukları kurumları bağlamaz.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Ekrem Cunedioğlu

Yazar Hakkında Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.